müzikte italya etkisi

adettendir, yazılır böyle uzun paylaşımlarda... bu yazıda, biraz biraz; italya, italyan kültürü, italyan müziği, italyanın sanata ve müziğe katkıları, tarihsel olaylar, stendhal sendromu, napoliten şarkı, konservatuvar, made in italy, godfather, pompei, vespa, italyan progresif rock, opera, nota, giovinenza, giuseppe verdi, cremona, keman, piyano, luthierler, tarantella, saltarello, klasik müzik, niccolo paganini, ennio morricone, frank zappa ve coronavirus covid 19 italyasından görüntüler var...


günlerdir italya ile uyanıp, italya ile koyuyoruz başımızı yastığımıza... akıl almaz bir trajedi... gerçekten akıl almaz çünkü benim hiç kafama yatmıyor bu coronavirus'un italyada sadece italyanların umursamazlıkları sebebiyle bu derece tırmanmış olmasına... ama kendileri de öyle söylediklerine göre, bana laf düşmez tabii...

neyse... bu sayfa müzik bloğu, ben müzik dışına pek çıkmayacağım... her an yüzlerce ölüm ve binlerce yeni vaka haberi geliyor olmasına rağmen italya'dan, hatta ben bu satırları yazarken bile, az önce 600 küsur yeni ölümün haber olarak geçilmiş olmasına rağmen -ki ben bu yazıyı bitirmeden günde 900 lere çıktı!, ben italya ve italyanların en güzel hallerini yazacağım bu paylaşıma...

italyanların en güzel halleri deyince, şöyle durup bir düşündüm, güzel olmayan bir halini de bulamadım... ben müziği kast ettim tabii ama öyle bir liste yapılır ki italyanların güzel halleri konusunda, çalakalem hızlıca yapsanız bu listeyi, anında arkalı önlü dolduruverirsiniz koca bir a4 kağıdı...

çocukluğumdan beri italyan dendiği anda; güler yüzlü, bıyıklı ve eliyle "nefis!" hareketi yapan, tombik bir aşçı gelir aklıma... hiç bir fikrim yoktu çocukken italya hakkında, şimdi oldukça ciddi bir fikir sahibiyim ama hala daha italyan dendiğinde gözümde canlanan yandaki tombik aşçıdır...

bu blogta kendimden neredeyse hiç bahsetmedim, sevmiyorum ama kısacık da olsa bir şeylerden bahsetmem lazım... hayatımın kısa bir süresi, hepsini toplasak 6 ay diyeyim, italyada geçti... 1 kere bile tartışma ile, kavga ile, itişip kakışma yada laf atışma ile ve en minik olumsuz bir durumla karşılaşmadım... bana yapılan tavırlardan da bahsetmiyorum, birbirleri ile olan ilişkiden bahsediyorum... günlük yaşamdan... dağ gibi sorunları da vardır mutlaka ama ben hissetmedim... ispanyada çok daha uzun zaman geçirdim, ispanya kültürünü çok daha iyi tanırım, onları da çok severim ama ispanyaya karşı nötr durumdayım maalesef... çok zırvalığa tanık oldum ispanyada... ama italyada? zerre kadar görmedim... çok da şaşırtıcı bir durum... bu arada belirteyim, italyanın her yerinde mi? yoksa sadece roma'da mı bilmiyorum, kavga etmek, hele hele vurmak, tokat atmak yasaktır... ama benim bahsettiğim kardeşçe yaşamın bu yasakla filan alakası yok...

herkesçe bilinir, aşırı bir gürültü vardır italyada... kahkahalar, bağrışmalar, yüksek sesli konuşmalar... şehir hayatı gürültüsü değil, insan gürültüsüdür... ama itişip kakışmanın, kavganın esamesi okunmaz... konu futbol olmadıkça... ama o da tatlıdır... yada bence böyle... bu yazıdaki bir çok şey sadece bence tabii... onu belirteyim... italyadan yaka silkerek dönen varsa, bilemem...

buna karşılık, italyada en eski binalarda dahi doğramalar ve penceler öyle kalitelidir ki, pencerenizi kapattığınız anda, dışarıda dünya yıkılsa, duymazsınız... kalite ilk kuraldır italyada...

bu kadar gürültüye rağmen, italyadaki rahatlık, huzur, samimiyet, incelik, neşe, alçakgönüllülük vs vs vs hiç bir yerde yok... özetle; italya bir başka... lafı uzatıyorum, italyayı ve italyanları hiç tanımayanların kafasında bir şeyler şekillensin diye... italya, anadoluyu işgal eden ülkelerden biri idi bilindiği üzere... hatta bir çok kişi bilmeyebilir de... aydın kuşadasından bir çizgi çekin, güneyi, muğla ve antalya dahil italyan işgali altında idi... kuzeyi de yunan... yunan işgali ile başlayan gerginlik bugün hala daha devam ediyor!... bitemedi gitti... ezeli iki düşman ülke resmen değil mi?... peki italya?... hiç italya işgali ile ilgili kötü hikayeler dinlediniz mi? hayır... dinleyemezsiniz, yok çünkü... hatta çoğu kişi bilmez bile yada üzerinde durmaz italyan işgalinin... ingiliz, fransız ve rum hikayeleri oldukça çok ama italyan hikayesi yok kötü olan...

anneannem aydın koçarlıdandır... ondan çok dinledim italyanları da, rumları da... rumları bırakıyorum bir kenara, kardeş halktır, komşidir... rumları da çok severin, yunanistanı da, yunan halkını da... ama italyanları anneannem hep iyi anlatmıştır... italyanların çocuklara hediyeler verdiklerini, çok iyi davrandıklarını, okuma yazma öğretmeye çalıştıklarını, yemek dağıttıklarını, nasıl ediyorlarsa sohbet ettiklerini (bir italyan için hiç de zor değil) vs vs vs... yani italyanlar işgalci olmalarına rağmen o kadar büyük yardımlarda bulunmuşlar ki!... sonra da çekip gitmişler zaten... işin tarihi yada o dönemdeki konjonktürünü bilemem ama sonuçta işgalci bir orduyu resmen çok sevmişler köy halkı olarak... belki de çocukluğumda dinlediğim bu hikayelerin etkisi de büyüktür, italyaya ve italyanlara olan sempatimde...

ben bunları yazarken, bir yandan da "nerden başladım bu işe, müzik bloğunda italya başlıklı yazıya mı başlanır! geri zekalı!" diyorum kendi kendime... evet... kesinlikle aşırı derecede salakça ve altından kalkılması, içinden çıkılması resmen mümkün olmayan bir konu... kimse inanmıyor ama ben buradaki bütün paylaşımlara birden bire başlıyorum... "bak bu yazılır" diyorum ve başlıyorum... bu da öyle oldu ve corona salağının gazıyla başladım resmen çünkü çok seviyorum italyayı ve italyan müziğini ama resmen cahil yada deli cesareti bu yaptığım... neyse işte, sonuçta blog burası, yazarım bir şeyler, okuyan çıkarsa, okur... okumayan kendi kaybeder...

stendhal sendromu

italyayı, sanatını ve müziğini yazmak neden zor?... bu soruyu sormak bile ayıp!... italyan sanatı, insanı ölüme kadar sürükleyebilecek bir kapasiteye sahip de o yüzden zor... bitmez, yazmakla da bitmez, okumakla da... üzerine enstitüler kurup, onlarca akademisyen çalıştırmak lazım... insanı yorar, gerginlik ve yorgunluk yaratır... kafa karışıklıkları, nefes almada zorluk, kalp çarpıntısı, mide bulantısı ve hatta bayılmalara ve kalp krizine kadar gidebilir... ben demiyorum, yaşayanlar söylüyorlar... mesela floransada gün boyu müze gezen kişilerde bu sendrom oldukça yaygın ve sanat eserlerini incelerken, müzede kalp krizi geçirip, ölümden dönenlerden de bahsediliyor... bu sendrom tabii ki sadece italyaya yada floransaya özgü değil ama özellikle floransada bu sıkıntıyı yaşayanların sayısı, dikkat çekici oranda... bu durum da aslında gayet normal... dünyayı kökünden değiştirebilen insanların yaşamlarını geçirdikleri ortamdasınız... mesela dante müzesinde... floransanın yada toskana demek daha doğru, her metre karesi böyle... bu sendrom, her yerde ve her konuda yaşanabilir... bir liderin mezarında, dini öneme sahip alanlarda vs vs vs... ama bu sendromun da çıkış yeri italya!... gerçekten her yol romaya çıkıyor...

iriliği ufaklı 3 binden fazla müzenin bulunduğu bir ülkede, özellikle de rönesansın doğduğu floransa'da bu tip rahatsızlıkların yaşanılmasına artık çok alışılmış ve sanat zehirlenmesi olarak adlandırılıyor... bu sendrom, o kadar çok yaşanır olmuş ki, stendhal'ın kitabındaki bir bölüm bu sendrom ile ilişkilendirilmiş ve adına da stendhal sendromu denmiş... stendhal, 1817 yılında yaptığı italya seyahatini aktarırken, floransa'daki o eşsiz sanat eserlerini ve müzeleri incelerken, ciddi rahatsızlıklar hissettiğini ifade etmiş uzun uzun...

napoliten

ben en iyisi italya ve müziği hakkında bildiklerimi yazayım, önemli figürleri yani... kısaca... sevdiklerimi... mesela enrico caruso... tabii italyan bir paylaşım ille de o sole mio ile başlamalıdır, farzdır... bu paylaşımdaki napoliten şarkı hakkımı da böylece kullanmış oluyorum... o sole mio'nun bestesi eduardo di capua'ya, sözleri ise giovanni capurro'ya ait... bence dalında en muhteşem italyan olan enrico caruso'yu da bir başkası anlatır artık... o da en son videoda olur...



bence italya, güney italyadır, hatta nokta atış napolidir... özellikle erkekler tarafından, napoli dilinde söylenen şarkılardır napoliten şarkılar... aşk şarkılarıdır, yada serenad... sanki 1900'lerin müziğiymiş, dünya savaşlarından sonra dinlenir olmuş gibi gelir insana ama oldukça eskidir aslında kökeni... 1800'lerin başlarına kadar örneklerini bulmayı başardım, daha da eskisini bilmiyorum... 1800 lerin sonlarından itibaren bu müzik dünyaya da tanıtılmıştır... mesela caruso bu konuda çok etkili olmuştur... yakın tarihte ve günümüzde dinlenen örneklerinde bu müziğe klavye bile girdiği için biraz kafa karıştırır oldu... bence özelliğini de yitirdi... arkadaş bu müziklerde klavye vb neden kullanıyorsunuz!... en sinir olduğum şeydir tarihsel köklere sahip müziklerde teknolojinin kullanılması... türkiyede de bunun boku çıkarıldı... dijital klavye ile türkü mü çalınır yahu... hadi çalınır da, kayıt yapılıp, albümmü çıkarılır...

konservatuvar

napoliden ve müzikten bahsetmişken, doğruluğundan emin olmadığım bir konuyu da yazayım... "müzik eğitimi" neredeyse bilinen tarih kadar eski ama "konservatuvar" ifadesinin ilk kez napolide ortaya çıktığı gibi bir şey de biliyorum... bu bana birinin söylediği bir konu, işin gerçeği şimdi uzun uzun araştıramayacağım ama bir diğer bildiğim konu da şu; tam anlamıyla konservatuvar denebilecek ilk okulun da roma'da olduğu ve 500'lü yılların sonlarına doğru kurulduğu söyleniyor... o da italya sonuçta...

konservatuvar ifadesi aslında başlı başına ilginç bir konu... kullanırız yıllardır bu ifadeyi müzik ve dans okulları için ama neden bu okullara konservatuvar dendiğini de düşünmeyiz... yada ben düşünmedim... daha doğrusu düşünmedim değil de, üzerinde durmamıştım... burada "konser" lafı kafa karıştırıyor... onunla bağlantılı olarak da mesela concerto yani konçerto... insanın kafasında "konser vermeyi" yada "konçerto besteleyip, seslendirmeyi" öğreten okul vb gibi düşünüp geçiyor insan ama öyle değil... farklı köklerden geliyorlar ve konserv ifadesi "korumak" yada "muhafaza etmek" anlamına geliyor... peki neyi koruyor konservatuvar? sanatı mı?... o mantıkla bakarsak, bütün konulara uygulanması lazım bu ifadenin çünkü sen sanatı koruyorsan, bir diğeri de edebiyatı koruyacak ve ona da mesela conserviliteratuvar vs denmesi lazımdı... nasıl mantık ama...

yani konservatuvarın sanatı müziği muhafaza ettiği filan yok... çocukları koruyor çünkü bu müzik okulu vs hatta müzik denen şey kilisenin idi... kimsesiz çocukları kiliseye toplayıp, kilise korosunda şarkı söyletiyorlardı... gayet mantıklı ama bugün bir çok kaynağa göre, konservatuvar denen şey, sanatı koruyor... bence saçma...

basitin de basiti, kendi halinde bir müzik bloğunda italyan müziği gibi bir şey paylaşmaktansa, ingiliz müzik endüstrisini yazmaya çalışmak gerçekten çok daha basit kalırdı... daha kolaydı... şöyle kabaca italyan müziği diye düşününce bile aklıma gelenler, bu blogta şimdiye kadar yazmış olduklarımı katlarlar resmen... adriano celentano, toto cutugno, laşantemikantare:), o sole mio, opera, tarantella, piano piano, caruso, pavarotti, eros ramazotti, felicita, paganini, vivaldi, bellini, rossini, ennio morricone, san remo, raffaella carra:)... say say bitmez ama raffaella carra da durayım çünkü tek kanallı tv döneminde, ben dünyada sadece üç beş şarkıcı var, bir tanesi de bu hanım zannederdim... james last ve raffaella carraaa...:)... tv'yi ne zaman açarsanız açın, karşınızda james last yada raffaella olurdu... ajda pekkan ile raffaella carra'nın kardeş olduklarını düşünürdüm çocukken... semiramis sonra çıktı... bu muhabbete de girersem, bu yazı hayatta bitmez...

made in italy

italyanlar, ithal etmeyi ve çok daha iyisini yapıp, ihraç etmeyi çok iyi başarıyorlar... birileri otomobili mi buldu? italyanlar en iyisini yaparlar... birileri hamur karmayı mı keşfetti? italyanlar yine en iyisini yaparlar ve dünyaya kabul ettirip, satarlar... birileri bir türlü dondurmayı keşfedemedi mi? italyanlar keşfederler... her konuda böyle bu... olmayanı keşfederler, olanı da büyütürler... birileri futbolu mu buldu? italya en başlardadır her zaman...

daha fazla zeytinyağı üreten ülkeler olabilir ama italyan zeytinyağıdır ünlü olan... tarım her yerde yapılır, italya modeldir... fransa şarap merkezi mi? italyan şarabı hiç de aşağıda kalmaz... litrelik plastik bidonda satılan italyan şarabı 1 eurodur ve harikadır... bir çok ülke gibi, italyada da kahve üretilmez ama kahve kültüründe başı çekerler... starbucks vs de giremez italyaya... kültürünü ezdirtmeyen bir ülkedir... milanoda galiba bir tane açılmış bulunsun diye...


bir çok ülkede çamaşır balkonlara asılır, italyada bir başka asılır... abartılı asılır, adamın gözüne soka soka... turistler napolide çamaşırlı sokak fotoğrafı çekerler... balkonlara asılmış çamaşır ve aşağıya sallanmış sepet görmek için napoliye gidilir... sanki çok önemli ama evet gerçekten önemli... söz konusu italya ise, önemli oluyor... ben mesela başka hiç bir ülkede çamaşır görmek için bir başka şehre mümkün değil gitmem... italyada gidiliyor... italyanların da fotoğraf çekilsin diye astıklarından eminim... kesin şöyle muhabbetler bile oluyordur: "hanım, balkon boş kalmış, 2-3 don asıver de turistler boş dönmesin"... arkadaş her allahın günümü yıkanır o tişörtler, çarşaflar ve donlar... kesinlikle apayrı bir tarz ve bakış açısı...

markadır italya... made in italy... italyanın her şeyi, istisnasız her yaptığı dünya markasıdır... bir şey yapılacaksa, en iyisini, olmuyorsa, en tanınmışını italyanlar yaparlar... italyanın burnunu sokmadığı, denemediği ve başarılı olmadığı çok az konu vardır... gastronomi denince akla italya gelir... turizmde, tarımda, moda, gıda, mobilya ve otomotiv sektörlerinde italya her daim zirvededir yada başa güreşir... bazen farkına bile varmayız ama italya hayatımızın içinde her an vardır... herhangi bir konuyla mı ilgileniyorsunuz? işe italyadan başlayın... bildiğiniz ve her an içinde olduğunuz o markaları şöyle bir düşünün... dondurma, şekerleme, çikolata, moda, tekstil, ev aletleri, otomobiller, motosikletler vs vs vs... ben markaları yazmayayım şimdi, gerek de yok ama siz lütfen o markaları üşenmeyin, bir liste yapın... yada inceleyin web üzerinden... akıllara durgunluk verecek derecede hayatınızın içindedir italya... tabii eğitimi ve üniversiteleri de bi inceleyin bu arada... bologna mesela...

restoranları apayrıdır... başka bir ülkeyi anlatıyor olsaydım, "otantik restoranlar" demek zorunda kalırdım ama italya için geçerli değil bu... 2 gün önceden sipariş verirsiniz bazı yemekleri, yaparlar size özel... özene bezene, gelip sorarlar bir de beğendin mi diye... sıkıysa beğenme... yemeği tabakta asla bırakamazsınız, çok ayıp... dibine kadar sıyıracaksınız... benden size tavsiye, ekmek isteyin ve tabağı iyice temizleyin... pizzanın yanına da asla kola isteyemezsiniz (ben istedim, gerginlik çıkarmadılar), gerçekten ayıp... siz yemeği yerken, büyük bir gururla ve sanatçı tavrıyla geçerler yanınızdan, masaların arasında dolanırlar... bayıldığınızı görmeleri gerekir... kullanılan malzeme günlüktür... öyle dondurulmuş, konserve vs yok... ayıptır zaten... bütün malzemeler de italyandır...

yemek yiyecekseniz, italyadır adres... sicilyada ekmeğe (ki ekmektir tam olarak) sanatçı edasıyla zeytinyağını dökerler, yersiniz... size bir zeytinyağı, şarap yada peynir tabağı sunuşları vardır ki, görmelisiniz... dünyanın en nadide sanat eserini sunuyorlar zannedersiniz... bu kadarı bile gurmeliği gerektirir...

gerçekten çok ilginç italya... çok da uzatmayayım, sevimli geliyor bana italya ile ilgili her şey, uzuyor o sebeple... ama bitmiyor ki!... sürekli aklıma bir şeyler geliyor... daha neler neler geçiyor aklımdan, kısaca yazacağım artık...

godfather

dünyaya mafya mı lazım? en iyisini italya kurar... o kadar sevimlidir ki mafyası bile... şimdi her yer mafya doldu ama sicilya mafyası apayrıdır... mafyası bile sevimli olan bir ülke...



marlon brando... al pacino... baba... 1972 model bir godfather... daha çekimleri sürerken çekişmelere ve olaylara sebep olan sinema tarihinin en baba filmlerinden... italyan asıllı ünlü yönetmen francis ford coppola filmi... senaryo ise mario puzo'nun aynı adlı romanından uyarlanmış... seyirci anketlerine göre, izlenmeye başladığı ilk yıldan itibaren dünyanın en iyi filmi olan bir baba... sonra ikinciliğe düşmüş ve hala daha ikinci sırada... filmin olağanüstü müziği ise nino rota imzası taşıyor... gerek müziği, gerekse kültürel ve tarihi değeri nedeniyle, amerikan film arşivine alınmış önemli filmlerdendir...

pompei

o kadar ilginçtir ki italya, ille de volkan mı patlayacak? italyada patlamalıdır!... başka yer olmaz... ille de italya... bir tane de yetmez, çok olacak, italyan olacak... etna, vezüv ve stromboli olacak...

imparator mu görmek istiyorsunuz? en ünlüleri romada... en manyağından mı göreceksiniz ille de? o da orada... dünyanın en manyak insanı da orada... imparator caligula... edepsizliğin dibine vurmuş ve inanışa göre helak edilmiş bir toplum mu arıyorsunuz? o da italyada... pompei...

pink floyd echoes 1 pompei 1972



italyada yaşamanın her anı değilse bile, bir çok anı resmen delilik... tabii onlar kendi hayatlarını yaşıyorlar ama dışarıdan biri için otobanda seyahat etmek çok ilginç mesela... peşinizden alelade bir otomobil gelmez çünkü... lamborghini gelir, ferrari gelir... onu geçtim, belediye otobüsleri bile sanki 210 basıyorlar:)... sabah akşam yaklaşık yarımşar saatim, daracık iki şeritli yolda, kalın ağaç dallarını yalayarak, saatte 150 km hız ile giden ve viraja girerken bile hız kesmeyen belediye otobüsü içinde geçti benim... en azından verdiği izlenim öyle idi... muhtemelen 150 ye de çıkmamıştır herhalde...

vespa

italya denince akla gelenler hemen ferrari, lamborghini, alfa romeo ve ducati oluyor ama italyayı en güzel anlatan vespadır... diğerlerini sallayın gitsin... en tepeye koydum vespa fotosunu çünkü vespa sadece bir motor değil, sanat... bu blogta oraya ferrari filan konmaz...

tabii şimdi "işi ne bu vespanın müzik bloğunda!?" diyeceksiniz, biliyorum... valla ben de bilmiyorum gerçekten... pek bi severim, o yüzden arada kaynatayım istedim:))...

konu italya ise; sembol vespadır... tasarım harikası... sevimlilik abidesi... alman tospağa vosvos ile yarışır vespa fan sayısı bakımından... dayanamayacağım ve bir foto daha koyacağım valla... şuna bakar mısınız!... tarihteki ilk vespalardan biri o...

rinaldo piaggio tarafından 1884 yılında kurulan şirket, önceleri uçak üretiyormuş ama 2. dünya savaşında fabrikaları yerle bir edilmiş... ben detayına girmeyeceğim, savaştan sonra işe yeniden koyulumuş piaggio ailesi ve dönemin en iyi uçak mühendislerinden biri olan corradino d'ascanio, dünyaya vespayı kazandırmış...bir de moto guzzi var ki, tripotörleri ülkemizde efsanedir... daha sonra benzerlerini arçelik de üretmişti galiba... moto guzzilerin bir de yanında sepeti olanlar vardır ki, tadından yenmez... ona hiç girmeyeyim artık...

konu ne kadar dağıldı gitti!... yahu ben daha italyan müziğine hatta sanatına filan gireceğim... demiştim yukarıda, italya ile ilgili bir şey yazmak gerçekten zor...

italyan prog

ben böyle böyle hiç bir şey yazmadan, müziğe filan da girmeden bitireceğim bu yazıyı:)... kafa ütülüyorum sadece çünkü gözüm korktu... şimdi yine bir italyan müziği sıkıştırayım araya... tamam, vivaldi filan iyi giderdi şimdi ama napalım, canım ortadan bir yerlerden dalmak istedi... italyan prog olsun bu sefer... gerçi bu adamlar bu müziği progresif rock olsun diye yapmamışlar o zamanlar ya neyse artık... şimdilerde öyle deniyor...

campo di marte - campo di marte (1973) tüm albüm...



sürekli italya'nın neredeyse her konuda "ben de varım" diyor olmasına vurgu yapıyorum, özellikle de müzik konusunda italya her dönemde başı çekenlerden olmayı başarmıştır... en berbat dönemini de içinde bulunduğumuz bir kaç on yıl içinde yaşıyor belki de... yani bu aralar italya pek ortada yok ama dünya ortada yok zaten... ne zaman çıkılır bu dönemden bilmiyorum ama müzik yerlerde sürünüyor... tabii müziği de her şeyin içinden çıkarıp alamayız, dünya olduğu gibi boktan zaten...

buraya bir yorum sıkıştırayım, dünyayı bu saçma sapan durumdan "yine" italya kurtaracak...

italya, her dönem olduğu gibi, 60'ların sonu ve 70'lerin ilk yarısında resmen "ateş almaya gelmiş" gibi görünüp, kaybolan muhteşem müzik çağında da dünyaya yayılan dalgada başa güreşenlerden oldu... istisnasız her ülkede müzik bir kez daha zirvelerde oynadı ve 80'leri göremeden normal seyrine döndü... ülkemizde de aynısı yaşandı ama ingiltere ile aynı ringe çıkabilen sadece bir kaç ülke göze çarptı... italya ve almanya... almanyada krautrock, italyada da italyan progresif yada italyan prog... krautrock da alman prog aslında... kraut kelimesi resmi olmayan dilde alman oluyor... argo denebilir...

özellikle 1971 ile 1974 yılları arasında (tabii bu hiç bir zaman bıçakla kesmiş gibi net değildir) italyada müzik yeniden patladı, parladı ve o dönemin akımına hemen uyum sağlayan bir çok italyan grubu, dönemin zirvelerinde dolanan eserler çıkarmayı başardılar... bu dönemde; italyadaki her müzisyen bu dalgaya kaptırdı kendisini ve en tanınmışından, en az duyulanına kadar, her grup en az bir albüm çıkardı... en babaları bile çoğu zaman tek albümle yetindiler... bildiğim, duyduğum bazı önemli italyan prog grupları arasında; osanna, premiata forneria marconi, banco del mutuo soccorso, museo rosenbach, le orme, balletto di bronzo, bacio della medusa, quella vecchia locanda, new trolls, perigeo ve semiramis gibi gruplar sayılabilir... isimlere bakar mısınız:)... ben pek de ünlü olmayan ama hayran hayran dinlediğim campo di marte'nin aynı adlı albümünü paylaştım...

opera

italya çok sıkıntılı bir yer... pisalı galileo değil mi inatla dünya dönüyor diyen?... dönmüyor arkadaş, yuvarlak da değil... ama italyan inatçılığı ile ölümüne dönüyor demiştir... einstein'dan daha önemli bir isim olan galileo gelilei, orta çağdan aydınlanmaya geçişte çok önemli katkılarda bulunmuş bir isim... sıkıntılı durum... bilimde sıkıntı yaratan italyan oldu da, sanatta ve edebiyatta olmadı mı?...

orta çağ italyada da bir süre gözleri kör etti ama italya eski latin ve yunan medeniyetlerinin de beşiği idi... farklı coğrafyalar keşfedilmişti, matbaa kullanılmaya başlanmıştı ve istanbul fatih tarafından fethedilince oradaki aydın sınıf italyaya gelmişti... tüm bunların en iyi kesişme noktası olan italyada bu sebeple "insan" ve "yeryüzü" kavramları değer kazanmıştı... italya toprakları o dönemde akdeniz ticaretinin en hareketli olduğu yerdi ve akdeniz kültürüne ek olarak o zamanki islam kültüründen tutun da, antik yunan ve latin kültürü bir araya gelmişti... tüm bunlar birleşince, italyanın ortasındaki floransa'da avrupa'nın yeniden doğuşu gerçekleşmiş, rönesans italyada doğup, avrupaya yayılmıştı...

burada şimdi uzun uzun rönesans anlatılmaz tabii ama dante, boccaccio, leonardo da vinci, michelangelo, raphael, donatello, bondone, masaccio, botticelli vs vs vs... koskoca dünyanın gidişatını değiştiren isimlerin de en azından adları geçsin... italya tarihinin her anı ayrı olay... her anı ayrı bir doğum... opera da italyada doğdu... daha ne olsun... o dönemlerde floransada her şeye kafa patlatmak moda idi... müzisyenler ve şairler antik yunan oyunlarına benzer şiirli müzikler bestelesek ne olur acaba? tutar mı ki? piyasası var mı bu işin? falan filan derlerken, operayı icat etmişler ve patlamış gitmiş...

monteverdi - l'orfeo/rosa del ciel



jacopo peri tarafından bestelenen dafne ve euridice müzikli şiirleri ilk iki ilkel opera örnekleri olarak kabul ediliyor ama bugünkü anlamda opera olarak kabul edilebilecek ilk ciddi çalışma, yukarıda kısa bir kesitini paylaştığım cremona'lı claudio monteverdinin orfeo operası... ilk opera salonunun venedikte açılmasıyla, opera kültürü floransadan venediğe geçti...

murat karahan'a verona'dan büyük alkış

tabii ben bu kendi halindeki paylaşımda opera tarihi vs gibi konulara giremem, zaten anlamam da bu işlerden... benim bütün derdim italyanın muhteşemliğini vurgulamak... opera floransada doğdu, venedikte kendini buldu ve avrupaya yayıldı... daha sonra da yeni merkez napoli oldu... opera eserleri zenginleşti... bel canto ve recitativo secco gibi yeni kavramlar operaya bu sefer de güneyde yaşayan italyanlarca sokuldu... opera eserlerinin perde aralarında intermezzo denen kısa sahne eserleri oynanmaya başlandı...

nota

bel canto, recitativo secco ve intermezzo hakkında bilgi sahibi olmak için sağdan soldan bilgi alın derim çünkü benim derdim onların ne olduğunu anlatmak değil... derdim yine italyanlar... tabii bu üç kavram da italyanlar tarafından operaya sokuldukları için doğal olarak italyanca ifadeler ama hiç merak ettiniz mi? neden müzikte kullanılan terim ve kavramların nerdeyse tamamı da italyanca?... andante... adagio... piano... moderato... cadenza... forte vs vs vs... tabii aslında almanca ve fransızca kullanımlar da yok değil ama genel ve ağırlıklı kullanım italyanca... kendi dilinde yazan besteciler de oldukça fazla olmakla birlikte...

müzik terimlerinin çoğu italyanca ve bunun bir çok sebebi var... ilk olarak benim benimsediğim sebebi yazayım; italyanca kendisi bir müzik, bir şiir de o yüzden... mesela hiç bir dil size piano ve özellikle pianissimo yu bu kadar güzel anlatamaz... kelimenin anlamını bilmenize bile gerek yok... bir italyan size bunu öyle bir söyler ki, anlarsınız... elinizde değil... mesela ben italyanca şiir yazmanın da çok basit olduğunu düşünürüm... bir italyanın şiir yada şarkı sözü yazmasıyla bir türkün yada almanın, yunanın yazması arasında dağlar kadar fark var... dil zaten başlı başına şiirsel ve müzikal...

bu, işin "bence" kısmı ama gerçek sebep değil... hatta böyle bir sebep doğru mu? yada mantıklı mı? onu bile bilmiyorum... asıl sebep şu: bugün kullandığımız notaları icat eden de bir italyan rahip... arezzo'lu guido... 11. yüzyılda, galiba 1030 yılında bugünkü notaları icat etmiş rahip guido... detaylarını size bırakıyorum, şimdi uzun sürer... son yıllarda sosyal medyaya düştü zaten...

nota yazısı 11. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar ciddi bir değişim göstermemiş, 1730 yılından itibaren yavaş yavaş bugünkü halini almaya başlamış... dünyada ilk nota basımı da 1501 yılında, yine bir italyan tarafından venedikte gerçekleştirilmiş... giovanni petrucci yapmış ilk basımları ve toplam 50 cilt baskı yapmış... bizim john petrucci'nin dedesi filan olmasın bu giovanni... hacettepe üniv. devlet konservatuvarı öğretim elemanı kamer güngör, nota yazımının tarihsel gelişimi konusunda güzel bir makale yazmış, okuyun derim...

notalar bir müzik eserini bestecinin kafasındaki haliyle aktarma konusunda yeterli olmadı doğal olarak ve besteciler eserin nasıl ve hangi duyguyla seslendirilmesi gerektiğini anlatabilmek için notalara ilaveten italyanca olan bu ifadeleri kullanmaya başladılar... sonrasında bu italyanca ifadeler, diğer dillere de girmeye başladı...

opera yukarıda kaldı ama bana da sıkıntı bastı yaz yaz bitmiyor... şimdi tam da sırası sanki... biraz cecilia bartoli iyi gider... agitata da due venti... adını tıklayıp, hakkındaki paylaşımı okumazsanız çok ayıp olur... orada bir sürpriz de var, ona göre...


giuseppe verdi

bugün italya olarak bildiğimiz çizme şeklindeki yarımada, tarih içinde göreceli olarak çok az birlik içinde yaşayabildi... daha doğrusu bir bütün olarak demek lazım... roma imparatorluğu döneminde ve çağdaş demokratik cumhuriyet döneminde... bu ikisi arasındaki dönemde italya hiç bir zaman tam bir bütünlük gösteremedi... küçük küçük bir çok şehir devleti kuruldu... floransa, cenova ve venedik gibi... yarımadanın bir çok bölgesi sürekli işgaller ve savaşlar yaşadı... arada rönesans yaşandı ve güncel konuya referans olsun, veba salgını belki de en ciddi tarihi olaydı... sonrasında napolyon desteği ile italya krallığı kuruldu... ispanya burnunu soktu italyaya, avusturya krallığı da burnunu soktu... fransa ve avusturya savaştı, şu oldu bu oldu derken 1. dünya savaşı sonrasında da mussolini italyasına girildi...

italya krallığı döneminde, italyanlar artık yeniden birlik olmak istiyorlardı ve italya birliği için diriliş hareketi il risorgimento'nun büyümesinde giuseppe verdi'nin katkısı çok büyük olmuştu... müziğin gücü... verdi, italyan milliyetçiliğinin önemli isimlerinden biridir ama bu durum kendisinin, mesela bir wagner kadar ırkçı yada aşırı milliyetçi olmasından kaynaklanmamaktadır... verdi'nin milli duyguları çok daha mantıklıdır...

milano'nun avusturya hakimiyetinde olduğu dönemde, italyan kralı vittorio emanuele'nin il risorgimento'yu sağlama mücadelesi sürerken, verdi'nin operaları, özellikle nabucco, resmen bu hareketin marşı haline gelmiştir... nabucco demek de biraz yanlış olur, bu operanın o ünlü yahudi esirler korosunca söylenen va pensiero marş olarak söylenmeye başlar o dönemde millliyetçilerce... bu konuyu ve nabucco'nun önemini daha iyi anlayabilmek için verdiğim eski paylaşımı okumanızı öneririm... orada yazıyor...

özetle; verdi, tabii ki politik ve milliyetçi rolü olan bir bestecidir ancak eserlerini halk kendi birliği için marş olarak seçmiştir hatta bu yahudi esirlerin söylediği şarkının italya milli marşı olması da istenmiştir... ama olmamış... çok da ilginç bir konu daha var; "v.e.r.d.i" şu anlama da gelmektedir: vittorio emanuele re d'italia... viva verdi diye bağırdığınızda, çok yaşa kral emanuel anlamına gelmektedir... basit gibi gelebilir ama insanlar böyle bağırarak ve va pensiero'yu söyleyerek birlik olmuşlar...

giovinezza

sen yüzlerce yıl birlik olama, birlik olunca da suyunu çıkar!... bunun da en güzel örneğidir italya... suyunu çıkarmak, italyaya özgüdür... avrupaya faşizmi de sokmuşlardır ve bunu da çok sağlam yapmışlardır... 1922 yılında italyanlar bu işi de gayet iyi yaparak aşırı bir bütün halini alıp, diğer bütün devletleri düşman bellemişlerdir... dünyaya musolini'yi de kazandırmışlardır... ve maalesef, bunu da avrupaya yayma konusunda başarılı olmuşlardır...

gençlik anlamına gelen giovinezza, aslında 1909 yılında nino oxilia'nın sözleriyle giuseppe blanc tarafından bestelenmiştir ancak musolini döneminde bu şarkıya 1924 yılında salvator gotta tarafından yeniden söz yazılmıştır yani bu marşın aslında milliyetçilikle filan da alakası yoktur... daha sonra bu marş, musolini italyasının milli marşı oldu...

bu konu oldukça önemli sosyal ve siyasal açıdan... ben burada uzun uzun yazamam ama mutlaka bu konuyu iyice okuyun derim... müziği de bulup, dinleyin... video hakkımı musoliniye harcamak istemem... bu konuda oldukça yeni bir çalışma inönü üniversitesi güzel sanatlar fakültesi öğretim üyesi derya karaburun doğan tarafından yapılmış... mutlaka okuyun derim, bağlantısı aşağıda... tabii benim eski bir paylaşımımı da sıkıştırayım araya, belki okursunuz... müzik ve siyaset

faşizm propagandasında müziğin rolü: mussolini italyası örneği

cremona'lı kemancılar

monteverdi'nin de cremona'lı olduğunu bilmiyordum... bereket oralıymış da, yukarıda yazınca aklıma geldi cremona... italya ve müzik deyince cremona'yı es geçmek mümkün değil... cremona demek, keman demek... tabii ki her enstrüman gibi, kemanın da ataları var ama bildiğimiz keman, cremona'da nefes almaya başladı... yani yine italya, yine doğum... andrea amati için kemanı icat eden adam demek yanlış olmaz... eski cremona'da, 16. yüzyıldan kalma bir bina olan palazzo raimondi'de sürekli faaliyet gösteren keman yapım okulu da sürekli keman yapımını öğretiyor... dünyanın her yerinden öğrenciye sahip okulda makinasız, geleneksel keman yapımı öğretiliyor genç lutiyelere...

günümüz kemanını şekillendiren üç önemli isim var ve hepsi de cremona'da... andrea amati, çocukları gerolamo ve antonio ile torun niccolo... amati birinci isim... ikinci isim, giuseppe guarneri... oğlu giuseppe guarneri del gesu... ve tabii ki antonio stradivari...

cremona'da keman yapımına devam eden bizden bir ismi de burada hatırlatmak istedim... dinçay gülenç... okumanızı tavsiye ederim...


piano e forte

bildiğiniz piyano işte... asıl adı budur... piyanonun atalarında isteğe göre hafif, isteğe göre güçlü ses çıkarmayı sağlayacak bir sistem bulunmuyordu... bu sefer de yine bir italyan çıktı ortaya ve bu sorunu piyanoyu icat ederek çözüverdi ve müziğin baş taçları olan keman ve piyano dünyaya kazandırılmış oldu italyanlarca... padua'lı bartolomeo cristofori 1711 yılında piyanonun atası olarak kabul edilebilecek klavikorda takmış kafayı ve "ne yaparsam bunun hafif ve güçlü sesler çıkarmasını sağlarım ki" diye düşünmüş, düşünmüş ve çalışıp, piyanoyu icat ederek bunu sağlamış... bartolomeo'nun aslında icat ettiği, piyanolardaki çekiç ve çuha sistemi idi... pedalları da kendisi mi buldu? bilmiyorum... piano e forte daha sonra pianoforte adını almış, sonra da sadece piano denmeye başlamış ki aslıda hatalı bir kullanım sadece piano denmesi çünkü icat edilme sebebine haksızlık bir bakıma...

muhteşem piyanomuz, belki daha uzun şeyler yazmaya layık bir arkadaş ama konu bu kadar... yani bartalomeo piyanoyu icat etmiş... çok da iyi yapmış... bu kadar kısa yazınca da ayıp oldu kendisine, bulduğu şey aslında çok da zor bir şey... özellikle o yıllar için... tuşa bastığınızda, çekiç sizin uyguladığınız kuvvet oranında tele vuracak ve anında geri dönecek ki, aynı notaya ardı ardına bastığınızda aynı performansı göstersin... dilediğinizde uzun tınlayacak (sustain) dilediğinizde ses kesilecek... öyle kolay değil yani anlayacağınız...

daha önce türkiyede yapılan ilk piyanoları da yazmıştım, okuyun mutlaka, çok önemli çünkü... tabii ki son piyanolar da onlar idi...

bir çok klasik müzik formunun kökenininde 16. ve 17. yüzyıl italyan müziğine dayandığı ifade edilmektedir ancak benim o konunun doğrusunu yazabilmem hem doğru olmaz hem de beni fazlasıyla aşar... blog yazarlığının da bir haddi hududu olmalı değil mi... terbiyesizlik yapmanın sırası değil... böylelikle koskocaman bir konudan kurtulmuş da oldum... şaka bir yana, belli bir noktadan sonrası uzmanlık gerektirir... ben anlamam müziğin formundan, makamından...

tarantella & tarantula & tarantizm

15. yüzyıldan sonra güney italyada ortaya çıkan bir halk dansı olan tarantella'nın hikayesi çok ilginç... o dönemde, puglia bölgesinde çok zehirli ve öldürücü olmasıyla bilinen tarantula örümceği (wolf spider olarak bilinen örümcek... bugün yaygın olarak tarantula denen tür değil) tarafından ısırılan kişilerin tek iyileşme yolu olarak bu dans yapılıyordu... özellikle tarlada bahçede çalışan genç kadınlar tarantula tehlikesi altında idiler (kesinlikle yalan) ve tarantula tarafından ısırıldıklarında bu hareketli dansı yaparak, bol bol ter atıyorlardı ve ter atmadan bu zehirin vücudu terk etmeyeceği düşünülüyordu... oldukça ilginç bir yöntem ve belki de bilimseldir... sonraları bu dans kadın erkek karışık olarak yapılmaya başlanmış ve özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda resmen çılgın bir moda halini almış... hem tarantula'ya hem de tarantella dansına ismini veren şehir ise, başkent bari'ye oldukça yakın olan taranto şehridir... çizmenin tam topuğunda harika bir yer...

tarantella, doğal olarak aynı zamanda bir müziktir ve genel olarak mandolin, akordiyon, gitar, tef ve flüt eşlik eder... canlı, neşeli, cıvıl cıvıl bir danstır ve pek de poposu tarantula tarafından ısırılmış birinin dansı gibi değildir...

tarantulanın dişisi zehirli... neden ülkemizde karadul dendiğini de anlamışsınızdır bu durumda... tarantula zehiri vücuda girdiğinde, histerik nöbetlere sebep oluyor ve bu durumun dışa yansıma şekli, kişiden kişiye çok farklı olabiliyor... yıllarca da sürebiliyor... bazı kişilerde ağlama nöbetlerine, bazı kişilerde gülme krizlerine, bazı kişilerde içe kapanma, dışa aşırı açılma vs vs vs gibi ciddi davranış bozukluklarına sebep oluyor... buna da tarantizm deniyor...

tarantella dansının ortaya çıkışında asıl sebep ise bambaşkadır... aslında toplumsal bir başkaldırı da denebilir, kadın hareketi de denebilir... bir çok araştırma, tarantella için şu ifadeyi kullanıyor üstüne basa basa "16. ve 17. yüzyıllarda, italya'nın güneyinde çılgın bir moda halini almıştı"... kadınlar o dönemde diledikleri gibi davranamıyorlardı (şimdi çok davranabiliyorlar sanki!) hele hele gençlerin kadınlı erkekli danslarına pek de iyi gözle bakılmıyordu... tarantella dansı yapan kadınlar hem bu dans ile eğleniyorlardı, hem de bu şekilde tedavi olduklarını söyleyip, toplum baskısından kurtuluyorlardı... kiliseye karşı çok güzel bir yol bulmuşlar... "kızım napıyorsun, ayıp!" dendiğinde cevap hazır: "napıyım, tarantula ısırdı, zehri atıyorum:))"...

klasik müziğe ve baleye de ciddi bir katkı sağlayan tarantella'yı chopin, beethoven, liszt, mendelssohn, debussy, rachmaninoff, balakirev, sarasate ve saint-saens gibi besteciler kullanmışlardır... rossini haricinde kullanan italyan besteci de bilmiyorum... yani özellikle italya dışındaki bestecilere esin kaynağı olmuş tarantella...


saltarello

tarantelladan önce dans edilmiyor muydu? edilmez mi... dans her zaman vardı, her zaman da olacak... yine önemli bir dans, yine italya... bu sefer orta çağın dibi... orta çağ deyip de ağız burun kıvırdığımız çağ, aslında hiç de o ilkokullarda duvarda çağları gösteren panolardaki gibi yada anlatıldığı gibi karanlıklara gömülmüş bir çağ filan değildir... çok az bilindiği için o dönemler, orta çağ karanlığı denilip geçiliyor... bizim şimdiki modern yada uygar filan zannettiğimiz saçma sapan çağdan, o çağa bakıldığında öyle görünüyor... kesinlikle eminim ki; orta çağda yaşayan birilerine bugünün dünyasını gösterme şansımız olsaydı, kesinlikle kendilerini imha ederlerdi...

bir de tam tersi, orta çağ hayranı olan ve o çağı ışıl ışıl, pırıl pırıl zanneden önemli bir kitle de var... zaten insanın makulu hiç bir zaman olmadı... yahu insanlar tabii ki müzik de yapmışlar, dans da etmişler... ama o koskoca dönem, şimdi bizim yaşadığımız salgın gibi de değil, olduğu gibi veba salgınlarıyla ve savaşlarla geçmiş... tabii inanılmaz baskı ve katliamlarla da...

orta çağ dönemine ait bir italyan halk dansı olarak bilinen saltarello da o dönemden beri varlığını koruyarak, bugüne kadar gelmeyi başarmış bir danstır... aslında müzikal bir danstır... müziğinin yapısı oldukça net ve neredeyse stabildir... tabii şimdi ben burada italya başlığı altında yazıyorum ama o dönem orası italya mıydı? değildi... o coğrafya demek daha doğru ve bu dansta fransız ve ispanyol etkisi de çok fazla yada bu dansın benzerleri bugünün ispanya ve fransasında da mevcut...

saltarello'nun kökeni tam bilinmiyor, dönemi de... bilinen tek şey, 14. yüzyılda parşomen kağıtlara yazılmış olan el yazması ms 29987 içinde geçiyor olması... bu el yazması yine bugünkü toskana'da yazılmış ve british museum'da sergileniyor... toplam 119 eser hakkında bilgi bulunan bu el yazmasında şiirler yanında müzikal danslar ve hem tek sesli, hem de az da olsa çok sesli müzikler bulunuyor... saltarello da onların içinde günümüze kadar ulaşabilen nadir eserlerden biri... çoğu eserin sahibi de (mesela şairi yada bestecisi) biliniyor ancak bu el yazmasında bahsedilen 4 saltarello da anonim...

saltarello'yu da buraya almamın sebebi, bu müziğin ve dansın 14. yüzyıldan günümüze kadar kullanılmış olması ve bir çok bestecinin de tıpkı tarantella gibi, saltarelloyu da eserlerinde kullanmış olması... bunlardan biri de galileo'nun babası vincenzo galilei... diğer önemli bir kaç isim ise; mendelssohn, berlioz, saint-saëns, enescu, piccolini ve daha onlarca besteci... ve tabii ki dead can dance... ama ben medieval haline yakın olduğunu düşündüğüm bir versiyonunu paylaşayım dedim... tabii gerçek halini kimse bilmez ama galiba aşağıdaki gibi bir şey idi... arany zoltan bu işi iyi yapanlardan biridir... bu arada yaşı bana yakın olanlar bu müziği her gün radyoda dinlemişlerdir bol bol... hatırladınız mı? okul saati idi galiba programın adı... orada çalan dead can dance idi...



rönesansın merkezi italya, doğal olarak avrupanın ve hatta farklı coğrafyaların değişiminde ve gelişiminde çok büyük etkilere sahip oldu... yukarıda da bir kaç kez belirttiğim gibi; italyayı, italyan sanatını, edebiyatını, müziğini, sinemasını, bilime ve aydınlanmaya katkılarını anlatan bir yazı yazmak mümkün değil... orasından burasından kısa kısa işte olduğu kadar... mesela klasik müziğe italyan etkisi nasıl yazılır ki:)... klasik müziğin 2/3 ü italyan zaten... italyan etkisi bulunmayan müziği yazmak çok daha kolay... yukarıda bahsettiğim gibi; ölçüler, armoni, notasyon, konservatuvar, opera, piyano, keman vs vs... bunun yanında; sonat, arya, senfoni, konçerto... ve benim bilmediğim kim bilir daha kaç teknik konu...

klasik müziğin en önemli merkezlerinden biri olan italya, dünyaya o kadar çok besteci ve dolayısıyla muhteşem eser kazandırmıştır ki, tek başına bu bile katkı olarak yeterlidir... tabii sadece besteci de değil, orkestra şefi ve yorumcu da kazandırmıştır... albinoni, domenico scarlatti, vivaldi, tartini, pergolesi, boccherini, salieri, clementi, paganini, rossini, donizetti, bellini, verdi, bottesini, puccini, monti, corelli, clementi... ve daha kimler kimler...

italyan olmayan bestecilerin de neredeyse tamamı italyayı ziyaret etmişlerdir ve italyadan etkilenip esinlenmişlerdir... en çok etkileyen de vivaldinin muhteşemliğidir... ama bugün için konuşmak gerekirse, italya son yüz yıl içinde klasik müzikteki etkisini yavaş yavaş yitirdi... bunun sebebi ise; milliyetçi duygulara bağlı italyanların sayıca azalması ve çok daha önemli olarak, tarımla uğraşan kesimin eriyip, ülkenin sanayiye yönelmesi... yani bir yandan genç kesim dünyaya uyarak gelenekselden uzaklaşıp küreselci oldu, diğer yandan ülkenin güneyi etkisini yitirirken, kuzeyi sanayiye yöneldi...zaten bugün bir çok ülkenin sorunu da budur... parayı gören, geri kalanı aşağılıyor ve onlardan ayrılmak istiyor...

geçmişin mirasını mı tüketiyoruz?

ben burada "bence" leri vurguladığım için, bence italyadan çıkan isimler içinde ikisi apayrıdır... ille de üç derseniz, tabii ki vivaldi... bence dediklerim de zaten öyle kıyıda köşede kalmış isimler değiller... biri niccolo paganini... diğeri ise ennio morricone...

niccolo paganini

kilisenin nefret ettiği gitar ve keman virtüözü paganini, kemanı bir insanın çalamayacağı kadar iyi çaldığı için ve asi, başkaldıran ve kırık olduğu için şeytanın kemancısı denmiştir... daha doğrusu, kilise öyle laf yayıp, konserlerini engellemeye çalışmıştır... şehir efsanesine dönüşmüş ve filmlere de yansımış bir çok konu bulunmaktadır... kemanın telleri kopar ama show must go on... yada iddia üstüne tek telle beste yapması gibi... bunlar doğrudur, değildir bilemem ama paganiniyi insan üstü bir yerlere koymaya çalışmanın da bir anlamı yok... paganiniyi özetleyen ve önemli olan iki konu var... birincisi, günümüze ulaşabilen besteleri olağanüstü... ikincisi, sadece kendi çalabileceği kadar zor eserler yazmış olan bir virtüöz... kendisi haricindeki keman virtüözleri onun kadar iyi çalabiliyorlar mı? bilmek de zor... tabii şu da var; kendisi keman ile, akordu ve telleri ile oynayan ve staccato ve pizzicatto gibi keman tekniklerini icat eden (yada geliştiren?) bir isim olduğu için, kendi dönemindeki kemancılar onun gibi çalamamıştır... bu da var yani...

paganini sadece kemana yeni teknikler kazandırmış bir isim değil... paganini muhtemelen dünyanın ilk starıdır... hayatı ve sahnedeki duruşu, modern zaman starlarını andırıyor... bunun yanında yine muhtemelen ilk "halkın müzisyenidir"... tabii bunları anlatılanlardan ve yazılanlardan biliyoruz... özetle; paganini tektir... onun gibisi de yoktur... dünyanın en büyük virtüözüdür... ukaladır... diğerleri gibi değildir, şehir kasaba ve köy dememiş, konser vermiştir, bu sebeple halkın gönlünü kazanmıştır, kilise ve aristokrat kesim bu sebeple sevmez kendisini... budur... ve bu, bugün de böyledir... paganini gibiysen, aristokrat kılıklılar seni sevmezler...

david garrett'in paganini'yi canlandırdığı ünlü filmden bir sahne paylaşıp, geçeyim... bu filmi mutlaka izleyin derim... ama bu tip filmleri de % 100 gerçek olarak kabul etmeyin... mozart sevip de salieri düşmanı büyük bir kitle yarattı bu filmler...


ennio morricone

500 civarı film müziği... 100 den fazla kompozisyon... albüm sayısı kendisi tarafından bile tam bilinmiyor... italya hakkında bir şeyler yazmak kadar olmasa da, ennio morricone hakkında bir şeyler yazmak da oldukça zor... diskografisini şuraya bırakayım, uzaklaşayım o konudan... siz inceleyin... ben sadece bir kaç laf edip bırakacağım... bu kadar çok esere sahip başka besteci yok mu? var, olmaz mı... ilk aklıma gelen haydn... valla bildiğimden değil, öyle diyorlar... sayı önemli mi? hiç önemli değil aslında neden bu konuya girdim ki... böyle bir karşılaştırma yanlış çünkü ennio 1928 doğumlu... mesela mozart 40 ını görememiş... mozart 90 a merdiven dayasaydı görürdük günümüzü...

müziklerine hayranım... herkes gibi diyecektim ama en azından çoğu kişi gibi diyeyim... hakkında uzun uzun yazmam mümkün değil ama zaten çok bilinen yönlerini yazayım... ilk bestesini 6 yaşında yapan morricone, aslında trompetçidir... 60'lı yıllara kadar adı duyulmayan bir müzisyendir... bir kaç filme de müzik yapmıştır... ünlü yönetmen sergio leone ile yaptığı üç film, kendisini birden dünyaya açmıştır... a fistful of dollars... for a few dollars more... ve tabii ki the good, the bad and the ugly... iyi, kötü ve çirkin ile birlikte ennio morricone artık bir dünya devidir... tahminimce dünyada koskoca bir kaç nesil bu müziği bilir... filmi seyretmeyen de bilir bu müziği... hatta morricone adını duymayan da bu kovboy müziğini bilir... sergio leone filmi tabii ki muhteşem ve sinema tarihinin en önemli bir kaç filminden biri ama müziği filmden de ünlüdür... kovboy denince akıllara o müzik gelir... ben o müziği paylaşmayacağım ama bilmeyen varsa, dinlesin... sergio leone ile çalışmaya devam etti ennio ve 3 muhteşem film ve film müziği daha kazandı dünya... once upon a time in the west... a fistful of dynamite... ve once upon a time in america... sonrasında da farklı yönetmenlerle de olsa harikalar yaratmaya devam etti ve yakın zamandaki önemli filmler ise; days of heaven... the mission... the untouchables... bugsy... la leggenda del pianista sull’oceano...

the ecstasy of gold - the good, the bad and the ugly



yukarıdaki müziği hatırlayan çok daha fazladır çünkü ennio morricone hayranı olan metallica'nın sahneye çıkış müziğidir... olağanüstü müzikleriyle çoğu zaman tüyleri diken diken eden ennio morricone saygıyı gerçekten fazlasıyla hak eden italyanlardan biri sadece... morricone ustaya saygı icabı tüyleri diken diken eden bir de bonus ilave edeyim...

cockeye's song - once upon a time in america



benim bu paylaşımda bahsedebildiklerim, kesinlikle koskoca bir okyanusun en fazla minik bir koyu olabilir... o kadar bile değildir... sadece bildiğim kadarıyla minik bir kesit... hiç bahsetmediğim daha neler var neler... italyanın her metrekaresi ayrı bir marka... sinemadan hiç bahsetmedim... federico fellini öylece kaldı... leonardo da vinci de, mona lisa da... modadan hiç bahsetmedim, avrupanın gelinlik merkezlerinden de... italyanın, unesco dünya mirasları listesinde birinci sırada yer alıyor olmasından, andante'nin sahibi olan italyanların, al dente'nin de sahibi olmalarından yada sophia loren gibi bir kadından bahsedemedim... roma, floransa, siena, modena, pisa ve yamuk kulesi vs vs vs... yamuk kule mi olur arkadaş!... yer italya ise; tabii ki olur... yada şöyle söylemek daha doğru "eğer dünyada yamuk duran bir kule de olacaksa, o italyada olmalıdır"... ve tabii yüzlerce önemli müze ve sanat galerisi... sonsuz sayıda gizemi barındıran son akşam yemeği ve david heykeli... düşündükçe çıkıyor maaşallah... dante ve ilahi komedyası... bloğun çok ötesinde konular olmakla birlikte; peynirleri, şarapları ve zeytinyağları... ve "aaa! italya yazılır da şu da unutulur mu? dediğiniz daha ne varsa... mesela sanremo şarkı yarışması yada umbria gibi... şimdi farkettim, angaralı pavarottimiz de yok mesela burada, eros ramazotti de... andrea bocelli de... hatta parmesan peyniri bile yok' ki olmalıydı mutlaka... lazanya yok, pasta yok, tiramisu ve mascarpone yok, gondol yok... eksiği de gediği de çok... idare edin artık...

frank zappa

yukarıda; bu yazının eksiğini ve gediğini yazdım aklıma geldikçe ama bir ismi o eksiklere yazmadım çünkü sona sakladım... her yerde amerikalı gitarist, kompozitor, multienstrümantalist manyak falan filan diye geçer ama ben en azından kendi görüşümü yazayım; her zerresiyle italyandır frank zappa... safkan italyandan daha da italyandır... yazı ırkçılığa kaymaya başladı sanki ama bu paylaşım "italya" paylaşımı... normalde kimin ne olduğu zerre kadar önemli değildir ama bu paylaşımda önemli... en sondan bir öncesine ayırdım frank zappayı, en güzel köftenin sona bırakılması gibi...

frank zappa hakkında bir şeyler yazmaya gerek yok... ha paganini ha zappa... al birini, vur ötekine... böyle deyince de aklıma çocukluk döneminden kalma bir italyan atasözü geldi... al pacino, vur ötecino...

black napkins... the torture never stops... zoot allures...



ilk videonun üstünde yazmış olduğum gibi, bu paylaşımın son videosu da caruso olacaktı, lucio dalla'nın carusosu... pavarotti'den dinlediğimiz caruso ama hem zaten o paylaşıma bağlantı vermiştim, hem de italyanlar bu covid-19 pandemi sürecinde belki de italyanın en büyük sanat olayına imza attılar balkonlardan, çatılardan ve teraslardan yaptıkları müzikleriyle... acı ama sanat en çok da acıda gizlidir...

Yorumlar

Çok Okunanlar