Ana içeriğe atla

renkten renge erkan oğur

perdesiz gitar
erkan oğur
normalde benim erkan oğur hakkında burada bir şeyler yazmamam gerekiyor çünkü ben özellikle son zamanlarda daha çok "genç ustalara" dikkat çekmek için bir şeyler paylaşıyorum ve erkan oğur gibi ustaların ustası bir sanatçıya dikkat çekmenin de bir anlamı yok aslında...

aslında, gerçekte, ama, fakat, ancak vb gibi ifadelerden sonra mutlaka bir açıklama gelir ve benim kendime göre bir açıklamam var: "canım çok istedi" çünkü ben ekstra bir hayranlık besliyorum bu dev ustaya...

aşağıdaki paylaşımlara da mutlaka göz atın derim...

fuad

derya türkan

gnossienne

zahit

erkan oğur yaşlı mı? peki... tabii yaşlı, 1954 doğumlu... saçlar ve sakallar bembeyaz... genç yaşta usta olunabilir, hatta çoğu zaman usta doğulur ama genç yaşta erkan oğur olabilmek çok zordur!... sadece usta değil çünkü erkan oğur... bu açıdan bakınca da erkan oğur bana çok genç geldi!... onun çevresine verdiği ışığı verebilmek için en az bir kaç yüz yıl yaşamış olmak gerekir... ama o ışığı alabilmek için yaşlı olmaya gerek yok pek... alabilen çok genç insanlar var tabii ve ben onlara istiridye diyorum... eskiden büyük ihtimalle istiridye sayısı yada belki daha bilinen anlamıyla çevresine ışık veren mum sayısı çok daha fazla idi... şimdi çok az ve erkan oğur onlardan biri...

yukarıda yazdıklarımı bir şekilde okursa, kızar!... hayır, kızamaz çünkü kızamayacak ama üzüntü duyacak bir insan erkan oğur... pir sultanın, yunusun, karacaoğlanın, mevlananın son uzantılarından çünkü kendisi... kendisini üzmeyi hiç istemem tabii ama gerçekler de yazılmalı, hem de sürekli yazılmalı...
Kaydetmenin müziği öldürdüğünü ve tamamen egosantrik bir şey olduğunu düşünüyorum. Kendini tatmin etmek. Bir hayal peşinde bir şeyleri tasarlamak gibi fikirler kafamı kurcalamaya başladı. Nefse hâkim olamamak gibi. Daha doğrusu biraz gerçek dışı gelmeye başladı. Kaydedilmiş bir şey plastik bir şey. Tekrar eden bir şey. Araya araçlar gereçler giriyor, takıyorsun ediyorsun, düğmelerine basıyorsun. Onu üreten kaynak birebir yok ortada. İnsan yok. O yüzden canlı çalmak daha erdemli gelmeye başlayınca ben de icraatlara ağırlık verdim...
böyle diyor... müziği, kaydetmeyi, şunu bunu bırakın bir kenara... çok şey anlatmıyor mu?... "insan yok artık" diyor... daha ne desin... var mı insan bir süredir?... yok!... dürtme var... mesaj var... download var... insan var mı? yok... tıpkı konserinde "bu türküler doğduğunda; hoparlör yoktu, mikrofon yoktu, elektrik yoktu, şu bağlama bile yoktu..." dediği gibi... ne vardı o zamanlar? dadaloğlu vardı mesela... köroğlu da vardı... aşık veysel de vardı... kayıt var mıydı? yoktu... "kaydet, 200 sene sonra da dinlesinler" yoktu mesela... emek vardı sadece... 200 sene sonra dinleyivermek yerine, 200 kişi yada daha az, belki de daha fazla kişi onları derledi, topladı, taşıdı ve şimdi erkan oğur çalıp, söylüyor...
Müzik kâinat boyuncadır. İnsan nefsine hâkim olamayıp ona yaklaşmaya heves eder. Ve insan, varlığının müzik olduğunu anladığında susar...
kendi deyimiyle; henüz susmamış! ve anlayamamış ama bana göre çok suskun... anlamaya ramak kalmış denebilir... bence susmasın hiç zaten çünkü onun gibiler sustukça, çenesini kapaması gerekenler avaz avaz bağırıyorlar... aslında erkan oğurun suskunluğunun altında çok büyük bir "bağırma" var ama sözle değil, sesle... ahmakların sözlerden bile anlam çıkaramadığı bu devirde, seslerden ve renklerden çok fazla anlam çıkarabilenlere karides diyorum ya ben zaten...
Bir müzik parçasının çok çok komplike olmasıyla da bir şey anlatılabilir, tersiyle de...
yukarıda da yazdığım gibi, müziği çıkarın bu sözlerden... yerine istediğinizi koyun ama müziği çıkarın çünkü erkan oğur un müziğini yazmıyorum ben burada... onun müziğini yazacak kadar bilgili değilim zaten... müziği hakkında ne yazabilirim ki? ... çok usta müzisyen mi yazayım?... virtüöz mü?... ben sadeliği ve basitliği seven biri olarak, yukarıdaki sözünde çok fazla şey buldum... zaten erkan oğurun müziğini de bu sebeple seviyorum... erkan oğur istese çok komplike işler de yapar... yapmıyor... istese çok basit bir yol da seçebilirdi... komplike işler yapsaydı, belli bir zümreye hitap ederdi... istese megastar da olabilirdi, peşinden gençleri sürükler, cebini doldurur, sahneye limuzinle çıkardı... ama o ortaya öyle bir şey koyuyor ki! muazzamlık derecesi size kalmış... alabildiğiniz kadar muazzam, alabildiğiniz ölçüde komplike... alabildiğiniz ölçüde de basit ve sade... becerebildiğiniz kadar kendisiyle olabiliyorsunuz...
...şu an yapılan müziğe bakış açım biraz kötü. Bugün ben insanın müzik yapamayacağı neticesine varmış durumdayım. Müzik zor bir iş ve insanın kapasitesini aşan bir şey. İnsan müziği yapamaz, sadece düşünebilir. Hiçbir şey yoktan varedilemiyor. Müzik de böyle bir şey. İşte bu yüzden müzik de yapılamıyor, var edilemiyor, sadece hatırlanıp, tekrar ediliyor. Müzik zekası olan kişiler de varolan bir şeyi farklı formlarda düzenleyip insanlara yeniden hatırlatıyorlar. Dolayısıyla insanın kapasitesinin çok üstünde olduğundan, müziği hiçbir zaman olmamış bir şey olarak görüyorum. Müziğin içinde olan sesler zaten doğada enerji olarak var olan şeyler. Onlar zaten varlar. İnsanlar onları yaratmıyorlar. Sadece keşfediyorlar...
bu yukarıdaki alıntıda müziği çıkarıp, yerine başka bir şey koyabiliriz yine ama bence çıkarmayalım bu sefer çünkü müzik üstadından müzik hakkında çok ilginç bir yaklaşım olarak kalmalı ve müzisyenler tarafından sürekli hatırlanmalı bence... tabii aşağıdaki alıntı da bunun devamı ve tamamlayıcısı niteliğinde!
... (müzikte) üretim 1800'lerin sonunda bitti. Biz şu an onun tekrarını yapıyoruz. Türküler söylüyoruz. Ya bu türküler olmasaydı. Müziğe bir bilim olarak bakamıyoruz. Duygusallık fazla ağır basıyor bizde. Yani insanların duyguları falan çok özel konular. Müziğin duygusu yoktur. Müzik bütün duygulardan muaf bir şeydir. Matematik gibi, fizik gibi. müzikteki duygu çok yüzeyde bir konu. Onun derinine indiğin zaman saf müziğe ulaşıyorsun. Yani arı müzik, gerçek müzik duygudan muaftır. Duygunun yalnızca enerjiye katkısı vardır. Dünyada da eskiden beri duygularla hareket edildiğinden arı müziğe ulaşılamıyor. İşte bu yüzden müzik insanın yapabileceği bir şey değil diyorum. Müziğin kenarında bile değiliz diyebiliriz...
sizi bilmem ama müzik konusunda erkan oğurun bu ifadeleri beni fazlasıyla aşmış durumda... en fazla bölük pörçük anlamlar çıkarabiliyorum zorlamayla... ben şunu anladım sadece: müzik bir okyanus, insanın yüzerek açılabileceği mesafe ise 3 metre... 3 metrelik mesafeye 1800 lerin sonunda insan zaten ulaştı, şimdi insanlığın yaptığı sadece oralarda kulaç atmak... ileriye değil, sağa, sola... saf müzik ise; anladığım kadarıyla kainatın sesi oluyor... duyabildiklerimizi taklit ede ede 1900 leri göremeden müzik defterini kapadı insanoğlu...

insanoğlu için müzik defterinin kapanmış olduğunu, çok uzak bir gelecekte yeniden o defterin açılabileceğini ben de düşünüyordum... daha doğrusu apaçık ortada olan bir konu zaten... ama ben yarım yamalak bilgimle bu işin 1970 li yılların sonunda bitmiş olduğunu düşünürdüm... bugün müzik adına hiç bir şeyin üretilemiyor olduğu apaçık ortada... üretilen şey sadece endüstriyel mal olarak tanımlanabilir...
erkan oğurun tüm alçakgönüllüğünün derinlerinde filozofluk yatıyor... dervişlik diyen de var... müzisyen erkan oğur, müzik söyleşisinde bu yanıtı veriyor... ama çıkarın şimdi müziği yine... geriye kalan tek şey insanın kapasitesi... her konuda böyle, sadece müzikte değil... insanoğlu bugün artık her şeyi tüketmiş durumda... resim yapamaz, müzik yapamaz, bilim yapamaz durumda... sadece eskiyi taklit eder durumda insanlık... ya kendini yeni bir boyuta taşıyıp, 3 metre daha açılacak okyanusa, yada kıyıya vuracak...
Radyoyu açtığımızda veya televizyon izlerken rastladığımız şeyler başka. Müzik başka. Onlar müzik değil yani. Şimdi rüzgarın ağacın dallarına değdiğinde yaprakların çıkardığı ses, kuşun öterken çıkardığı ses veya bir çocuğun ağlarken, gülerken çıkardığı sesler, bunlar. Bunun gibi şeyler. Yani neredeyse müzik olarak elimizde kalan bunlar var...
demiş bir başka söyleşisinde... şimdi oldu işte!... doğa kalmadı ki! insanoğlu ses duyabilsin!... ana karnından itibaren hayatı boyunca doğal ses duymamış insan saf müziğe nasıl ulaşabilsin?... en gelişmiş teknoloji parmağın bağlamaya dokunma sesini çıkaramıyor! yada saksafondaki tükürük sesini... en iyi müzisyen de artık bu sesleri bile duyamaz halde olduğuna göre!... en iyi mühendis de hayatı boyunca doğal ses duymamışsa!... insan bağlama çalarken hatalar yapar ve dinlemek keyiflidir... makine müziğini dinlemek keyifli değildir çünkü hata yapmaz!...

erkan oğur başka bir şey yapamadığı için müzik yapıyor... öyle diyor... bunu söylerken yüz ifadesinden benim algıladığım şu oldu: "bizler ahlaklı insanlarız, doğru düzgün yapabildiğimiz iş bu"... kendisi de biliyor aslında neler neler yapabileceğini ama en değer verdiği şey ahlak... erkan oğur u var eden 2 şey bence ahlak ve müzik...

erkan oğura göre kendi sesi kuş gibi... ama ben itiraf edeyim, gitarist erkan oğurdan çok, türkü söyleyen erkan oğur u beğendim hep... ustalığına, müziğine ve müzik aletlerine yapmakta olduğu katkılara denebilecek hiç bir söz yok tabii ki ama sesi apayrı muhteşem bence...

benim erkan oğuru ilk tanımam, mazhar fuat özkan üçlüsünün ele güne karşı albümü ile oldu... tabii 'bu sabah yağmur var istanbulda' ve 'güllerin içinden' adlı parçalarda dinlediğimiz enstrümanın perdesiz gitar olduğunu biraz geç idrak edebilmiştik... meğer erkan oğur un perdesiz gitarı icad edişi 1976 yılına uzanıyormuş...



1982-1983 yıllarında çekirdek sanat evinde kaydedilen 3 canlı albüm sonrasında, 1989 yılında 'sis' filminin müzikleriyle yine karşımıza çıkmıştı... diğer film müzikleri ise, eşkiya, propaganda, yazı tura ve mommo... bir de belgesel müziği var erkan oğur un: kadim...

robert johnson, ilkin deniz, aziz şenol filiz, ismail hakkı demircioğlu, okan murat öztürk, djivan gasparyan, turgut alp bekoğlu, sinan cem eroğlu, derya türkan benim bildiğim kadarıyla birlikte çalıştığı sanatçılar... tabii fikret kızılok ve bülent ortaçgili de unutmamak lazım... belki çok daha fazlası var ama ben bilmiyorum... öğrendikçe yazacağım buraya ve zaman buldukça saydığım isimler hakkında da yazmak istiyorum çünkü ortak paydada buluşabilen, bir geleneğe ait sanatçılar her biri...

erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlunun ortak çalışmaları da apayrı bir tada sahip... konserlerinde anadolunun her köşesinden, halk ozanlarının deyişlerini taşıyorlar bugüne... aslında anadolu tarihini taşıyorlar demek çok daha doğru olur çünkü her biri ait olduğu dönemi, yaşanmış olayları, üzüntüleri, aşkları, savaşları ve başkaldırışları anlatıyor... en güzel örneklerinden birini paylaşasım geldi aşağıda... bülbülüm altın kafeste...



erkan oğur sahip olduğu tüm değerlerle ve tüm eserleriyle kesinlikle bir bütün ve belli bir kalitenin altına asla düşmeyen bir müzisyen ama ben 2 noktada takılı kaldım... birincisi telvin... diğeri de fuad... bu arada 'bir ömürlük misafir' ve 'gülün kokusu vardı'... bunları da unutmamak gerek...

Ah efendim önemi yok halimin... Seyrederim hayret ile şu alemi... Ne bilinir kıymet ne kıyamet... Allah'a emanet ne gelir elden... Ne sahibim bu yerde ne kiracı... Sadece bir ömürlük misafirim ben...
Gül unutuldu çünkü, kokuyu hatırlıyorsun sadece. “Gül kokar” diye biliyorsun. Plastik artık… “Gülün kokusu vardır” demek, “artık farkına varılmıyor, onu unutuyoruz, ama tekrar ortaya çıkabilir” demek ile “gülün kokusu vardı, artık kesin olarak yok ve bir daha olmayacak” demek arasında önemli bir fark var… Artık yok. Bu önemli bir nokta. Geçmiş yok, gelecek de yok, şu an var, çok yakın gelecek var…
turgut alp bekoğlu, ilkin deniz ve erkan oğuru bir araya getiren telvin, 1995 yılında çalışmalarına başlamış ve ilk konserler houston ve new orleans da verilmiş... grup 2001 yılında etnik vurmalı ve nefeslileri de misafir ederek konserler vermeye başlamış... telvin trio anadoluyu caza uyarlamıştır -yada cazı anadoluya- ve zengin doğaçlamalarla dikkat çekmiştir... daha sonra stüdyo ve konser kayıtlarını kalan müzikten çıkardıkları double albümle bizlere ulaştırmışlardır... ilkin denizden sonra ismail soyberk katılmıştır telvin trio ya...

bu arada, dikkatinizi çekmiştir hemen eğer ustaların linklerine tıkladıysanız, hiç birinin internette resmi web sayfası yok sinan cem eroğlu haricinde... her ne kadar erkan oğur internet de televizyon gibi çöplükten başka bir şey değildir demiş olsa da, üstüne üstlük, bir blog sahibi olarak ben de özellikle televizyon konusunda kendisine çok fazla katılıyor olsam da, devir ne yazık ki istesek de istemesek de internet devri... keşke televizyon ve internet hiç olmasaydı... keşke bu 2li dünyanın en tehlikeli silahları olmasaydı ama ortada bir gerçek var ki, bizim neslimiz de dahil olmak üzere, gelecek nesiller de artık her şeyi internetten öğrenecekler... ve ben ola ki es kaza genç biri girer okur da etkilenir diye yazıyorum bunları... 1 kişi bile çok önemlidir artık...



telvin çok çok önemli bir üçlü yada proje... proje diyorum çünkü bence hedefi, amacı olan; özleyeni, bekleyeni ve yarar sağlayıcısı olan çok önemli çalışma... telvin trio, özellikle erkan oğur muhteşem bir doğaçlama ustası... caz (hatta bence müzik) aslında sadece doğaçlamadır yada öyle olmalıdır yada ben öyle seviyorum... bekleyeni vardı bu projenin dedim, evet vardı bekleyeni ve en önemli bekleyeni de bu coğrafya idi... tabii bu coğrafyanın cazseverleri... erkan oğur hayranlarının önemli bölümü halk müziğine gönül vermiş, çoğu orta yaşa yakın yada orta yaş üstü kişilerdir... ama erkan oğur tam bir caz müzisyenidir... blues u ise çok iyi bildiği malum... telvin mutlaka gerekli idi ve bu projeyi yapabilecek belki de tek üstad erkan oğur idi ve gerçekleştirdi...

telvin trio da elazığ türküsüne cazın ve blues un nasıl karıştırılabileceğini görüyorsunuz... dinlerken çok da normal geliyor ve sanki zor da gelmiyor... o kadar basitmiş gibi algılıyorsunuz ki!... aslında bu işin kenarından kıyısından geçmeye bile kalksanız mutlaka türkünün yada cazın yada her 2sinin de içine edersiniz... bunları hiç birini bozmadan 3 ü 1 arada gibi, tam da kararında birbirine yedirebilmek çok zor... dünyada bunu yapabilen müzisyen sayısı da bugün için 3 yada 5 i geçmez...

erkan oğur her ne kadar internete ve korsanlığa haklı olarak karşı çıkıyor olsa da, ben telvin trio nun affına sığınarak, aşağıdaki harika konser kaydını paylaşmak istiyorum... nasıl bir performastır bu!?...

Telvin (Erkan Ogur, Alp Ersonmez, Turgut Alp Bekoglu) @ Turkish Jazz Week '15


dayanamayacağım, hadi aşağıdaki videoyu da ekleyeyim... bu sefer kontrbasda ozan musluoğlu ve kavalda sinan cem eroğlu var... tüy ürpertici:)...



telvin in neden bu projenin adı olduğu net biçimde anlaşılıyor özellikle 2. videoda... telvin, renkler demekmiş... ama sadece renkler demek için kullanılmıyor bu kelime... renkler arasındaki ton farklılıklarının ve bu farklılıkların birbiri içine geçmesiyle oluşan yeni renkler... aslında mevcut renk miktarı sonsuz bu evrende... tıpkı seslerin sonsuz oluşu gibi... zaten bu sebeple erkan oğura göre insanoğlu müzik yapamaz... çünkü insanı aşan bir konu... tıpkı resim gibi... insan resim de yapamaz... sanat ise kainatın taklidinden öteye gidemez... telvinin tasavvufdaki yeri ise renklerle aynı; bir sürü, sonsuz sayıda hal var kainatta... bizler de kainat içinde bu haller arasında sürekli geçiş yaparız... bu geçişi ustalıkla yapanlar olduğu gibi, eline yüzüne bulaştıranlar da var ve çok fazla bu bulaştıranlar... geçişi ustalıkla yapabilenler kimler mi?... "telvin trio"... sadece telvin trio da değil tabii...

ve fuad... erkan oğur benim için en başta fuad... sonra telvin...

fuad aslında oğur-gasparyan albümü... bence bu albüm tepe noktası (şimdilik)... bu albümdeki fuad adlı parça ise albümün zirvesi (bizce)... erkan oğur diyor ya "insan müzik yapamaz, en fazla taklit eder"... erkan oğur bu parçada taklit ile yaratmak arasında gidip gelmiş olabilir... az kalsın yaratıyormuş... halden hale geçiyormuş neredeyse:)... dinlerken de halden hale geçmek mümkün...

erkan oğuru yazıp bitirmek mümkün değil... konuşmayı değil, susmayı; yazıyı değil, sesleri ve renkleri seven biri olmasına rağmen, ne kadar çok şey anlatmış aslında... sadece çok fazla ilgimi çeken kısımları alıntıladım buraya... biraz da anlamakta güçlük çektiğim kısımları alıntı yaptım... anlaşılması zor bir insan kendisi...

kendisi hakkında en çok bilinen konuları da kısaca özetleyeyim ve bitireyim artık... perdesiz gitarın mucidi... dünya müzik literatüründe önemli bir yeri var üstadın... mfö kasetiyle adı duyuldu gibi ilk kez... ve "ne yazık ki" eşkiya filmi ile daha geniş kitlelerce tanındı... halbuki öncesinde yaptığı çok iyi çalışmalar oldukça fazla... oğur sazı adını verdiği kendi yaptığı 6 telli sazı vardır... oğur sazında bulunan 6 tel gitardaki gibi tek tek sıralıdır ve mızrap yerine elle arpej usulü çalınmaktadır... daha sonra oğur sazının 9 tek, 12 çift sıra telli tiplerini de yapmıştır ve akort sistemi de geleneksel sistemden farklıdır... kopuz çalmaktadır... sesi çok güzeldir erkan oğurun...

müzisyen olmadığını, sadece pasaportunda "mesleği: müzisyen" yazdığını söylüyor kendisi... gitarist de değilmiş kendisine göre... saygı duymak lazım bu mütevazı insana...

ilk çalışmalarından bugüne kadar bildiğim, çok sevdiğim erkan oğur u ben bu paylaşımı yazarken gerçek anlamda tanıyabildim!... kendimce de bir şeyler yazayım... çok büyük bir gerçek sanatçı kendisi ve bence herkesin zannetiği gibi mütevazı filan da değil kesinlikle!... bunu kötü anlamda yazmıyorum ama kesinlikle öyle değil... derviş filan da değil herkesin zannettiği gibi... erkan oğur bir dünya insanı... mükemmelliyetçi bir kişilik ve bu kesinlikle içi boş bir sözde mükemmelliyetçilik değil... ortaya mükemmel eserler koyan bir mükemmelliyetçi... kendisi taklit diyor ama bence çok yaratıcı... ve bilgelik yönü çok gelişmiş bir gerçek sanatçı... aslında erkan oğur sadece "gerçek bir sanatçı"... sorun şu: bizler gerçek sanatçı nedir? onu bilmiyoruz...

yazıyı bitiremedim bir türlü... aklıma başka ilaveler geliyor durmadan ama bu kadar uzun yazıyı da bu devirde kimse okumaz ki... herkes 140 karakter okumaya alışmışken ve herkes derdini 140 karakterle anlatabilirken...

renkten renge dedik ya... her renk var erkan oğur'da... üstelik o her rengin farklı tonları da fazlasıyla var... aşağıdaki videoları sakın es geçmeyin... özellikle rock ve blues dinleyicisi iseniz ve erkan ustayı hiç blues çalarken görmediyseniz...

yavuz çetin ve erkan oğur... dünya...



erkan oğur - blues gitaristleri gecesi... little wing... the thrill is gone...





kendisine ait aşağıdaki dizeleri yazıp, ustadan sonra kelam edilmez deyip, keseyim artık zırıltıyı...

insan değil de ağaç olsam
dallarımın arasından rüzgar esse
yapraklarım, çiçeklerim meyvelerim olsa!
mevsimleri yaşasam...
köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam.
kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar...
böcekler, karıncalar yollansalar içime...
çürütseler oralarımı,
ballarım, sakızlarım olsa
gövdeme bir insan yaslanıp uyusa...
ben bunları hiç bilmesem, sadece ağaç olsam...

Yorumlar

  1. Ne kadar büyük bir sanatçı ve gerçekten mükemmel bir dünya insanı. Çok saygın bir kişilik ve çok güzl bir yazı. Elinize ve yüreğinize sağlık uzun yazılar okunmuyor bu zamanda demişsiniz ama her bir paragrafı bir kaç kere okdum.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …