Ana içeriğe atla

dünya emekçi kadınlar günü

bugün dünya emekçi kadınlar günü ya! bazıları 10 yıldan daha eski, bazıları daha yeni olan eski şeyleri bir araya getirip, "ben de bir şeyler karalayayım bari" dedim... varsa bir çorba, ben de tuz atayım istedim... ortada bir çorba filan da yok, sadece bir yara var... iyi midir? kötü müdür? bilmem ama en azından yaraya tuz basmış olayım... aşağıda yazacaklarımın önemli bölümü çok eski ve çoktan kapatılmış olan, içinde müzik bulunmayan eski bir bloğuma ait... araya ilavelerde bulundum sadece... yazılanların yada fikirlerin eski olması da maalesef pek bir anlam ifade etmiyor çünkü zamanla değişen pek bir şey yok... cinsiyet eşitliği konusunda zorunlu da olsa bir kıpırdanma olmakla birlikte dünyada, istekli bir hareket yok...

ben bu paylaşımı neden yapıyorum biliyor musunuz?... gıcık olduğum için!... 8 mart kadınlar günü dolayısıyla yapılan sosyal medya paylaşımlarına, haberlere, köşe yazılarına, yazılan çizilen neredeyse her şeye gıcık olduğum için... yani anlayacağınız sorun bende... bir insan bu kadar şeye gıcık oluyorsa, kesinlikle sorunludur...

mesela aşağıdaki fotoğrafa gıcık oldum... kadının gücü bu mu yani?... tamam, sembolik olarak çok şey anlatıyor belki ama çok daha kıvrak bir zekaya sahip olan kadınların gücünü kaba kas gücüne indirgemek de neyin nesi?... en çok da kadınlar paylaşmışlar bu fotoğrafı, dikkatimi çekti... kadınları aciz göstermenin değişik bir yolu... kadınların derdi erkek gibi olabilmek mi?... hayır arkadaş, kadın kadındır...


cinsiyet ayrımcılığı apayrı bir konu, her cinsiyetten her konuda aynı gücü beklemek ise apayrı bir sorun... bütün canlılarda böyle bu, yani doğanın kuralı böyle... her canlının farklı cinsiyetlere sahip bireyleri, farklı konularda güçlüdür ve bir araya geldiklerinde, güç birliği ile yaşam sürer... özetle; karşı çıkan olabilir ama benim insan türünün dişisinden beklediğim güç, koca bir 150 kg lık ağaç kütüğünü omuzlayıp, 50 metre taşıması değildir... taşıyabilir, sıkıntı yok, isterse 500 kg lık yükü 1 km taşıyabilir, kendi bileceği iş ama insan türünün dişisi, eforunu çok daha etkin konularda kullanmalıdır... ve gerçek sorun şudur "insan; türünün dişisinin gücünü etkin alanlarda kullanmasını engellememelidir!"... 8 mart da bu sebeple var zaten ama maalesef köylerde erkekler kahvede fayans dizerken; kadınlar tütünü çapaladıktan sonra odun kesip, sırtında eve taşır, sobayı yakar, evi temizler, yemek yapar, çocuğa bakar ve kocası kahveden dönmeden önce akşam yemeğini hazırlar, herif divana yayılınca da kahvesini çayını yapıp getirir... vs vs vs fazlasını kadınlar bilir... ve bunların hiç birisi de o kadını "emekçi sınıfı"na sokmuyor maalesef... yahu insan türü, dişi cinsiyetten faydalı ve etkin yararlanmayı bir türlü beceremedi!... bu durum, bu aralar böyle tabii... tarihin eski dönemlerinde böyle değildi...

tabii işin göreceli basit kısmı bunlar ama daha farklı bir sembolik foto beklerdim... mesela yüzüne asit dökülmüş bir kadın fotosu gibi... manyak bir erkek tarafından asitle yakılmış bir kadın, pazularını gösteren bir kadından çok daha güçlü değil midir?...

yada mesela "erkeklere rağmen başarının zirvesine çıkabilen bir kadın" daha etkilidir bence... kadının başarısını yada gücünü gösterme açısından değil!... o zaten malumun tekrarı olur... erkeğin acizliğini gösterme açısından... engellemek, acizliktir çünkü... bize aslında emekçi kadınlar günü değil, engel olmaktan başka becerisi olmayan aciz erkekler günü lazım...

nisan ak
orkestra şefimiz nisan ak mesela... diyor ki: sahnedeki cinsiyet ayrımcılığını yıkmak istiyorum!... burada anlatıyor, okuyun... sokak değil, ev değil, pamuk tarlası, fabrika yada holding değil, sahne!... müzik! sanat!... ayrımcılık ile aynı cümlede kullanılmaması gereken ama kullanılmak zorunda kalınan iki kavram... sanat ve cinsiyet ayrımcılığı!...

orkestra şefinin dert yandığı bir konuda, diğer kadınların durumunu düşünün diye paylaştım bu bilgiyi... burası müzik sayfası diye değil... ama yine de araya bir video sıkıştırmakta zarar yoktur...

sev amerikan koleji'nin kadın öğretmenleri, geçen sene yani 2019 yılında, sözleri ve bestesi serhat korkutuş'a ait olan senin adın kadın adlı bir çalışmaya imza atmışlardı... eşitlik ve adalet çağrısında bulunan kadın öğretmenler; durduramazlar ki seni, senin adın kadın diyorlar... klipte yer alan herkesi yazamayacağım ama en azından vokalitleri yazayım... arzu durak, elçin korkutuş, gözde gırgırlar, nurdan tekcan, uğur ersözlü, uğur özen ve serhat korkutuş...



orkestra şefi olmak bence dünyanın en zor işlerinden biri... gerçekten çok zor... daha doğrusu, çok zordur muhtemelen... ol ol bitmiyor, bir türlü olamıyorsun... başarılı bir orkestra şefi olmak için bir erkeğin sarfettiği efor ile bir kadının sarfettiği eforu kıyaslayalım mı?... orkestra şefi dışında, dilediğiniz herhangi bir şeyi de baz alabilirsiniz, sorun yok... ama ben orkestra şefi diyeyim... erkek şef adayının kat edeceği yol bellidir... kadın şef adayı ile aynı... buraya kadar sorun yok... kadın şef adayı için bu kadarı yeterli olmuyor ama... ekstradan çok daha fazla çalışması, daha fazla üzülmesi, daha dikkatli olması, daha az uyuması, daha fazla uykularının kaçması, çok daha fazla heyecan yaşaması gerekir... çünkü aşması gereken olağan çalışma temposuna ek olarak, kadın şef adayının hata yapmaması ve olağanüstü başarı göstermesi gerekir ki "bak biz boşuna demiyoruz kadından orkestra şefi olmaaaaaz!" lafını duymasın... erkeğin üç hatası tolere edilir ama kadının ilk hatası olayı bitirir... böyledir bu... kadın aklı ile orkestra yönetmeye soyunmuştur çünkü...

işte bu sebeple kadınlar bir işi yapıyorlarsa, en iyi şekilde yapıyorlar... başka şansları pek yok...

aynı işi erkekler de en iyi şekilde yapmıyorlar mı?... evet, onlar da en iyi şekilde yapıyorlar... sorun da bu ya işte!... erkekler de kadınlar da orkestrayı aynı başarıyla yönetiyorlar!... ama kadınlar daha fazla zorluk çekerek aynı başarıyı gösteriyorlar...

yıllar önce kadınların çok daha iyi pilotluk yaptığını ve anatomik olarak uçak kullanmaya çok daha uygun olduklarını filan yazmıştım uzun uzun... şimdi buraya onu da eklemedim çünkü çok uzun... evet, bilimsel bir gerçektir bu çünkü kadın bedeni çocuk doğurmaya odaklı olduğu için, daha uygundur bu pilotluk işine... ama bunu dünyada hiç bir erkeğe anlatamazsınız!... hatta kadınlara da anlatamazsınız... budur işte kadınların yaşadığı zorluk...

yukarıda yazmıştım, ben bu paylaşımı sosyal medyada gördüğüm ve gıcık olduğum paylaşımlara karşılık yapıyorum... sosyal medya "ilk kadın pilotlardan" bahsediyor sürekli!... "pilot bile olabilen kadınlar"dan da bahsediliyor!... kadınlar paylaşıyorlar ve diyorlar ki: "biz pilot bile olabiliriz!"...

işte bu yaklaşım, kadını aciz göstermektir!... pilotun iyisi zaten kadından olur...

kadın pilot!... kadın orkestra şefi!... kadın vali vardı bir zamanlar... gazetelerde büyük büyük haberleri yapılmıştı... ilk kadın valimiz!... erkek pilot neden yok? erkek şef?... erkek vali?...

neyse, bunlar da basit konular...

en iyisi bir video paylaşmak... muhtemelen bu yazıyı okuyan çoğu kişinin doğumundan önce, geri kalanın da gençlik yıllarında başlayan ve artık kimsenin bitip bitmediğini bile bilmediği afganistan savaşına inatla bir avuç kadın tarafından kurulan afgan kadın orkestrası zohra'dan ode to joy...



sosyal medya özellikle birbirini uyaran ve bir şeyler öğretmeye çalışan kadınlarla dolu... diyorlar ki: "aman dikkat! bugün çiçek ve pırlanta beklenecek gün değil! 8 mart şu şu şu sebeplerle çıktı, kadın günü değil, anneler günü yada sevgililer günü de değil, emekçi kadın günü..." vs vs vs... şimdi bir de ben yazmayayım emekçi kadınlar gününün nasıl ortaya çıktığını, her yerde yazıyor zaten, bilmeyen varsa gitsin okusun... gerçi onun da birbirini tutmayan değişik versiyonları mevcut ya neyse artık...

önce şunu yazayım: eğer bir kadına, kadınlar gününün gerçekte ne olduğunu öğretmeye çalışıyorsanız ve bir kadın da kadınlar gününde pırlanta beklenebileceğini düşünüyorsa, sallayın gitsin o kadını... uğraşmaya değmez...

peki diğer günler? çiçek ve pırlanta beklenecek günler midir?... yahu yapmayın bunları... tamam, iyi niyetle 8 mart'ın farklılığını ortaya koymaya çabalıyorsunuz ama olmuyor...

kadına çiçek tabii ki alınır... erkeğe de alınır... bir insana çiçek alınabilir... alınmayabilir de... alacaksanız; saksılı ve yaşayan olsun, suyunu verince yaşasın yani... neyse... bir videoda, adamın birine soruyorlar: "eşinize yılda kaç kere çiçek alıyorsunuz!" adamcık da düşünüyor, düşünüyor ve diyor ki: "hiç almadım"... eşine hiç çiçek almayan adam!... belki eşini el üstünde tutuyordur?... bunlar da basit şeyler... özellikle o gariban adama uzanıyor mikrofon!... belki o adamcık mesela 2 yıldır yatalak eşinin altını temizleyip, karnını doyuruyordur? bunları biliyor musunuz? hayır!... kriteriniz eşe çiçek alma kadar dar bir açıya sahip olmamalıdır... paradigma işte bunlar... esiri olunan paradigmalar...

bir erkeğe mikrofon uzatılınca sorulması gereken soru; eşine yılda kaç kere çiçek aldığı gibi basit bir zırvalık olmamalıdır... bu kadar basit ve dar olmayın...

pırlantanızı kendiniz alın... diyeceğim ama unutun pırlantayı... birincisi, "pırlanta kimseye değer katmaz"... pırlanta vs nin sizi değerli kılacağını düşünüyorsanız, kendinizi sallayın gitsin, bir boka yaramıyorsunuzdur zaten... kitap alın, belki işe yarar...


ikincisi de şu: elmas madenlerinde minicik çocukları zorla çalıştırılıyorlar... okula gönderilmiyorlar... sosyal hakları hiç yok... kimlikleri de yok... yani aslında yaşamıyorlar... özellikle kız çocuklarına kimlik çıkarılmaz o ülkelerde... sağlık sorunları had safhada... para karşılığı satılıyorlar, evlendiriliyorlar... tecavüze uğruyorlar... her türlü şiddete ve zorlamaya karşı yapabilecekleri hiç bir şey yok... elmas tekeli, insanların arazilerini zorla almış durumda ve kadınların taktığı her pırlanta öbür kadınların sefaleti oluyor maalesef... pırlanta demek; silah tüccarları için para, afrikalı iç savaşçılar için de silah demektir... bu bir paragrafa sıkıştırıp, hızlıca geçtiğim konuda zarar görenler özellikle kadınlardır...

elmasla alakanız aşağıdaki muhteşemlikten öteye gitmesin... shine on you crazy diamond... pink floyd'a rağmen bu parçanın cover'ını yapabilmek kolay değil... kendra morris haricinde hiç bir yorumunu sevemedim bu çılgın elmasın...



kapitalizme direnen kadınların gerçek güçlerini kullanmaları sonucunda çıkan dünya emekçi kadınlar günü ifadesi bence yanlış... ben de başlığa emekçi lafını ilave ettim mecburen ama bence "kadınlar günü" demek hem yeterlidir hem de daha doğrudur çünkü "emekçi" dendiğinde, akla gelen hemen "işine giden, gelen" kadınlar oluyor... halbuki ev hanımları ve/veya anneler de sıkı birer emekçidirler... yada mesela şehirli olmayan kadınların emeği güme gider... fadime nine, herifine bile anlatamaz emekçi olduğunu... emekçi olmayan kadın çok azdır... emekçi günü zaten var... 1 mayıs... emekçi insan günü varken, ayrıca emekçi kadın gününe gerek de yok... bence 8 mart, "kadınlar günü"dür... emekçi kadınlar denmesi sıkıntı mıdır? yooo bence çok da önemli bir sıkıntı değildir ama 8 martta ön plana çıkması gereken, özellikle "kadın" kavramıdır...

şimdi emekten filan bahsedince, şunu da yazmadan duramayacağım... erkekler hırsız... emek hırsızı...

birden pat diye oldu ama öyle maalesef... erkekler kadınların emeğini çalıyorlar... şimdi uğraşıp da yeni verileri kurcalayamayacağım, daha önemli işlerim var... zaten yukarıda da belirttiğim gibi, aradan onlarca yıl geçse bile, durumda değişim olmuyor... bu sebeple 2011 yılından bahsedeğim... birleşmiş milletlerin 2001 yılında yaptığı büyük ölçekli bir çalışmaya göre;

dünyadaki işlerin % 66’sı kadınlar tarafından görülüyor... buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10 una sahipler... dünyadaki mal varlığının ise %1 ine sahipler... başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34 ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin %90'ına ve toplam malvarlığının %99'una sahipler...

yani erkekler hırsız dediğim için kızmış olan varsa, yukarıdaki paragrafı okyunca utanmıştır...

hiç haz etmem şu nobel ödüllerinden ama bir örnek de oradan vereyim... 1901 yılından beri verilmekte olan nobel barış ödülü, bazı yıllar kurumlara verilmiş... bazı yıllar ise aday çıkmamış... o yıllar haricinde, bu ödüle layık görülen kadınları üşenmeden liste yapayım dedim... liste aşağıda... eksiği, gediği de olabilir ama böyle bir şey...

1931 - jane addams - sosyolog, uluslararası barış ve özgürlük ligi başkanı
1946 - emily greene balch - tarih ve sosyoloji profesörü, uluslararası barış ve özgürlük için kadın derneği onursal başkanı
1976 - betty williams - kuzey ırlanda barış hareketi kurucusu
1976 - mairead corrigan - kuzey ırlanda barış hareketi kurucusu
1979 - mother teresa - misyonerlerin lideri, yoksulluk, açlık, evsizlik için çalıştı. makedonya'da doğdu, hindistan'da yasadı
1982 - alva myrdal - isveçli diplomat, yazar, silahsızlanma için mücadele etti
1991 - aung san suu kyi - muhalefet lideri, insan hakları savunucusu
1992 - rigoberta menchu tum - guatemalalı yerli hakları ve insan hakları savunucusu
1997 - jody williams - mayınların yasaklanması ve yeryüzünün mayınlardan kurtarılması mücadelesi
2003 - shirin ebadi - kadın ve çocuk hakları savunucusu
2004 - wangari muta maathai - sürdürülebilir kalkınma, demokrasi ve barış konularında çalıştı
2011 - ellen johnson sirleaf, leymah gbowee ve tawakkul karman - kadın hakları ve barış konularında öndelik
2014 - malala yousafzai - çocuk ve genç hakları ve eğitimi konularında çalışmalar yaptı
2018 - nadia murad - cinsel şiddetin savaşlarda silah olarak kullanılması konularında çalıştı

1901 yılından beri nobel barış ödülü "verilen" kadınlar bu kadar... bir de bi zahmet inceleyin bakalım, nobel barış ödülü verilen bazı erkekleri... ne yapmışlar da almışlar o ödülleri... çok ilginç isimler var aralarında:)...

aslında nobel, oscar vb ödüllerin hiç bir anlamı yok... en azından ben kişisel olarak saçma sapan buluyorum... o ayrı bir konu ama nobellerde bile erkekler çok fazla gözetilmişler... diğer yandan; erkeklerin çoğuna yalakalık olsun diye verilen bu ödülü alan kadınların hepsi de gerçekten bu ödüle layık olmayı başarmış isimler... inceleyin...

konu ne olursa olsun, kadın-erkek ayrımı yada herhangi bir karşılaştırma yapılması bana hep saçma gelmiştir... normali, doğalı, daha doğrusu olması gerekeni daima "insan" dan bahsedilmesi gerektiğidir...

kadın-erkek yoktur, insan vardır sadece...

kafam az da olsa çalışmaya başladığı yıllarda, hiç unutmam, yıldız kenter'den duymuştum ve o zamandan beri hep de aklımdadır: kadın erkek yoktur, insan vardır... tabii şimdi herkes bu bakışa sıkı sıkı sarılır yada sarılıyormuş gibi görünür ama ben dahil kaç kişi gerçekten bu bakış açısına sahiptir? bilinmez...

ödüllerden tutun da ülkelerin yönetimine kadar, her konuda, bu oran hep % 10 - % 90... ki çoğu durumda % 10 çok iyi bir rakam... tepeden şöyle bir bakınca, kadınlar nobel alma konusunda oldukça iyi durumdalar bile denebilir... danimarkada bile yaptığı birim işe karşılık kadının elde ettiği gelir % 40 dan az...

erkekler bütün dünyada aslında eşlerini alenen soyuyorlar... erkekler hırsız... durum meydanda... erkekler "güya çok sevdikleri eşlerini" soyuyorlar durmadan... haklarını yiyorlar sürekli... çalışmalarını engelliyorlar... çekemiyorlar... kadınları sadece anne ve ev hanımı olarak görüyorlar... neredeyse her ülkede durum böyle... çalışmayan, ev hanımlığı yapan kadının geliri nerede?... bir de bunun yanında çalıştığı halde ev hanımlığı işini de yapmak zorunda kadınlar da çok... bu emeğin karşılığı nerede?...

zaten dünyanın sadece % 10 luk kısmına kadın elinin değdiği fazlasıyla belli... erkek cinsinin yarattığı muhteşem barış ortamı da meydanda...

bu paylaşımda bir çok konudan hiç bahsetmemeyi tercih ettim... kadınların hayatı çok zor... şiddet, tecavüz, sarkıntılık, mobbing, bullying ve cana kast, katletme, keyfi katletme vs vs vs... burası müzik bloğu olduğu için, yukarıda yazdıklarım yeterli diye düşünüyorum...

müzik bloğu olduğu için, aralara bir şeyler serpiştirdim... son serpiştirmemi de yapıp, bitireyim... insanlık sorunu yaz yaz bitmez... kadınların dertleri ise hiç bitmez... bence en bi sembol kadınlardan biri olan joan baez ile bitireyim... la llorona... the weeping woman... yani ağlayan kadın...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada