Ana içeriğe atla

dünya emekçi kadınlar günü

bugün dünya emekçi kadınlar günü ya! bazıları 10 yıldan daha eski, bazıları daha yeni olan eski şeyleri bir araya getirip, "ben de bir şeyler karalayayım bari" dedim... varsa bir çorba, ben de tuz atayım istedim... ortada bir çorba filan da yok, sadece bir yara var... iyi midir? kötü müdür? bilmem ama en azından yaraya tuz basmış olayım... aşağıda yazacaklarımın önemli bölümü çok eski ve çoktan kapatılmış olan, içinde müzik bulunmayan eski bir bloğuma ait... araya ilavelerde bulundum sadece... yazılanların yada fikirlerin eski olması da maalesef pek bir anlam ifade etmiyor çünkü zamanla değişen pek bir şey yok... cinsiyet eşitliği konusunda zorunlu da olsa bir kıpırdanma olmakla birlikte dünyada, istekli bir hareket yok...

ben bu paylaşımı neden yapıyorum biliyor musunuz?... gıcık olduğum için!... 8 mart kadınlar günü dolayısıyla yapılan sosyal medya paylaşımlarına, haberlere, köşe yazılarına, yazılan çizilen neredeyse her şeye gıcık olduğum için... yani anlayacağınız sorun bende... bir insan bu kadar şeye gıcık oluyorsa, kesinlikle sorunludur...

mesela aşağıdaki fotoğrafa gıcık oldum... kadının gücü bu mu yani?... tamam, sembolik olarak çok şey anlatıyor belki ama çok daha kıvrak bir zekaya sahip olan kadınların gücünü kaba kas gücüne indirgemek de neyin nesi?... en çok da kadınlar paylaşmışlar bu fotoğrafı, dikkatimi çekti... kadınları aciz göstermenin değişik bir yolu... kadınların derdi erkek gibi olabilmek mi?... hayır arkadaş, kadın kadındır...


cinsiyet ayrımcılığı apayrı bir konu, her cinsiyetten her konuda aynı gücü beklemek ise apayrı bir sorun... bütün canlılarda böyle bu, yani doğanın kuralı böyle... her canlının farklı cinsiyetlere sahip bireyleri, farklı konularda güçlüdür ve bir araya geldiklerinde, güç birliği ile yaşam sürer... özetle; karşı çıkan olabilir ama benim insan türünün dişisinden beklediğim güç, koca bir 150 kg lık ağaç kütüğünü omuzlayıp, 50 metre taşıması değildir... taşıyabilir, sıkıntı yok, isterse 500 kg lık yükü 1 km taşıyabilir, kendi bileceği iş ama insan türünün dişisi, eforunu çok daha etkin konularda kullanmalıdır... ve gerçek sorun şudur "insan; türünün dişisinin gücünü etkin alanlarda kullanmasını engellememelidir!"... 8 mart da bu sebeple var zaten ama maalesef köylerde erkekler kahvede fayans dizerken; kadınlar tütünü çapaladıktan sonra odun kesip, sırtında eve taşır, sobayı yakar, evi temizler, yemek yapar, çocuğa bakar ve kocası kahveden dönmeden önce akşam yemeğini hazırlar, herif divana yayılınca da kahvesini çayını yapıp getirir... vs vs vs fazlasını kadınlar bilir... ve bunların hiç birisi de o kadını "emekçi sınıfı"na sokmuyor maalesef... yahu insan türü, dişi cinsiyetten faydalı ve etkin yararlanmayı bir türlü beceremedi!... bu durum, bu aralar böyle tabii... tarihin eski dönemlerinde böyle değildi...

tabii işin göreceli basit kısmı bunlar ama daha farklı bir sembolik foto beklerdim... mesela yüzüne asit dökülmüş bir kadın fotosu gibi... manyak bir erkek tarafından asitle yakılmış bir kadın, pazularını gösteren bir kadından çok daha güçlü değil midir?...

yada mesela "erkeklere rağmen başarının zirvesine çıkabilen bir kadın" daha etkilidir bence... kadının başarısını yada gücünü gösterme açısından değil!... o zaten malumun tekrarı olur... erkeğin acizliğini gösterme açısından... engellemek, acizliktir çünkü... bize aslında emekçi kadınlar günü değil, engel olmaktan başka becerisi olmayan aciz erkekler günü lazım...

nisan ak
orkestra şefimiz nisan ak mesela... diyor ki: sahnedeki cinsiyet ayrımcılığını yıkmak istiyorum!... burada anlatıyor, okuyun... sokak değil, ev değil, pamuk tarlası, fabrika yada holding değil, sahne!... müzik! sanat!... ayrımcılık ile aynı cümlede kullanılmaması gereken ama kullanılmak zorunda kalınan iki kavram... sanat ve cinsiyet ayrımcılığı!...

orkestra şefinin dert yandığı bir konuda, diğer kadınların durumunu düşünün diye paylaştım bu bilgiyi... burası müzik sayfası diye değil... ama yine de araya bir video sıkıştırmakta zarar yoktur...

sev amerikan koleji'nin kadın öğretmenleri, geçen sene yani 2019 yılında, sözleri ve bestesi serhat korkutuş'a ait olan senin adın kadın adlı bir çalışmaya imza atmışlardı... eşitlik ve adalet çağrısında bulunan kadın öğretmenler; durduramazlar ki seni, senin adın kadın diyorlar... klipte yer alan herkesi yazamayacağım ama en azından vokalitleri yazayım... arzu durak, elçin korkutuş, gözde gırgırlar, nurdan tekcan, uğur ersözlü, uğur özen ve serhat korkutuş...



orkestra şefi olmak bence dünyanın en zor işlerinden biri... gerçekten çok zor... daha doğrusu, çok zordur muhtemelen... ol ol bitmiyor, bir türlü olamıyorsun... başarılı bir orkestra şefi olmak için bir erkeğin sarfettiği efor ile bir kadının sarfettiği eforu kıyaslayalım mı?... orkestra şefi dışında, dilediğiniz herhangi bir şeyi de baz alabilirsiniz, sorun yok... ama ben orkestra şefi diyeyim... erkek şef adayının kat edeceği yol bellidir... kadın şef adayı ile aynı... buraya kadar sorun yok... kadın şef adayı için bu kadarı yeterli olmuyor ama... ekstradan çok daha fazla çalışması, daha fazla üzülmesi, daha dikkatli olması, daha az uyuması, daha fazla uykularının kaçması, çok daha fazla heyecan yaşaması gerekir... çünkü aşması gereken olağan çalışma temposuna ek olarak, kadın şef adayının hata yapmaması ve olağanüstü başarı göstermesi gerekir ki "bak biz boşuna demiyoruz kadından orkestra şefi olmaaaaaz!" lafını duymasın... erkeğin üç hatası tolere edilir ama kadının ilk hatası olayı bitirir... böyledir bu... kadın aklı ile orkestra yönetmeye soyunmuştur çünkü...

işte bu sebeple kadınlar bir işi yapıyorlarsa, en iyi şekilde yapıyorlar... başka şansları pek yok...

aynı işi erkekler de en iyi şekilde yapmıyorlar mı?... evet, onlar da en iyi şekilde yapıyorlar... sorun da bu ya işte!... erkekler de kadınlar da orkestrayı aynı başarıyla yönetiyorlar!... ama kadınlar daha fazla zorluk çekerek aynı başarıyı gösteriyorlar...

yıllar önce kadınların çok daha iyi pilotluk yaptığını ve anatomik olarak uçak kullanmaya çok daha uygun olduklarını filan yazmıştım uzun uzun... şimdi buraya onu da eklemedim çünkü çok uzun... evet, bilimsel bir gerçektir bu çünkü kadın bedeni çocuk doğurmaya odaklı olduğu için, daha uygundur bu pilotluk işine... ama bunu dünyada hiç bir erkeğe anlatamazsınız!... hatta kadınlara da anlatamazsınız... budur işte kadınların yaşadığı zorluk...

yukarıda yazmıştım, ben bu paylaşımı sosyal medyada gördüğüm ve gıcık olduğum paylaşımlara karşılık yapıyorum... sosyal medya "ilk kadın pilotlardan" bahsediyor sürekli!... "pilot bile olabilen kadınlar"dan da bahsediliyor!... kadınlar paylaşıyorlar ve diyorlar ki: "biz pilot bile olabiliriz!"...

işte bu yaklaşım, kadını aciz göstermektir!... pilotun iyisi zaten kadından olur...

kadın pilot!... kadın orkestra şefi!... kadın vali vardı bir zamanlar... gazetelerde büyük büyük haberleri yapılmıştı... ilk kadın valimiz!... erkek pilot neden yok? erkek şef?... erkek vali?...

neyse, bunlar da basit konular...

en iyisi bir video paylaşmak... muhtemelen bu yazıyı okuyan çoğu kişinin doğumundan önce, geri kalanın da gençlik yıllarında başlayan ve artık kimsenin bitip bitmediğini bile bilmediği afganistan savaşına inatla bir avuç kadın tarafından kurulan afgan kadın orkestrası zohra'dan ode to joy...



sosyal medya özellikle birbirini uyaran ve bir şeyler öğretmeye çalışan kadınlarla dolu... diyorlar ki: "aman dikkat! bugün çiçek ve pırlanta beklenecek gün değil! 8 mart şu şu şu sebeplerle çıktı, kadın günü değil, anneler günü yada sevgililer günü de değil, emekçi kadın günü..." vs vs vs... şimdi bir de ben yazmayayım emekçi kadınlar gününün nasıl ortaya çıktığını, her yerde yazıyor zaten, bilmeyen varsa gitsin okusun... gerçi onun da birbirini tutmayan değişik versiyonları mevcut ya neyse artık...

önce şunu yazayım: eğer bir kadına, kadınlar gününün gerçekte ne olduğunu öğretmeye çalışıyorsanız ve bir kadın da kadınlar gününde pırlanta beklenebileceğini düşünüyorsa, sallayın gitsin o kadını... uğraşmaya değmez...

peki diğer günler? çiçek ve pırlanta beklenecek günler midir?... yahu yapmayın bunları... tamam, iyi niyetle 8 mart'ın farklılığını ortaya koymaya çabalıyorsunuz ama olmuyor...

kadına çiçek tabii ki alınır... erkeğe de alınır... bir insana çiçek alınabilir... alınmayabilir de... alacaksanız; saksılı ve yaşayan olsun, suyunu verince yaşasın yani... neyse... bir videoda, adamın birine soruyorlar: "eşinize yılda kaç kere çiçek alıyorsunuz!" adamcık da düşünüyor, düşünüyor ve diyor ki: "hiç almadım"... eşine hiç çiçek almayan adam!... belki eşini el üstünde tutuyordur?... bunlar da basit şeyler... özellikle o gariban adama uzanıyor mikrofon!... belki o adamcık mesela 2 yıldır yatalak eşinin altını temizleyip, karnını doyuruyordur? bunları biliyor musunuz? hayır!... kriteriniz eşe çiçek alma kadar dar bir açıya sahip olmamalıdır... paradigma işte bunlar... esiri olunan paradigmalar...

bir erkeğe mikrofon uzatılınca sorulması gereken soru; eşine yılda kaç kere çiçek aldığı gibi basit bir zırvalık olmamalıdır... bu kadar basit ve dar olmayın...

pırlantanızı kendiniz alın... diyeceğim ama unutun pırlantayı... birincisi, "pırlanta kimseye değer katmaz"... pırlanta vs nin sizi değerli kılacağını düşünüyorsanız, kendinizi sallayın gitsin, bir boka yaramıyorsunuzdur zaten... kitap alın, belki işe yarar...


ikincisi de şu: elmas madenlerinde minicik çocukları zorla çalıştırılıyorlar... okula gönderilmiyorlar... sosyal hakları hiç yok... kimlikleri de yok... yani aslında yaşamıyorlar... özellikle kız çocuklarına kimlik çıkarılmaz o ülkelerde... sağlık sorunları had safhada... para karşılığı satılıyorlar, evlendiriliyorlar... tecavüze uğruyorlar... her türlü şiddete ve zorlamaya karşı yapabilecekleri hiç bir şey yok... elmas tekeli, insanların arazilerini zorla almış durumda ve kadınların taktığı her pırlanta öbür kadınların sefaleti oluyor maalesef... pırlanta demek; silah tüccarları için para, afrikalı iç savaşçılar için de silah demektir... bu bir paragrafa sıkıştırıp, hızlıca geçtiğim konuda zarar görenler özellikle kadınlardır...

elmasla alakanız aşağıdaki muhteşemlikten öteye gitmesin... shine on you crazy diamond... pink floyd'a rağmen bu parçanın cover'ını yapabilmek kolay değil... kendra morris haricinde hiç bir yorumunu sevemedim bu çılgın elmasın...



kapitalizme direnen kadınların gerçek güçlerini kullanmaları sonucunda çıkan dünya emekçi kadınlar günü ifadesi bence yanlış... ben de başlığa emekçi lafını ilave ettim mecburen ama bence "kadınlar günü" demek hem yeterlidir hem de daha doğrudur çünkü "emekçi" dendiğinde, akla gelen hemen "işine giden, gelen" kadınlar oluyor... halbuki ev hanımları ve/veya anneler de sıkı birer emekçidirler... yada mesela şehirli olmayan kadınların emeği güme gider... fadime nine, herifine bile anlatamaz emekçi olduğunu... emekçi olmayan kadın çok azdır... emekçi günü zaten var... 1 mayıs... emekçi insan günü varken, ayrıca emekçi kadın gününe gerek de yok... bence 8 mart, "kadınlar günü"dür... emekçi kadınlar denmesi sıkıntı mıdır? yooo bence çok da önemli bir sıkıntı değildir ama 8 martta ön plana çıkması gereken, özellikle "kadın" kavramıdır...

şimdi emekten filan bahsedince, şunu da yazmadan duramayacağım... erkekler hırsız... emek hırsızı...

birden pat diye oldu ama öyle maalesef... erkekler kadınların emeğini çalıyorlar... şimdi uğraşıp da yeni verileri kurcalayamayacağım, daha önemli işlerim var... zaten yukarıda da belirttiğim gibi, aradan onlarca yıl geçse bile, durumda değişim olmuyor... bu sebeple 2011 yılından bahsedeğim... birleşmiş milletlerin 2001 yılında yaptığı büyük ölçekli bir çalışmaya göre;

dünyadaki işlerin % 66’sı kadınlar tarafından görülüyor... buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10 una sahipler... dünyadaki mal varlığının ise %1 ine sahipler... başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34 ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin %90'ına ve toplam malvarlığının %99'una sahipler...

yani erkekler hırsız dediğim için kızmış olan varsa, yukarıdaki paragrafı okyunca utanmıştır...

hiç haz etmem şu nobel ödüllerinden ama bir örnek de oradan vereyim... 1901 yılından beri verilmekte olan nobel barış ödülü, bazı yıllar kurumlara verilmiş... bazı yıllar ise aday çıkmamış... o yıllar haricinde, bu ödüle layık görülen kadınları üşenmeden liste yapayım dedim... liste aşağıda... eksiği, gediği de olabilir ama böyle bir şey...

1931 - jane addams - sosyolog, uluslararası barış ve özgürlük ligi başkanı
1946 - emily greene balch - tarih ve sosyoloji profesörü, uluslararası barış ve özgürlük için kadın derneği onursal başkanı
1976 - betty williams - kuzey ırlanda barış hareketi kurucusu
1976 - mairead corrigan - kuzey ırlanda barış hareketi kurucusu
1979 - mother teresa - misyonerlerin lideri, yoksulluk, açlık, evsizlik için çalıştı. makedonya'da doğdu, hindistan'da yasadı
1982 - alva myrdal - isveçli diplomat, yazar, silahsızlanma için mücadele etti
1991 - aung san suu kyi - muhalefet lideri, insan hakları savunucusu
1992 - rigoberta menchu tum - guatemalalı yerli hakları ve insan hakları savunucusu
1997 - jody williams - mayınların yasaklanması ve yeryüzünün mayınlardan kurtarılması mücadelesi
2003 - shirin ebadi - kadın ve çocuk hakları savunucusu
2004 - wangari muta maathai - sürdürülebilir kalkınma, demokrasi ve barış konularında çalıştı
2011 - ellen johnson sirleaf, leymah gbowee ve tawakkul karman - kadın hakları ve barış konularında öndelik
2014 - malala yousafzai - çocuk ve genç hakları ve eğitimi konularında çalışmalar yaptı
2018 - nadia murad - cinsel şiddetin savaşlarda silah olarak kullanılması konularında çalıştı

1901 yılından beri nobel barış ödülü "verilen" kadınlar bu kadar... bir de bi zahmet inceleyin bakalım, nobel barış ödülü verilen bazı erkekleri... ne yapmışlar da almışlar o ödülleri... çok ilginç isimler var aralarında:)...

aslında nobel, oscar vb ödüllerin hiç bir anlamı yok... en azından ben kişisel olarak saçma sapan buluyorum... o ayrı bir konu ama nobellerde bile erkekler çok fazla gözetilmişler... diğer yandan; erkeklerin çoğuna yalakalık olsun diye verilen bu ödülü alan kadınların hepsi de gerçekten bu ödüle layık olmayı başarmış isimler... inceleyin...

konu ne olursa olsun, kadın-erkek ayrımı yada herhangi bir karşılaştırma yapılması bana hep saçma gelmiştir... normali, doğalı, daha doğrusu olması gerekeni daima "insan" dan bahsedilmesi gerektiğidir...

kadın-erkek yoktur, insan vardır sadece...

kafam az da olsa çalışmaya başladığı yıllarda, hiç unutmam, yıldız kenter'den duymuştum ve o zamandan beri hep de aklımdadır: kadın erkek yoktur, insan vardır... tabii şimdi herkes bu bakışa sıkı sıkı sarılır yada sarılıyormuş gibi görünür ama ben dahil kaç kişi gerçekten bu bakış açısına sahiptir? bilinmez...

ödüllerden tutun da ülkelerin yönetimine kadar, her konuda, bu oran hep % 10 - % 90... ki çoğu durumda % 10 çok iyi bir rakam... tepeden şöyle bir bakınca, kadınlar nobel alma konusunda oldukça iyi durumdalar bile denebilir... danimarkada bile yaptığı birim işe karşılık kadının elde ettiği gelir % 40 dan az...

erkekler bütün dünyada aslında eşlerini alenen soyuyorlar... erkekler hırsız... durum meydanda... erkekler "güya çok sevdikleri eşlerini" soyuyorlar durmadan... haklarını yiyorlar sürekli... çalışmalarını engelliyorlar... çekemiyorlar... kadınları sadece anne ve ev hanımı olarak görüyorlar... neredeyse her ülkede durum böyle... çalışmayan, ev hanımlığı yapan kadının geliri nerede?... bir de bunun yanında çalıştığı halde ev hanımlığı işini de yapmak zorunda kadınlar da çok... bu emeğin karşılığı nerede?...

zaten dünyanın sadece % 10 luk kısmına kadın elinin değdiği fazlasıyla belli... erkek cinsinin yarattığı muhteşem barış ortamı da meydanda...

bu paylaşımda bir çok konudan hiç bahsetmemeyi tercih ettim... kadınların hayatı çok zor... şiddet, tecavüz, sarkıntılık, mobbing, bullying ve cana kast, katletme, keyfi katletme vs vs vs... burası müzik bloğu olduğu için, yukarıda yazdıklarım yeterli diye düşünüyorum...

müzik bloğu olduğu için, aralara bir şeyler serpiştirdim... son serpiştirmemi de yapıp, bitireyim... insanlık sorunu yaz yaz bitmez... kadınların dertleri ise hiç bitmez... bence en bi sembol kadınlardan biri olan joan baez ile bitireyim... la llorona... the weeping woman... yani ağlayan kadın...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

can özhan ve öğrencileri

can özhan yazıya nasıl başlayacağımı bilemedim... kaç aydır duruyor bu paylaşım taslak olarak ama elbisesini giydirip, paylaşmam lazım... ben normal koşullarda can özhan gibi ünlü ustaları değil de, ünlü birer usta olacak genç sanatçılarımızı yazıyorum... can özhan da genç sanatçı ve 32 yaşında bu aralar ama bloğun konseptinin çok dışında bir sanatçı artık... çok başarılı ve benim hiperaktif sanatçı olarak tanımladığım sanatçılarımızdan can özhan da.. konserler, projeler, ustalık sınıfları, orkestra kurmalar vb bir çok farklı aktivite devam ederken, bir çok da genç kemancı yetiştirdi ve yetiştirmeye devam ediyor... hepsi de çok başarılılar ve aslında her biri ayrı ayrı paylaşımları fazlasıyla hak ediyorlar ama ben bu tip paylaşımlar yapmayı tercih ediyorum.. yani ortada bir proje, orkestra, destek programı vs gibi bir ortak çalışma içinde yer alan genç sanatçılarımızı paylaşma gibi... bu paylaşımın konusu ise; en az sanatçılığı kadar başarılı olduğu öğretmenliği can özhan'ın... v

çocuklar müziğe hangi enstrümanla başlamalı?

piyano neden bu paylaşımı yapıyorum? önce onu yazayım... neden olacak, çok soru geliyor... çocuk ve genç sanatçılarımızı paylaştığım için sık sık, doğal olarak bana soran aile çok oluyor bu konuyu ve bazı başka konuları... en çok sorulan sorulardan biri de şu: "bizim çocuk müziğe çok meraklı, hangi enstrümanla başlasın? hangi kursa gönderelim?" kabaca bu soru çok geliyor... tabii devamı da var... bir kaç soruyu da ayrı bir paylaşımla yazarım... daha önce çocuğa gitar nasıl alınır? gibi bir paylaşım yapmıştım, onu okuyan, bu piyano işini de soruyor haliyle... bir çok özel kurs var... enstrüman satan mağazalar var... müzik öğretmenleri vs var ama galiba anladığım kadarıyla aileler verilecek cevabın tarafsız olmasına özen gösteriyorlar... yani doğal olarak işin içinde ticari, parasal, ekonomik vs vs konular olunca, galiba tatmin edici olmuyor... mesela piyano kursu veren bir yere sorduklarında aldıkları cevabın "piyano" olması onları tatmin etmeyebiliyor... beni de e

cansu naz eriş konseri

cansu naz eriş belçika musica mundi school 'da piyano eğitimine devam etmekte olan başarılı genç piyanistlerimizden cansu naz eriş , 21 şubat günü çok başarılı bir resital verdi musica mundi bach konser salonu nda... ben böyle tam konser kayıtları gördüğümde mutlaka paylaşmaya çalışıyorum, bu konseri paylaşmak için başladım yazmaya ama çok taze ve harika bir başarı haberi ile de karşılaştım... önce o haberi vereyim; pariste düzenlenen 18. c oncours international de chatou piyano yarışması nın yaş sınırlaması olmayan konser piyanisti kategorisi nde ikinciliğe layık görüldü... yarışmada birinciliğe layık görülen kimse de olmadığı için, doğal olarak yarışmanın birincisidir cansu naz... birinci seçilmemiş olması da yarışmanın kalitesini ve zorluğunu göstermesi açısından çok önemli... her türlü sıkıntıya, kısıtlamaya rağmen; gece gündüz çok yoğun bir çalışma ve tempo içerisinde geçirdiği şubat ayına yedi canlı etkinlik ve bir yarışma galibiyeti sıkıştırmayı başaran cansu naz eriş hakkın

gordion oda orkestrası

gordion oda orkestrası geçtiğimiz haziran ayında yeni bir orkestramız daha dünyaya geldi.. gordion oda orkestrası .. son yıllarda bu konuda çok güzel kıpırdanmalar var ve yeni orkestralar, korolar, projeler, etkinlikler dikkat çekmeye başladı.. bu yeni ve genç oluşumların bir kısmı maalesef çinliler yarasa çorbası içtikleri için çeşitli şansızlıklara denk geldiler ama ben kaldıkları yerden yollarına devam edeceklerinden eminim... orkestranın en önemli hedefi; genç sanatçılara mesleklerini icra edebilme şansı vermek... sadece orkestracılık anlamında değil, solistlik anlamında da kendilerini gösterebilme yolunu onlara açmak... tabii ki bunu yaparken benim gibileri de barok konserlerle buluşturacaklar... buluşacağız gordion oda orkestrasıyla ancak birlikteliğimizin devamı için sürdürülebilirliğin sağlanması da şart... oldukça fazla sayıda genç sanatçımız gordion bünyesinde bir araya geldiler ve büyük bir heyecanla çalışmalarını sürdürüyorlar.. günümüz şartlarında, mutlaka sponsorlarının o

ilham perileri

ilham perileri (müzler) biraz sakat bir konuya dalasım geldi, bakalım işin içinden çıkabilecekmiyim... şu anda çok az bilgim var şu ünlü ilham perileri hakkında... şöyle bir olası kaynaklara da göz gezdireyim dedim, gözüm de korktu ama yıllardır hep ilgimi çeker bu ilham perileri... müzler de deniyor, musalar da... ingilizce muses... hemen her dilde yunanca orijinaline sadık kalınmış... Μοῦσαι (moũsai) ise orijinali oluyor... yunanca tabii... müz kelimesinin kökeni de "men" miş... bana pek bi alakasız geldi ama öyleymiş sonuçta... men kelimesi ise çok fazla ciddi anlamlar taşıyor: akıl, düşünce ve yaratıcılık!... umarım ingilizce insanoğlu denen "men" buradan gelmiyordur ama sanki öyle... bu kadarla da kalmıyor, bu 3 ana kavramın altını dolduran konular çok önemli; bilim, edebiyat ve sanat... konu ağır anlayacağınız... men kelimesinden köken aldığı söylenen müzler ise sanat, bilim ve edebiyat alanında eserler veren insanlara ilham getirmekle görevli periler.

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va