Ana içeriğe atla

MooSee

adını duvarlara kazınmış görünce, dayanamadım, en başta paylaştım... amerikan duvarlarında hem de... öyle dünyanın 5 para etmez uyduruk kaydırık geri kalanından değil, amerikadan...

sanal alemde “moosee” olarak bilinir… dünyada bir çok moosee mevcuttur ama kendisi türk versiyonudur… “moosee türkiye” yani… moosee olarak tanıyanlarını toplasanız 10'u geçmez… seveni ise 3'ü geçmez… bu umrunda değildir çünkü sevilmemenin en büyük erdemlerden biri olduğunu düşünür… herkes tarafından çok sevilen kişilere de gıcıktır...

bakmayın burada moosee filan diye anlatıldığına, zerre kadar bir bok değildir... sanal alemde moosee olarak bilinir tanınır denmesi filan latifedir, hatta okuyanla dalga geçmenin dik alasıdır... zaten buraya girip okuyanları toplasak 3-5 tir, onlar da an itibarıyle terketmişlerdir burayı çünkü az önce "bok" yazdım:)... kıyamam! sizi o guuugıl hazretleri mi tuttu da getirdi buraya:)... ne yazdınız da getirdi? çok merak ettim valla...

ya ben şimdi 2021 yılındayım, tabii siz de... burayı ben aslında 2007 yılında yazmıştım... dur bi bakayım neler varmış burada derken, yazdıklarım ilgimi çekti:)).. burayı girip okuyanları toplasak 3-5 tir demişim!... yahu blogta en çok burası okunmuş😳 inanamadım!... 57 bin kişi okumuş😨 hem şoktayım, hem de çok utandım...

italikleri 2021 yılında ilave ediyorum... madem bunları okuyacak kadar manyaksınız, benden günah gitti...

google demişken; eskiden, bayaaaaa bi eskiden, iblisi çağırmak için guuugıl guuugıl denirmiş... töbe estağfirullah... neyin nereden geldiğini bilin yani... neyin ne amaca hizmet edebileceğini de...

es kaza biraz bir şeyler tıngırdatıp, üstüne üstlük, kalkıp da bunları bir de utanmadan cümle alemle paylaşan bir gerzeğin yaşam alanına getirmiş sizi google yandex filan, hala daha okuyorsanız ve kalkıp da müzik diye yaptığı şeyleri dinliyorsanız pes yani...valla dinlemişler😁 bereket bir kaç yıl sonra paylaşımdan kaldırmıştı... paylaşımdan kaldırmasının sebebi ise; bir şarkıcıya albüm yapması için vermişti... bol hit alan bir albüm oldu...

hehe bizim millet böyle deyince inadına dinler de o yüzden şeyttiriyorum:)... her tevazu, mütevazılıktan kaynaklanmaz, unutmayın... böyle yazınca da algı ile oynanır ve okuyan "lan bu herif gerçekten boktan mı yoksa tevazu gösteren bir müzik dehası mı ki" arasından gidip gelir... bu arada; 2045 yılına kadar alılarınızla oynanmasına sakın müsaade etmeyin... en azından 2030 yılına kadar... ters gelirsiniz, benden söylemesi...

yapmaya çalıştığı müzik deneyseldir… yani experimental denenden… deneysel müzik yapmak çok avantajlıdır… çünkü ne yapsanız gider… kakalaması daha kolaydır… baktınız müzik boktan oldu “e deniyoruz abi, deneye deneye bulacağız” deme şansınız her zaman vardır… deneysel takılan adama da zaten kızılamaz… en fazla “eh, denemiş ama olmamış” derler…

amatörlüğü çok seviyor… işin içine para girince püsürükten şeylerin müzik diye kakalandığını fark ettiği günden beri amatörlüğü sevmiştir… fark etmesi çok kısa sürdüğü için, bir türlü fark edemeyenlere anlamsızca bakmaktadır...

hiç bir işe yaramayan müzik hayatının henüz bir ceninken başladığını düşünür… gönül yazar gibi 1.5 yaşına kadar sabredememiştir… makamlı ve usullü ağladığı, gaz çıkarışının kayda alınıp, arşivlendiği söylenir…

atmasyonu sever… sallar geçer yani… müzik doğaçlamadır onun için… doğaçlamayı da beceremez ama ille de doğaçlar… yahu, önüne nota koysan çalamaz ki zaten geri zekalı, ne yapacak başka? sonra da adı doğaçlama oluyor!... pes yani... atmasyon dediğinde “ooolum ona improvizasyon denir, atmasyon denmez” diyenleri ısırası gelir…

müziği çok seviyor olmasına rağmen konservatuvara gitmeyi hiç düşünmemiştir… alırlarsa, emekli olunca inşallah... kesin alırlar... müzisyen sıkıntısı var çünkü, alıp, sanatımızı kurtaracaklar:)... flüt çalarken, ayağını yere vurmadı diye “1″ veren müzik öğretmeni, kendisine zorla blok flüt çaldırmak için uğraşacağına, konservatuvar denen şeyden bahsetmiş olsaydı, belki giderdi... amma içerlemiş be! valla bi an acıdı kendisine

yok, yazacağım bunu, ibreti alem için... pisikolog öyle dedi, dök içini, travmanı at dedi... bu bloğu açmamın tek nedeni de bu... şimdi şöyle oldu; ben aşmışım olayı aslında ve flütle living in the past vs çalıyorum, sınıfın geri kalanı süt içtim dilim yandı kıvamında bile değil... öğretmen; 6lar, 7ler filan dağıta dağıta bana kadar geldi... ben havalı havalı çaldım, kasıla kasıla... öğretmen "1" dedi... bana! benim gibi dehaya!!... geleceğin mozartına!!!... neymiş? ayağımı yere vurup, tempo tutmam gerekiyormuş... metronomu kendinden menkul müzisyen olacakmışım ama ayağımı yere vurmamışım... adam, gözümün önünde resmen "1" yazdı!... iyi de ian anderson sahnede her şeyi yapıyor, ağaç duruşu yapıyor, bir tek ayağını yere lap lap vurmuyor!... 1 mi vereceksin adama? töbe töbe... o günden beri, sahnedeki her sanatçının mutlaka bakarım ayaklarına... ayağını vurmuyorsa yere, çarpar kapıyı, çıkar giderim salondan...

gitmeye kalksa kesinlikle kazanamazdı zaten konservatuvarı… kazansa bu sefer okuyamazdı… notalara filan alışamamıştır bir türlü… “ne o öyle! içi boş yada dolu bir yuvarlak, ucunda tek yada bir kaç kuyruk! bir de 5-6 adedini bir araya getirip yukarıdan bağlayıp 5 tane çizginin orasına burasına yerleştirince müzik mi olacak yav” der durur… koskoca müzik nasıl olur da bir kaç notaya hapsedilebilir anlamış değildir… gemilerin denizde, uçakların havada durmasına bir türlü akıl erdiremediği gibi, müziğin notalarla yapılabileceğine de bir türlü akıl erdirememektedir… kendisine göre; nota denen şey, sadece bestecinin müzisyene derdini anlatma yoludur... yani der ki "bak arkadaş, buna göre çalacaksın"... ama bach ve paganini bile bu işi notalarla yaptılarsa vardır bir bildikleri demekte ve bu konuda çok da fazla kafa yormamaktadır… yav işte öküzün tekidir moosee özetle... sağa sola çamur atar durmadan... beceriksizliğini asla kabul etmeyip, becerikliye atar çamuru... kulağınıza küpe olsun... niteliksiz insanlar; ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler, niteliklerini abartma eğilimindedirler, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler, eğer nitelikleri belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar... böyle diyor dunning-kruger...

eğitime de inanmaz bu moosee zaten… eğitime inanmadığını duyan bir grup insan kendisini aforoz edebilir ama yine de ısrarlıdır bu konuda… eğitim ayrıdır, öğretim ayrıdır diyecek olmayı düşünse de son anda susmayı tercih eder… inanırdı aslında ama artık inanmamaya başlamıştır çünkü eğitimli insanların sürekli ezildiklerini görür hep… eğitimsiz olmak passiflora içmiş olmak ile aynı şeydir kendisine göre… “eğitilmiş efendi adam kırmızı ışıkta durmuş beklerken, arkadaki eğitimsiz gelip eğitilmiş kişinin beynini dağıtabilir” düşüncesinden bir türlü kurtulamamıştır… böyle bir günahın vebalini kaldıramaz…

şimdi tamamen tersini düşünüyor moosee... bazı konularda ciddi gerilemeler kaydetmiş durumda... eğitim açısından değil ama okumuşluk açısından tam tersini düşünüyor... bol öğrenimli ve diplomalı, çok kitap okuyan, aydın ve elit sınıftan kendinizi koruyun diyor bu aralar...

neyse; ciddi konulara dönelim... napayım, buraya kadar okuyan varsa, ayıp olmasın bari... hakikaten varsa, tanımak isterim, kulu kölesi bile olurum... farkında değil misiniz? durmadan zırv alıyor... azcık farkındalık lazım size...


şu moosee denen herif, hayvanları çok sever… insanlardan nefret eder denilebilir… denilebilir denmesinin sebebi bazı insanları seviyor olmasıdır… daha doğrusu tek tek birey olarak insanları sever tabii… çocukları da sever… çocuklar büyüyünce insan oluyorlar kendisine göre… en çok sevdiği hayvan da eşşektir… nüfus cüzdanında bile eşşek resmi olduğu rivayet edilir…klavyesinin tuşlarının da nal gibi olduğu söylenir…

ağustos böceği olmak istemişti ama kabul etmediler… ille insan olacaksın dediler… kıçına tekmeyi yapıştırıp dünyaya attılar… çok tembeldir… hiç bir şey yapmaz… ne yapıyorsun? diye sorulduğunda “hiiiç” der… kendisi için “ohooooo” olan, bir başkası için “hiç”; kendisi için “hiç” olanın da başkası için “ohooo” olduğunu düşünür… bu sebeple “hiiiiç” demek daha doğrudur… diyelim ki size soruyorlar: “kimsin?”… siz de diyorsunuz ki “ben falancataş semtinin pişmanca sokağında yaşayan bilmemnezadelerin torunu ikszadeyim” … bence bu “hiiiiç” tir...

küçükken, picasso'ya annesi öğüt verirmiş hep ve dermiş ki: “asker olacaksan mareşal, din adamı olacaksan papa olacaksın”… ne manyakmış annesi picassonun... ama o sadece picasso olmuş… yani milyarlaca dünyalı için sonuçta kocaman bir “hiç”… göreceli olarak, sadece bir kaç kişi için "ooooooo!" sonuçta yani... alt tarafı ressam...

komutan sorar: meslek?

picasso: ressamım komtanım..

komutan: oooooooo! çok iyi, şu duvar boyanacak!...

özetle, tıpkı 6-8 milyar dünyalı (tahminlerin arasında 2 milyar var!) gibi kendisi de bir hiçtir… ve tıpkı onlar gibi hiç bir şey yapmamaktadır aslında… sadece bunu telaffuz edebilmektedir açık yüreklilikle… yani kendisini kandırmakla meşgul olmayanlardandır moosee!… [o öyle sansın bırakın, avutsun kendisini garip]... şizofren değildi bu herif ama bu yazı bitene kadar kesin olacak:D

dünyanın en muhteşem insanlarının adının önünde hiç bir ünvanlarının olmadığını fark ettiğinde, ilk aydınlanmasını yaşamıştı... aynştayn mesela... tüm dünya aynştayn der geçer... hiç kendisine prof. dr. albırt aynştayn dendiğine tanık oldunuz mu?...

bir önceki yaşantısında büyük işler yaptığını ve şimdi dinlenmek için geldiğini düşünür… çoğu kişi gibi önceki yaşantısında prens yada firavun filan değildi… insanlar o kadar tuhaf yaratıklar ki; bu dünyada kendilerini çok matah bir bok zannettikleri yetmiyormuş gibi, önceki yaşamları da parselliyorlar... yahu birazını da bize bırakın da, bari hiç olmazsa eski yaşamlarımızla azcık hava atalım kraldık filan diyelim... yooo olmaz; orada da onlar en matah olacaklar ille de...

noel babanın en cefakar geyiklerinden biri idi eski yaşantısında… bu sebeple moosee dir…

[hala mı okuyosunuz?... yok ben valla endişelenmeye başladım sizin için]

beceriksizdir… bir türlü beceremez… noel baba da çok çekmiştir kendisinden…

iyi insan sayılır [ne büyük hakaret!]… daha doğrusu hafiften eğitimli bir aptal denebilir… iyi kalpli insanların salak yerine konduğu bir dünyada yaşamaktadır... iyi insanların ne kendilerine, ne de başkalarına zerre kadar faydaları dokunmadığını da düşünür...

düşünmüyor artık, biliyor😏

hippydir… ama bitli değildir... bu hipiler, çok ileri gittiler vakti zamanında!... yok barışmış, yok sevişmiş!... terbiyesiz herifler... az kalsın kalkıp dünyayı değiştireceklerdi!... yok öyle yağma!... kaç yıl sürdü o dünyayı bozmak? haberiniz var mı sizin?... kolay mı lan bi sürü bomba icat et, bi sürü insanı öldür, uçaklar, denizaltılar, envayi çeşit gazlar filan... yedirirler mi 3-5 zibidiye? bitli hipi dediler geçtiler... hipinin biti oradan gelir... sonra da dalga geçtiler tabii: "ay sizi bu çamurda sevişen bitliler mi kurtaracak! ehe ehe ehe:)"... e haklılar tabii... hippiler yuttu zokayı...

hippy olmak için ille de bitlenmenin şart olmadığını düşünür moosee… nasıl aborijin olmak için avustralyada yaşayıp, ağaca tünemek gerekmiyorsa, çingene olmak için de gırnata çalmak zorunlu değildir der… uzaylı olmak için marsta mı yaşamak lazımdır da der… marsta yaşayan uzaylı da, dünyada yaşayan değil mi?... gerzek olmak için dünyada yaşıyor olmak yeterli aslında... carlos santananın “ben bir hippiyim ama sadece beynim hippi, dış görünüşüm değil” demiş olması istanbul konseri öncesi, moosee yi çok sevindirmiştir…

onu der bunu der ama dinleyeni de yoktur pek… haklı çıkmama durumunda sevinecektir… sevinmişliği de yok değildir… hayatı boyunca 1 kere bile haklı çıkmamış insanların da kendilerini sürekli haklı görüyor olmalarını can sıkıcı bulur...

sözlerden çok sesleri ve renkleri sever… sözler silinir ama sesler ve renkler kalır… her rengi sever… ama her sesi sevmez… her insanın ayrı bir renk olduğu konusunda inatçı olmasına rağmen çok az renkli insan görmüştür…

dünyadaki tek ayaklı solucan formudur moosee... eziktir ve büzüktür... itilmiş, ötelenmiştir... bu sebeple; bütün gün sosyal medyada paylaşımlar yapar ve dünya üstü muhteşem bir varlık olduğunu göstermeye çalışır... çok sorunlu, zayıf, karaktersiz, kişiliği oturmamış bir tiptir moosee...

inatçıdır nedense… yap denileni yapmaz… yapma denileni de yapmaz… dedik ya tembeldir diye...

Yorumlar

  1. Deneysel takılıyoz abi :D haha gzl yazı teşekkürler

    YanıtlaSil
  2. Kayıtlarınızın bazıları oldukça kötü ama yazınızda da açıklamışsınız sebebini.. Parçaların çoğu çok güzel! Gerçekten Karanfiller, Intro to Entrance, yulunga doğaçlaması ve Vuelo harika parçalar. Başka sayfalarınızdada dinlemiştim çok beğenmiştiö. PC ile yaptığınız parçalar da çok dikkat çekici sizden kısa loop lar istesek? Öyle bir çalışmanız var mı? Özelden de bağlatıya geçebiliriz.

    YanıtlaSil
  3. Aliye Maliye3 Ocak 2015 02:11

    Aahhaaaahaaa :) Harikasın dostum. Müziklerin süper, yazı süper. Sevdim seni Çocuk :)

    YanıtlaSil
  4. "deneysel müzik yapmak çok avantajlıdır… çünkü ne yapsanız gider… kakalaması daha kolaydır… baktınız müzik boktan oldu “e deniyoruz abi, deneye deneye bulacağız” deme şansınız her zaman vardır… deneysel takılan adama da zaten kızılamaz… en fazla “eh, denemiş ama olmamış” derler…"
    HARİKASIN:)))

    Sayfayı Ziyaret Edin http://www.muzikguncesi.com/p/blog-page_15.html#ixzz4f0HS1Imp
    Under Creative Commons License: Attribution Non-Commercial No Derivatives

    YanıtlaSil
  5. Bayıldım ben bu yazıya yaaa:=) devam etseydi ya keşke. Deniyoruz abi bulucazzz :)))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ederim ^_^ zaten ekleye ekleye böyle bir şey oldu... yine eklerim devam eder :)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuklar müziğe hangi enstrümanla başlamalı?

piyano neden bu paylaşımı yapıyorum? önce onu yazayım... neden olacak, çok soru geliyor... çocuk ve genç sanatçılarımızı paylaştığım için sık sık, doğal olarak bana soran aile çok oluyor bu konuyu ve bazı başka konuları... en çok sorulan sorulardan biri de şu: "bizim çocuk müziğe çok meraklı, hangi enstrümanla başlasın? hangi kursa gönderelim?" kabaca bu soru çok geliyor... tabii devamı da var... bir kaç soruyu da ayrı bir paylaşımla yazarım... daha önce çocuğa gitar nasıl alınır? gibi bir paylaşım yapmıştım, onu okuyan, bu piyano işini de soruyor haliyle... bir çok özel kurs var... enstrüman satan mağazalar var... müzik öğretmenleri vs var ama galiba anladığım kadarıyla aileler verilecek cevabın tarafsız olmasına özen gösteriyorlar... yani doğal olarak işin içinde ticari, parasal, ekonomik vs vs konular olunca, galiba tatmin edici olmuyor... mesela piyano kursu veren bir yere sorduklarında aldıkları cevabın "piyano" olması onları tatmin etmeyebiliyor... beni de e

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

mehmet özkanoğlu

mehmet özkanoğlu bir süredir paylaşmak istediğim bir gitarist mehmet özkanoğlu... ilk kez 1 yıl kadar önce facebook da bir paylaşımda dinlemiştim... hem de öyle bir paylaşımdı ki, bir şiir için fon müziği olarak kullanılmıştı... klasik gitarla çalınan parça ise, dost çevirmiş yüzünü adlı türkü idi... aşık veysel in... şiirle pek alakası olmayan biri olarak o video yu defalarca izlemiştim sırf parçayı dinlemek için... bence çok çok iyi bir yorum idi ama kimdi çalan??... düşünsenize! ne pis bir durum!... bir türk gitarist (yabancı da olabilirdi, bereket değilmiş) böyle gitar çalıyor ve ben tanımıyorum ve arayıp, bulmam lazım kim olduğunu!... bakmayın şimdi yukarıda parçanın adını yazdığıma, ilk dinlediğimde türkünün adını da kime ait olduğunu da bilmiyordum, sadece türküyü biliyordum... işin kötüsü, çoğu türkü de kimseye ait olmuyor ki! anonim olabiliyor, bir yada bir kaç derleyeni olabiliyor... google ın hiç bir işe yaramadığı da oluyor, onu keşfettim... bu parçayı bu kadar etkileyi

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

gordion oda orkestrası

gordion oda orkestrası geçtiğimiz haziran ayında yeni bir orkestramız daha dünyaya geldi.. gordion oda orkestrası .. son yıllarda bu konuda çok güzel kıpırdanmalar var ve yeni orkestralar, korolar, projeler, etkinlikler dikkat çekmeye başladı.. bu yeni ve genç oluşumların bir kısmı maalesef çinliler yarasa çorbası içtikleri için çeşitli şansızlıklara denk geldiler ama ben kaldıkları yerden yollarına devam edeceklerinden eminim... orkestranın en önemli hedefi; genç sanatçılara mesleklerini icra edebilme şansı vermek... sadece orkestracılık anlamında değil, solistlik anlamında da kendilerini gösterebilme yolunu onlara açmak... tabii ki bunu yaparken benim gibileri de barok konserlerle buluşturacaklar... buluşacağız gordion oda orkestrasıyla ancak birlikteliğimizin devamı için sürdürülebilirliğin sağlanması da şart... oldukça fazla sayıda genç sanatçımız gordion bünyesinde bir araya geldiler ve büyük bir heyecanla çalışmalarını sürdürüyorlar.. günümüz şartlarında, mutlaka sponsorlarının o

dünya piyanistler günü

gülsin onay daha önce hiç duymamıştım, az önce denk geliş karşıma çıktı... 6 aralık günü dünya piyanistler günüymüş... 2011 yılından beri... hikayesi de ilginç... usta piyanistimiz gülsin onay , 2011 yılında, 6 aralık günü "herkesin bir günü var, piyanistlerin neden özel bir günü yok" demiş ve 6 aralık gününü dünya piyanistler günü olarak ilan etmiş... biraz inceleyince, "şaka yollu ortaya attığım fikrimin marmarisli gazeteci ata sevgi tarafından haber yapılması üzerine bu denli ciddiye alınıp, benimseneceğini ve hatırlanacağını bilmiyordum doğrusu" dediğini de okudum... şaka yollu da olsa, ortaya atılan bu görüş benimsenmiş ve dünyaya da duyurulmuş anladığım kadarıyla ama dünyaca da benimsenmiş mi acaba diye biraz kurcalayınca, karşıma bu sefer de 8 kasım çıktı world pianist day olarak... bir de sayfa açmışlar... şöyle bir şey ... neden 8 kasım olduğunu anlamadım, daha doğrusu anlamak için uğraşmadım ama 8 kasımda farklı ülkelerden kutlayanları filan pay

org

benim hastalık boyutunda bir takıntım vardır bu org konusunda, bir kaç paylaşımımda bahsetmiştim daha önce... ülkemizde "org" olarak adlandırılan çok geniş bir müzik aleti grubu olması ve farklı adlandırılmalara gidilmeden, tamamına org adı verilmesidir bu takıntı... aslında bu takıntımda pek de haklı değilim, biliyorum ama üzerinde tuşları olan, birbiriyle alakasız her türlü cihaza tek bir isim verilip, org denmesini de hep yadırgamışımdır...  keyboardlar & piyanolar  başlıklı eski paylaşıma göz gezdirirseniz anlarsınız bu takıntımı... bu gereksiz takıntımda pek de haklı değilim dememin sebebi ise şu; aslında benim "org" denilip geçilmesini yadırgadığım cihazlar da "org" denen şeyin geliştirilmiş, elektronikleştirilmiş, dijitalleştirilmiş halleri... üstelik türkçe karşılıkları da yok ve tamamına org deyip geçmek de yanlış sayılmaz... benim takıntılı biçimde "gerçek org" dediğim ve hayranı olduğum şey aşağıdaki muhteşem varlık oluyor...

çingene müziği

çingene müziğine geçmeden önce; aşağıdaki paylaşımlara göz atabilirsiniz... gelem, gelem... çingeneler... dünyada bilindiği üzere, bir "dünya müziği" kavramı mevcut... world music denen!... kimi de her nedense hiç de sevmediğim bir şekilde "etnik" müzik diyor... aslında o kadar mide bulandırıcı bir tanımlama ki özellikle bu etnik müzik lafı!... etnik aslında yerel yada dar bir alana özgün gibi bir anlama sahip ama güncel ve yaygın kullanımı folklorik olmanın çok ötesine geçti, ırkçılığa kadar vardı resmen!... "ötekinin müziği" oluverdi resmen... web sayfaları kapatıldı, ötekinin müziğini dinleyenler kara listelere bile alındı... o yüzden ben zaten etnik lafını hiç benimseyemedim... dünya müziği lafı da çok saçma çünkü bu sefer insan "dünya dışı bir müzik mi var acaba" gibi bir arayışa giriyor... ne yani şimdi mesela madonna uranüs müziği mi yapıyor!... Robert E. Brown - dünya müziği mutfağı /  http://www.wesleyan.edu/ evet, madonna da