Ana içeriğe atla

iyi insan!?

iyi insan
bir kaç yıl öncesine kadar müzik dışı paylaşımlar yaptığım ayrı bir bloğum vardı, uğraşmak zor geldi, pek de okuyan yoktu zaten, kapatmıştım... kim okur ki salak salak yazıları... hem de uzun uzun, bitmek bilmeyen... okunmaz tabii... ben de geri zekalı gibi uğraşıyorum... neyse, bazı yazıları sonradan buraya aldım, özellikle müzikle de bağdaşabilecek olanları... bu yazı da onlardan biridir ve müzikle nasıl bağdaşacak ben de merak ediyorum:)... bakalım, bir şekilde bağlarım ben konuyu müziğe... müziğin bağlanamayacağı konu var mı ki zaten?... hayatın içi dışı müzik...

aslında tam da bunu yazarken aklıma geldi, yahu benim için insanın iyisi zaten yoktur ki!... gerçekten öyle, yoktur... hatta yemin de edeyim ki yoktur... horatius boşuna odi profanum vulgus et arceo dememiş (araya bu tip şeyler sıkıştırınca havalı oluyor)... yani insan sürüsünden nefret ediyormuş... zorlaya zorlaya ille de iyi insan bulacaksam, çocuklar geliyor aklıma sadece... yani iyi insan varsa, çocuktur o... eğer daha da kendimi zorlamam gerekirse ve "yok arkadaş, ille de bulacaksın iyi insan" denirse, müzisyendir... başka yerde hiç aramayın... şu yukarıdaki fotoğrafı boşuna seçmedim konu için... hem çocuk hem de müzisyen... daha ne olsun...
"içgüdülerimiz olmasa kimse kötü; çıkarlarımız olmasa kimse iyi olmazdı... üstelik iyiler can sıkarlar... bir işe yarayanlar sonunda hep can sıkarlar... işe yaramaz serserilerdir bizleri büyüleyerek baştan çıkaranlar"...
emre yılmaz, şeytanın fısıldadıklarında böyle diyor... inkar edilemez bir gerçek!... doğru olmamalı ama doğru ne yazık ki... özellikle bizim kültürümüzde kesinlikle doğru!...

ekşi sözlükte yazmış biri... iyi insan; varlığı yokluğu belli olmayan, bir ortamı terk ettiğinde farkedilmeyen insandır:)...

hadi bir tane de ben ekleyeyim: haklarını savunmayan insan her zaman iyi insandır:)... eğlenceli konu...

aziz nesin? iyi insan mı?... sıkıcı olmadığına göre kötü insan:)...

iyi insanların sıkıcı olduğu yönündeki tespitler de nedense hep bizim kültürümüze ait!... gördüğüm kadarıyla; ne doğu, ne batı, tam da orta doğu kültürü... dejenere olmuş ve iyiliğin ne olduğundan haberi olmayan bir toplum kültürüne sahibiz...

özetle; biz orta doğuyuz, iyilik bizim için potansiyel tehlikedir her zaman... yapılan iyilikler bayat, basit ve sıkıcıdır... iyilik yapan insan portresi ak sakallı dede gibidir çoğu zaman ve nur yüzlüdür orta doğuda ve masal kahramanı gibidir... inandırıcı da değildir... gerçekte yoktur çünkü...

orta doğuda insanları yemek yedirmek için meydana toplarlar ve makineli tüfeklerle tararlar... üstelik orta doğu insanı sürekli nur yüzlü birilerini bekler kurtulmak için...

savaşta ölen bir tek çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

böyle demiş jean paul sartre... çok doğru söylemiş... onun ve diğerlerinin kitapları, fikirleri, süslü püslü cümleleri ve akımları bu çocukları kurtaramadıysa demek ki hiç değeri yokmuş hiç bir şeyin...

sartre kitaplarının değerini sorgularken acaba silah baronları da bunun analizini yapıyorlar mıdır ki... gerçekten merak ediyorum... mesela beyaz eşya firması için yılda 15 bin bulaşık makinası satılmalıdır ki, kara geçilebilsin... silahlarda bu analizler nasıl yapılıyor?... "şu kadar masum insanı katledersek, masraflar çıkıyor, şu kadar da çocuk katlettik mi, tamamdır, % 35 kara geçeriz" gibi...

iyi bir insan olduğundan emin olduğum (müzisyen çünkü, kötülüğe vakti yok) peter gabriel, iyi bir müzik yapıyor... the feeling begins... passion albümünden... isa peygamberin insani yönlerini konu aldığı için hıristiyan alemince tepki yağdırılan the last temptation of christ filminin de müziğidir... tabii ortalama dünya insanı için bu müzik "ırak savaşının jenerik müziğidir"... çok can sıkıcı insanlar güzel ve iyi şeyler yaparlar ama işe yaramaz serseri cnn, bu müzik eşliğinde ıraka demokrasi ve insanlık götürür!... bu müzik artık bütün insanların kafasına cruise ve tomahawk füzelerini kazır geçer... amerikanın da ne kadar güçlü olduğu ve kızdırılmaması gerektiği kazınır kafalara bu müzikle... mesela benim için the feeling begins kesinlikle tam bir savaş müziğidir artık... peki peter gabriel neden izin verdi ki bu müziğin kullanılmasına?... insan hakları savunucusu peter?... normalde ben olsam, anında o yayınları durdurturdum... demek bazı müzisyenleri abartıyoruz...



iyi insanlar güzel atlara binip giderler!

neden yazıyorum iyi insanları?... çocukluğumdan beri beni en çok etkilemiş olan; kendi küçük, anlamı çok büyük bir yaşar kemal kelamından dolayı yazıyorum...

"o iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler... demirin tuncuna, insanın piçine kaldık..."

yaşar kemalin demirciler çarşısı cinayeti adlı romanının ilk ve son cümlesi... ilk ve son cümle arasındaki koskoca romanı okumak ile sadece bu cümleyi okumak aynı etkiyi yaratıyor ama siz yine de okuyun... ince memed romanında da geçiyormuş aynı söz... bu cümle -her nedense- necip fazıl tarafından da aynen kullanılmıştır şiirinde!... pek rastlanan bir şey değildir bu durum edebiyatta... ben pek sevmesem de necip fazıl da sonuçta büyük üstatlardan biri... acaba nereden çıkmıştır bu cümle?...

şöyle bir hikayesi varmış:
bir zamanlar, bir yerlerde, çok iyi at yetiştiren iyi insanlar varmış... bu insanlara iyi denmesinin sebebi ise, atları iyi yetiştirdikleri gibi, ticareti de iyi yapıyorlarmış... dürüstlermiş yani anlayacağınız... ama zaman geçtikçe, yeni yetme genç at yetiştiricileri türemiş ve artık bu yeni nesil yapar olmuş at yetiştiriciliğini ve ticaretini... uzun bir süre o yöreye uğramayan yaşlı bir adam, günün birinde at satın almaya gelmiş... bir de ne görsün! ortada ne iyi at var, ne de dürüst satıcı!... geri dönerken, bir ağacın dibinde uyumakta olan yaşlı bir adama denk gelmiş ve anlayamadığı bu garip durumu sormuş... yaşlı adamın cevabı ise; "iyi insanlar güzel atlara binip gittiler beyim" olmuş...
necip fazılın da "ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti... iyi insanlar iyi atlara binip gitti..." mısrası da ilginç...

iyi insanların iyi atlara binip gitmeleri, çok derin anlamlar taşıyor... kime, ne zaman ve ne amaçla söylendiğine göre değişiyor anlamlar...

belki de yaşar kemal toprak ağalarının atlarına atlayıp gitmeleri üzerine yazmıştır bunu... romanın konusu sanki öyle idi... şaka gibi ama feodal yapının çözülmesinden sonra toprak ağaları ortadan kalkınca, belki de daha da kötü durumlar yaşanmıştı... olabilir... bazen adalet istersin ama daha kötüsü gelir... daha iyisini ararsın, daha kötüsünü yaşarsın... boşa dememişler gelen gideni aratır diye...

güzel atlara binip giden güzel insanlardan biri tayfun karatekin... onun ince memetini paylaşayım, diğerlerinden gına geldi artık... hem gençler de bilsinler ki bir zamanlar tayfun karatekin diye bir sanatçımız vardı...



gördünüz mü? iyi insan ile ilgili muhabbet bile sıkıcı!... yok ahlakmış... yok saygıymış... yok kendini bilmekmiş de, farkında filan olmakmış... özetle, iyi insan muhabbeti bile çekilmez...

iyi kurşunlarla vuracağız seni iyi insan!

"iyi insan" kalıbı içine oturmuş yada oturtulmuş insanlar vardır... iyi insanların tüm özellikleri vardır onlarda... sadece ahlak, kendini bilmek, farkındalık gibi dışarıdan bakılınca tam olarak anlaşılamayan kavramlar yoktur... diğer tüm meziyetler tamdır...

çoğu zaman bir yaparken, arkadan bin bozarlar... anlamazsınız... ağızlarından iyilik, yüzlerinden nur akar... ne muhterem insandır o... parmaklarının birinde her zaman bir miktar bal bulunur... zaten bir parmağında bal bulunan iyi insanın diğer parmaklarında ne olduğuna kimse bakmaz çünkü bu iyi tip insanların çevrelerinde çoğu zaman bal bulunca parmak yalayanlar vardır...

bu konu çok fazla yazmaya müsait ama gerek de yok pek... müzik bloğu ya o bakımdan...

birinci tip gerçek iyi insanlar, iyi atlara binerler ve çekip giderler... parmağında bal bulunan iyi insanların ise atları filan yoktur çünkü parmak yalayıcı bol olduğu için zaten bir yere gitmezler... kovsanız gitmezler... ama gerçek iyi insanlar güzel atlara atlayıp, çekip giderler... ne kervan kalır, ne at... demirin tuncu, insanın da piçi kalır...

bertolt brecht in aşağıdaki şiiri, parmağında bal eksik olmayan iyi insanlar için karalanmış... malum, son yıllarda iyilik perisi kılıklı kapitalistlerin sayısı çok arttı... mesela ilk aklıma geliveren bill gates... bir sürü paylaşım görüyorum, melekmiş mübarek... insanın kafasını keserler ama parmağına yara bandı takarlar... kafası kesik olduğu için olsa gerek, insanlar yara bandına pek bir sevinirler ve önemserler... stockholm sendromu bi nevi...
çık öne,
duyuyoruz iyi bir adam olduğunu.
satılık değilsin, ama eve düşen yıldırım da satılık değil.
dedin mi bir kere, durursun sözünde.
ne dedin ki?
dürüstsün, söylersin fikrini.
hangi fikrini?
yüreklisin.
kimin karşısında?
bilgesin.
kimin için?
kollamıyorsun çıkarını.
kolladığın kimin ki?
iyi bir dostmuşsun.
onlar da iyi mi bari?
duy öyleyse: biliyoruz, düşmanımızsın sen bizim.
bu yüzden
dikeceğiz şimdi seni bir duvar önüne.
tutup ama göz önünde hizmetlerinle
iyi niteliklerini
vurarak dibinde iyi bir duvarın
iyi tüfekler, iyi kurşunlarla,
gömeceğiz bir iyi kürekle altına iyi toprağın.
voltaire de "her insan, yapmadığı tüm iyilikler sebebiyle suçludur" diyor!... tam da doğru olan, olması gereken de bu değil midir aslında?... yapabileceğimiz ama yapmadığımız iyilikten aslında sorumlu değil miyiz?... genelde yapılan kötülükler cezalandırılır ama aslında yapılmayan iyiliklerin de ciddi biçimde cezalandırılması gerekmez mi?...

iyilik neye yarar?

bertolt brecht de kafayı iyi insana takanlardan... sezuanın iyi insanı oyununda, paranın yarattığı değerleri kutsal kabul eden insanın nasıl iyi olabileciğini sorgulamış brecht...




yukarıdaki videoda değil ama oyununda diyor ki:
iyilik neye yarar,
öldürülürse iyiler çarçabuk,
ya da iyilik görenler?
özgürlük neye yarar?
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?
akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?
iyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!
özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!
akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!
iyi insan?

bir zamanlar leonardo da vinci den çalıştığı kilise için bir resim yapması istenmiş... şu ünlü "son akşam yemeği" tablosu... yani the last supper... resmi yapmaya başladığında, kendisine "iyi" ve "kötü" insan modeli aramaya başlamış... ciddi biçimde zorlanmış tabii... çünkü iyi insan isa olacak!... kötü insan da yahuda tabii... yahuda aslında hz. isa nın yakın arkadaşı ama son akşam yemeği esnasında kendisine ihanet ediyor... dolayısıyla çok kötü...

son akşam yemeği
uzun süre "iyi insan" olmaya aday model aramış da vinci... kolay değil, hz. isa olacak... kilise korosunda şarkı söylerken bulmuş bu mübarek iyi insanı... atölyesine davet etmiş adamı ve eskizlerini tamamlamış... sıra kötü adama gelmiş... ama 3 koca yıl geçmesine rağmen, bir türlü kötü insan bulamamış... resim tamamlanamamış... kilisenin kardinali bozulmuş tabii... kulağını çekmiş da vincinin...

da vinci ise, yılmamış, aramış bulmuş sonunda kötü adamı... paçavralar içindeki kör kütük sarhoş kötü adam, çöplüğün içinden çıkarılıp, da vinciye getirilmiş sürüklene sürüklene... tüm kötülük resmen akıyormuş adamın üstünden ve suratından... adamı ayıltmışlar zar zor... da vinci "tam aradığım kötü insan" demiş... da vinci zar zor ayakta tutulan adamın yüzündeki inançsızlığı ve günahı acele ile resme aktarırken, birden adam resme bakarak, "ben bu resmi daha önce görmüştüm!" demiş... şaşırmış tabii da vinci bu duruma ve "ne zaman gördün!" demiş hayretle... adam da "3 yıl önce, kilise korosunda şarkı söylerken, bir ressam beni alıp götürmüştü ve bana bakarak iyi insanı çizmişti" demiş... eklemiş... "sonrasında her şeyimi kaybettim, tüm hayallerimi bile!... şimdi ise gördüğünüz gibiyim..."

andrew lloyd weber den jesus christ superstar - the last supper... ile bitirelim...



durun yahu, unuttuk iyi insanı arıyorduk!...

yazının başından beri yoktur diyoruz yahu... yok... ben çocukları insan kabul etmiyorum, büyüyünce insanlaşıyorlar... son hikayeden anlaşılacağı üzere, iyi insan; size iyi gelendir!... yada dostoyevskinin dediği gibi, "gülüşünü sevdiğiniz insandır"... bu kadar... iyi insanı bulamadan yazı bitti:)...

bir çin atasözü der ki: sadece iki tip insan iyidir, gömülmüşlerle doğmamışlar:)...

neyse... pink floyd animals albümünden pigs (three different ones) ile bitireyim bari... burada roger konserinden tabii...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada