Ana içeriğe atla

syd barrett ve pink floyd

syd barrett
pink floyd

wish you were here syd! shine on you crazy diamond...

aşağıdaki; 2006 yılından kalma bir paylaşım... galiba syd barrett öldü diye yazmıştım... videoları yenileyip, düzeltmeler yapıp, yeniden paylaşayım bari dedim nedense...

pink floyd ve syd barrett hakkında yazayım mı bir şeyler? yoksa saçma mı olacak!? diye çok düşündüm çünkü bu blogta efsaneleri yazmayı hiç düşünmedim... "bence: pink floyd" demem pek anlam ifade etmiyor çünkü "herkesçe pink floyd" zaten... bırakın parçaların sözlerini ezbere bilmeyi, david gilmour'ın günde kaç kere tuvalete gittiğini, waters'ın giydiği çorapları bile bilen bir sürü pink floyd hayranı varken, buraya ne yazılır ki!... pink floyd sevmeyen varsa bile derin saygı duyar kendilerine çünkü çok farklı ve büyük bir kilometre taşı dikmiştir pink floyd müzik tarihine... "syd barrett gidince bitti pink floyd" diyenden, "iyi ki gitmiş, pink floyd doğmuş" diyene kadar bir çok pink floyd hastası olmakla birlikte, "pink floyd the wall sonrasında bitti" yada "the final cut albümünden sonra bitti" diyen pink floyd hastaları da mevcut... bitmek bilmez tartışmalardan bir diğeridir bu konu da...

kendi fikrimi yazayım: syd barrett çok iyi ve fark yaratan, yenilikçi bir müzisyen... sanatçı... aslında ressam... pink floyd'a da harika bir kapı açtı... pink floyd hiç bir zaman kendisini unutmadı ve müziğinde syd barrett etkisi ilk günden bugüne kadar sürekli oldu... bir müzik grubunu isimlere yada tarihlere bölmenin ve ummagumma ile başladı, the wall ile bitti vs gibi kategorize etmenin anlamı nedir?... diğer yandan; tabii ki syd barrett çok önemli ama pink floyd, syd barrett içine sığmayacak kadar farklı ve devasa bir marka oldu... üstelik barrett'sizken... marka olma gibi yavan ve gereksiz bir şeyin çok ötesinde, bilinen müzik tarihi içinde adından mutlaka bahsedilmesi gereken, tek üyeli bir akım yada dönem gibi bir şey oldu pink floyd... pink floyd hastası değilim ama öyle oldu...

pink anderson ve floyd council isimli 2 büyük blues ustasından adını alan grubu kuranlardan biri: syd barrett... syd zaten bir gruba sahipti: sigma 6!... tabii syd barrett'in müziğe başlaması, çalıştığı ruplar, yazdığı eserler vs vs ayrı konular... lise yıllarına dayanır müzik yolculuğu... roger waters ile tanışması bile... onları geçiyorum... 1965 yılında uyuşturucuya başlar ve her şey değişir... herhalde "birazcık değişiklik iyi olur" dedi ve pink floyd'u kurdu... 1965 yılı denebilir pink floyd'un doğumu için...

ben pink floyd'un adına çok takık biriyim çocukluğumdan beri... çok yaratıcı ve yenilikçi, içi sanat dolu biri olacaksın ve kalkıp iki blues'cunun isimlerini ard arda koyup, grup adı yapacaksın!... yahu böyle bir grubun adı böyle mi olmalıydı?... insan biraz egzantrik, acayip, felsefik falan filan bir şeyler bekliyor... grubu ilk tanıdığımda, on saat sözlük vs karıştırmıştım.. bu arada; floyd sadece şehir ismi.. bir kaç tane floyd yerleşim birimi var... ille de bir anlam isteniyorsa, eski kullanımda saçların ağarmış olması gibi bir anlamı var... farkındayım, çok gereksiz bir paragraf oldu bu:)...

3 gitar, 1 bas, 1 bateri ve 1 klavye iken ve blues yapıyor iken, grubun yeni şekli yavaş yavaş daha farklı müzikler yapmaya koyulunca, 3. gitarcı bob klose "sapıttınız lan iyice! bu ne boktan müzik!" diyerek gruptan ayrılmıştır... psychedelic müzik ters gelmiştir kendisine... efendi adammış... gerçi müzik tümden ters gelmiş olmalı ki, hayatının geri kalanında da müziğe pek bulaşmamıştır... bütün bunlar 1964-65 yıllarında oluyor... bob klose ileriyi görebilen biri olsaydı, büyük ihtimalle biraz dişini sıkabilirdi belki de ama sıkmamış... ilkeli bir caz ve blues fanatiğiymiş anladığım kadarıyla... eh o da iyi...

bob klose ve syd barrett (http://www.pink-floyd.org/)

yaşadığı zamanın ilerisinde olamamak insana çok şey kaybettirebiliyor... bu birinci çıkarım... ama belki de hiç pişman olmadı... bilemem... yani herkesi kendin gibi zannetmeyeceksin, bu da kendime bir  çıkarım... yada ilkelerinden asla taviz vermeyen, melek gibi bir adamcağız idi ve "canım arkadaşlarım, siz efsane olacaksınız, ben size ayakbağı olmayayım, ben ufaktan uzayayım, inşallah gönlünüzce efsane olursunuz" filan dedi... bu da ikinci çıkarım... bob klose, syd barrett ile ilgili belgesel tadında tüm çalışmalarda bol bol konuşuyor, galiba bu çıkarım daha doğru...

büyük gruplar ve sanatçılar daha müziğe adım atar atmaz farkedilirler ve hemen bir kitleleri oluşmaya başlar... pink floyd efsanesi de ilk doğduğunda böyle bir kitleye sahipti... tek bir single ile bir baktılar ki jimi hendrix'in alt grubu oluvermişler... ilk başlarda yaptıkları müzik bilinen tarzlarından çok uzaktı aslında ama ilk yıllarında bile o zamana kadar pek de alışık olunmayan görsel sahne şovlarına imza atıyorlardı...

pink floyd; "ben de varım bu işte" dediği andan itibaren, malum bir kesim kendilerini büyük bir tehlike olarak görmüştür... çalıştıkları kulüplerin isimleri bile irrite edicidir ve tabii ki çaldıkları parçalar... lucifer sam! astronomy domine! vs vs... olacak iş değil... avant-garde pop idi yaptıkları müziğin tanımlaması ve ticari bir korku yaratmadı ilk dönemlerde pink floyd... yani "aman bunlardan bi nane olmaz, sallayın gitsin" dendi... yani parasal açıdan rakip filan görülmediler... ama hiç de öyle olmadı tabii... tam tersi, para bastılar... yıl 2022, pink floyd dünyanın en değeli markalarından biri!... esas korkulan ise; kitleleri harekete geçirme kapasitelerinin fazlalığı idi... kitleleri harekete geçirdikleri pek söylenemez ama kitleleri etkileme kapasiteleri gerçekten çok büyük oldu...

"pink floyd" olarak, kısa sürede müzikte çığır açmayı başardılar... sese ışık eklenmesinden yararlanan ilk gruptu pink floyd... müziklerine bütün bir renk setini uyarladılar... resmen bilimsel ve akademik deneyler yapmaya başladılar ve sonuçta tekmili birden ses ve ışık gösterisi geliştirdiler... aynı zamanda, sahnede önceden kaydedilmiş döngüleri kullanma olasılıklarını keşfettiler... günümüz loop'larının dedesi denebilir... bunun yanında; albümlerinin neredeyse tamamında, belli temalar sürekli tekrarlanır... bu da döngüdür... işin gerçeği, döngüler zaten hayatın temelidir... işin bu kısmında bile felsefesini koymuştur ortaya pink floyd... albümün başında duyduğunuz şeyleri, bir çok yerde ve en sonunda da duyarsınız...

o yıllarda mellotron kullanılıyordu büyük orkestraları simüle etmek için -ki o da çok yeni idi-... pink floyd; mellotron, grand piyano ve orga ilaveten, synthesizer kullanmayı seçti ancak ilk kullandıkları yıl 1971 yılıdır... meddle ve sonrasında dark side of the moon albümlerinde syd barrett etkisine ilaveten elektronik ses ve efekt olgusu da yerleşmiştir... daha doğrusu; benim bildiğim kadarıyla, yeni ses teknolojilerini başka gruplara da önerdiler o teknolojileri geliştirenler ama hiç biri kabul etmedi ve "bu cihazlardan çıkan sesi kim dinler yahu? geri zekalı mısınız siz?" gibisinden tepki gösterdiler!... galiba bee gees idi o gruplardan biri yada smokie yanlış bilmiyorsam... zaten o grupların üstesinden gelebileceği bir iş de değildi... şimdi aynı çıkarımı yeniden ve kesinlikle emin olarak bir kez daha yazayım: yaşadığı zamanın ilerisinde olamamak insana çok şey kaybettirebiliyor... 1965 yılına ait bir makalede; "piyano tuşlarına sahip, her türlü sesi çıkarabilen bir cihaz kullanacak pink floyd" deniyor... benim o makaleden anladığım; yazan kişinin bahsettiği şey synthesizer... hemen belirteyim, bir albümde ilk kullanan grup aslında beatles'dır ve 69 model albümleri abbey road'da kullanılmıştır... bu albüm çoğu kişi tarafından progresif rock'ın başlanıcı olarak da kabul edilir (bence değil)... ve yine belirtmek durumundayım ki; sythesizer'ı aslanlar gibi kullanan da keith emerson'dur, rick wright değil... yanlış anlaşılma olmasın yani... elp'cilerin saldırısına da uğramayalım şimdi:))... mesela verdiğim bağlantıda emerson 1970 yılında kullanıyor... ama kaynaklar 1969 ve beatles diyor... bu arada, hatırlatayım, makale 1965 yılına ait... yani aynı anda bir çok kişi deniyor aslında...

londra'daki polytechnic school of architecture'da şekillendi pink floyd... roger waters, nick mason ve rick wright zaten birlikteydiler... syd barrett ve bob klose ile yolları sonradan birleşti ve pink floyd oldular... barrett'siz pink floyd olarak çıkardıkları ilk albüm olan ummagumma çıkmadan önce syd barrett kafayı yemiştir... grubun lideri gibi bir konumda olmasına rağmen yemiştir... çalışmalara katılmamıştır... aykırılıklar yapmıştır... ve ayrılmıştır... galiba, benim anladığım, gruptan postalanmıştır ama ayıp olmasın diye ayrıldı deniyor...

dilden dile yayılırken, efsaneleşen anlatılar da mevcut... doğrulukları tartışılır... syd barrett, baltayla grup üyelerini kovalıyormuş vs vs... onu bilemem ama sahneye çıkmaktan son anda vazgeçmeye başladığı, sahnede hiç bir şey yapmadan durduğu, gitar çalmaya zorlandığında da tek nota, tek akor çaldığı, durmadan sorun çıkardığı vs vs gibi konular doğrudur... boşanmak isteyen ama boşanmayı beceremediği için durmadanmazarat çıkarıp, kovulacağı günü bekleyen erkek modeli gibi:)... seyirci bekliyor salonda, ben çıkmayacağım sahneye diyor syd:)... ritchie blackmore da aynen öyle bir tip ama daha düzgünü...

pink floyd'un syd barrettli ilk albümü olan the piper at the gates of dawn, 1967 yılında çıktı... 1968 yılında ise syd barrettli son iki albüm çıktı... a saucerful of secrets ve tonite let’s all make love in london... tabii ki ummagumma albümü de syd barretli kabul edilmelidir ama albümde adı geçmiyor...

astronomy domine (tienerklanken 1968)


çift lp'li bir albüm olan ummagumma çok dikkat çekmiştir... özellikle barındırdığı psychedelic özellikler nedeniyle... ulusal bir kitleye sahip bulunan grup bu ilk albümden sonra kısa sürede yükselerek kıtalararası bir efsane haline gelmeye başlamıştır...

psychedelic gruplar içinde baş köşede yer alan grubun ruhunda "yenlikçilik" ve "sanatsallık" had safhada olduğu için, aslında progressive rock'ın en önemli üyelerinden biridir pink floyd... çok kısa sürede çok fazla dikkat çekmesinin ve kitlelerce efsaneleştirilmesinin sebebi, hiç yapılmayanı yapmış olmalarıdır... şarkılarının sözleri filozofiktir... en önemlisi de budur aslında... çok fazla deneyseldir pink floyd... ve dünya ilk defa sanatsal sahne şovlarına tanık olmuştur onlarla birlikte... pink floyd'u efsane yapan aslında bunların tamamıdır... konserleri müzikal gibidir... albümlerinin hikayesi vardır... canlı performanslarında sergiledikleri müzik, albümlerinin aynısıdır... büyük organizasyonlar olmuştur bütün konserleri... konserlerine onlarca tırın taşıyabildiği ekipmanlarla gitmişlerdir... hiç bir şey eksik değildir... 2 saniye bile yanıp sönmesi gereken bir spot varsa eğer, o spotu mutlaka görürsünüz sahnede... işitilmesi gereken küçücük bir ses de mutlaka işitilir... sahnede her birinde kulaklık vardır... sinyal gelince müziğe girerler... 2. sinyalde ise çıkarlar... hiç bir grup üyesi "dur 2 nota da benden olsun" demez... kendileri ile performanslara katılan eric clapton söylüyor bunu... "ben çok zorlandım pink floyd ile konser verirken" diyor!... evet, kafasına göre takılan bir bluescu için gerçekten olmayacak bir şey... mark knopfler ise çok iyi uyum sağlamış pink floyd'un bu sahne titizliğine... o da onlar gibi zaten...

bir şeyin öncesinde benzeri yoksa ve o şeyden sonra da daha iyisi yapılamamışsa eğer, büyüktür işte o "şey"... yani pink floyd...

echoes / live at pompeii


syd barrett... Shine on You crazy Diamond >>>> SYD!

syd barrett olmasaydı pink floyd diye bir şey hayatımızda hiç olmayacaktı, bu kesin ama dünyada pink floyd olarak tanınan grupta syd barrett yok sonuçta... etkisi var, ona duyulan sevgi ve saygı da var gibi...

ilk yıllarda gruba hakim oldu, parçaların çoğunu o yazdı, vokal yaptı ve gitar çaldı... kendi grubundan ayrıldı veya grup zihinsel sağlık sorunları nedeniyle onu bıraktı, yerine david gilmour geldi, çok da iyi oldu... tabii gitarda... syd barrett'in asıl önemli olduğu eser yazma işini ise ağırlıklı olarak roger waters üstlendi... barrett daha sonra cambridgedeki bir grup olan stars ile sahne aldı ancak üç konserden sonra onları da bıraktı ve neredeyse tamamen ortadan kayboldu.

syd barrett'ın gitar tarzı; uyumsuz zıtlıklar, ani ve şiddetli değişiklikler ve ciddi biçimde hissedilen psikozdan kaynaklanan psychedelic yoğunluk olarak tanımlanabilir özetle... eric clapton, lou reed, jeff beck ve jimi hendrix gibi devlerden hiç bir eksiğinin bulunmadığı, tek sıkıntısının tutarsızlık olduğu söyleniyor o dönemde yazılan makalelerde... syd barrett'in özeti şudur: gitar çalarken de, hayatını yaşarken de ne zamana ne yapacağının kestirilemiyor olması...

tartışmasız bir yenilikçiydi syd barrett... pink floyd ile yaptığı çalışmalar, bugün bile, bir rock gitaristi tarafından kaydedilen en etkileyici ve sansasyonel çalışmalar olarak kabul ediliyor... aynı zamanda bir söz yazma dehası barrett... anlaşılmaz ilahiler, gerilimli konuşmalar, patlayıcı ataklar, birbirini izleyen öykü anlatımları ve hipnotize edici konuşmalar vs vs vs... pink floyd'un barrett'siz zamanları da böyle olduğuna göre, syd barrett'in pink floyd içinde varlığını sürekli koruduğu söylenebilir... uyuşturucuya bağlı halüsinasyonlar olarak düşünülüyor bu sözlerin ve şarkıların kaynağı ama kendisini yakından tanıyanlara göre, syd barrett her şeyi çok çocuksu bir bakış açısıyla incelermiş ve basit sade ve çocukça hayal edip, şarkılarına yansıtırmış... gerçek de bu zaten...

the dark side of the moon... 1973 yılında çıkan bu albüm, dünyanın en çok satan albümü olmuştur... liste başı olma rekoru da bu albümdedir... roger waters imzalıdır... yani roger waters grup içinde ön plana çıkmıştır... bugün hala daha çok satmaya devam eden nadir albümlerden biridir ve hala daha listelerde yer almaktadır...

wish you were here... shine on you crazy diamond... bu 2 parça grubun kurucusu olarak kabul edilen syd barrett için yapılmıştı... genelde the wall en çok beğenilen albümleridir ama bence wish you were here en iyisidir... tabii kişiden kişiye değişir... shine on you crazy diamond 1'in giriş kısmı gitar manyakları için ayrı bir önem taşır...

shine on you crazy diamond, "wish you were here" konsept albümünün ilk ve son parçası... daha doğrusu part 1 ve part 2 arasında, wish you were here, have a cigar ve welcome to the machine parçaları mevcut... bu iki parça ise; müzik endüstrisi üzerine... daha doğrusu; syd barrett'i hayattan koparttığını düşündükleri müzik endüstrisi... özetle; albüm tamamen syd barrett üzerine konsept bir albüm gibi... tabii hemen belirteyim; grup hiç bir zaman böyle bir şey de söylemedi... bunun yanında; neredeyse her albümün belli kısımlarında sanki syd barrett sürekli var gibi... ama grup bundan da hiç bahsetmedi...

parça hem grup üyelerinin ruh durumunu, hem de barrett in durumunu çok iyi anlatmaktadır... başından sonuna kadar hüzünlü ve duygusaldır... çok ilginç, bu parça dinleyen herkesin beyninde farklı olmakla birlikte, birbirine çok yakın figürlerin oluşmasına sebep oluyormuş... insanın ruh halini değiştirebilen nadir parçalardan biri... stüdyoda david gilmour birden bu parçanın girişini çalmaya başlamış... büyük ihtimalle o anda ve doğaçlama olarak... roger waters, duyduğu bu melodinin çok hüzünlü olduğunu söylüyor daha sonra bir röportajında ve hemen o melodi üzerine parçanın sözlerini yazmış... aşırı felsefik sözler ve parçanın vokali de çok hüzünlü... sevilen ve unutulmayan bir dost anca bu parçadaki gibi anlatılabilir... sözler türkçeye çevrilince tuhaf ve aslında anlamsız oluyor, merak eden internetten bulup, okuyabilir... zaten pink floyd gibi grupların yada sanatçıların eserlerini öyle kafaya göre çevirip yayınlamak bence çok saçma ve anlamsız... dil ve felsefeye hakim olmayan birinin şarkı sözlerini çevirmesi mümkün değil...

dövme tatoo
shine on you crazy diamond

shine on you crazy diamond ın 1, 3, ve 5. kelimelerinin ilk harfleri syd'dir... pek bi anlam ifade eder mi? yada denk geliş mi? bilmiyorum ama bu parçanın syd barrett için yapıldığı çok aşikar... tıpkı wish you were here gibi...

parça zaten çok uzun... yarım saat üzerindedir ve plağın bir yüzüne tamamı sığmadığı için -yada belki de tamamı insana bir anda sığmayacağı için- ikiye bölünmüştür ve yarısı arka yüzdedir... ben part 1 hastasıyım, yazdığım da part 1 zaten... parçanın toplamı 9 bölümden oluşuyor, ilk 5 bölümü 1. yüzde, 4 bölüm arkada... parça çok yumuşak, rahatlatıcı ve tekdüze synthisizer ile başlıyor, minimoog ile devam ediyor ve sakin sakin giderken david gilmour ın yine çok yumuşak gitar girişi ile devam ediyor... ilk dinleyişimde bu gitar tonuna hasta olmuştum... şu anda yazarken dinliyorum, hala daha hastayım... ben parçayı neden anlatıyorum ki film anlatır gibi... aşağıda paylaşayım hemen, dinlememiş olan varsa dinlesin bir yandan... gerçi filmden öte bir parça bu...

grup wish you were here'ın kayıtları için stüdyoda iken, içeriye syd barrett girer... bir kenara oturur... dinler... o kadar değişmiştir ki, hiç bir grup üyesi kendisini tanımaz... sessizce oturur bir kenarda... elinde külü uzamış gitmiş bir puro vardır... bu manzara aynı albümdeki 'have a cigar' adlı parçaya yansımıştır... öyle söylenir... syd barrett o kadar değişmiştir ki, zar zor tanırlar... kendisini görünce hepsinin sarılıp ağladığı da rivayet ediliyor... aslında rivayet değil, bu olayın olduğu stüdyo çalışanlarınca doğrulanıyor... kendisi için yapılan parçaları kötü ve demode bulduğunu söyleyip, ayrılmış stüdyodan ve bir daha görüşmemişler... bence; beğenmiştir ama gıcıklık olsun diye öyle davranmıştır...

syd barrett onlar için asla unutulabilecek birisi değildir... aşırı anormaldir, aşırı diyorum çünkü grubun diğer elemanlarının normal oldukları da pek söylenemez ve onlar anormal buluyorlarsa, durum vahim demektir... aşırı duygusaldır syd barrett... aşırı melankolik, tutkulu, depresif ve tepkisizdir... kendi halindedir vs vs vs... şizofren muhtemelen yada borderline... benzeri bir konuyu van gogh ve gaugin için daha önce de yazmıştım, şimdi onlar geldi aklıma... tek fark, pink floyd üyelerinin farklı davranması... hiç bir zaman unutmadılar... tüm zamanların en iyi eserleri arasında sürekli yer alan bu parçayı yaparak çok büyük bir vefa örneği gösterdiler... syd barrett'i sürekli aramışlar, davet etmişler, araya elçiler koymuşlar ama barrett bir kez bile yanıt vermemiş, kendi kabuğuna çekilmiş ve ressamlık yapmış bir süre... 2006 yılının temmuz ayında da ebediyete intikal etti...


albüm konsept bir albüm yani konusu var ve konu syd barrett... hiç bir pink floyd üyesi bu albümün syd barrett'a ithafen, ona duydukları büyük özlem ve sevgi/saygı sebebiyle yapıldığını söylememiştir ama tüm dünya bunun böyle olduğunu biliyor... öyle değilse bile, öyle artık... sadece telaffuz edilmemiştir grup üyelerince... dediğim gibi, bu parçanın syd barrett için yapılıp yapılmadığı bir muamma ama yapıldığı dönem, şarkının sözleri ve pink floyda yakın ciddi kaynaklar bu parçanın hatta albümün syd barrett için yapıldığını yoğun biçimde vurguluyor...

uyuşturucu sanatçı yapmaz insanı... hayatını berbat eder sadece... bu böyle biline...

çok erken yaşta babasını kaybetmiş olması sebebiyle yaşadığı travmayı bir türlü atlatamamış syd barrett... bebek yüzlü olarak biliniyor ve içindeki çocuğu da hiç öldürmediği söyleniyor sağda solda... yani en kötü zamanlarında bile onu yaşatan içindeki çocuk olmuş... uyuşturucu sebebiyle, parçalarında fantastik kavramları ve halüsinasyonlarında gördüğü kişileri kullanmış deniyor!... böyle düşünülüyor ve söyleniyor ama bence uyuşturucu etkisi değil... nedense sanatın her kıyısı, mutlaka uyuşturucuya filan bağlanıyor... yahu beyin uyuşturucusuz üretemez mi? insan beyni uyuşturucuya gerek duymayacak kadar çok gelişmiştir... ama daha sonra iyice sapıtmış... uyuşturucu sarmayı anlattığı parçası yasaklanmış... aynı melodileri dakikalarca kullandığı parçalar yapmaya ve konserlerde aynı akoru konser boyunca çalmaya devam etmesi gibi gibi tuhaflıklar yapmaya başlamış ve büyük ihtimalle çevresini yiyip bitirmiştir ki, grubun diğer üyeleri kendisiyle sadece söz yazarı olarak çalışma kararı almak zorunda kalmış... sonrasında da bir kaç solo çalışma yapıp, sırra kadem basmıştır... uyuşturucu etkisi ile olanlar, bunlar işte... öyle her naneyi uyuşturucuya bağlayıp, özendirmeyin milleti... özellikle sanat, müzik işleri sürekli uyuşturucuya bağlanır oldu!...

syd barrett

the dark side of the moon, wish you were here, animals ve the wall... yani konsept albümler sayesinde büyümüştür pink floyd... bir diğer çok önemli etken ise soundlarıdır tabii...

pink floyd sound... aslında böyle ifade edilir pink floyd çünkü her bir ayrıntısı ile "sound" yaratmıştır... bu yazıyı ilk yazdığımda, bana gülenler, kızanlar ve dalga geçenler olmuştu... meğer grubun adını böyle yazdım zannetmişler:)... geri zekalı mıyım ben:)...

pink floyd müzikte neyi istiyorsanız tam da vaktinde onu size kararında verebilen bir grup olmuştur... tematik, görsel, sanatsal, isyankar, yumuşak... gitar isyan mı etmeli? ediyor! söylenmesi gereken bir söz mü var? o söz hemen orada ediliyor... cayır cuyur ötmeden de sert mi olmalı gitar? hemen oluyor... uçmak isteyeni uçuruyor pink floyd, konmak isteyeni de konduruyor... sahnede gitar parçalanmadan da rock yapılabileceğini gösteriyor... tam olarak alıp da bir yere koyamıyorsunuz pink floydu...

özellikle ilk sivrilmeye başladığı yıllarda "pink floyd müziği" alınıp da kolayca bir yerlere konulabilecek tarzda değildi... ne kadar ilginçtir ki hala daha öyledir... tarzı konusunda net bir şey söyleyemez hiç kimse... apayrı bir müziktir... benzerleri yapılmaya çalışılmıştır ama başarılı olamamışlardır... taklit dahi edilememiştir... pink floyd tarzında müzik yapmaya çalışan grupların albümlerinde en fazla 1 adet parça dikkat çekebilmiştir! ama pink floyd'un bir tek parçası bile standart dışı değildir... her hangi bir pink floyd parçası diğerlerinden daha kötü değildir!... bu yüksek kaliteye ulaşabilen grup sayısı ise çok ama çok azdır...

grup içinde sürekli kavgalar, ayrılmalar, zaman zaman birleşmeler ve liderlikler olmuştur... grubun klavyecisi olan richard wright ise diğer üyelerden farklı olarak sakin kalmış, etliye sütlüye fazla karışmamış, sadece müziğini yapmıştır... bence wright, pink floyd soundunun şekillendiricisi olan kişidir syd barrett ile birlikte ve aslında çok önemlidir ancak bir kere bile röportaj vermemiş biri olduğu için, geri planda kalmıştır... adı üzerinde çok fazla durulmamış olmasına rağmen, aslında grup içinde en çok parça sahibi olan kişilerden biridir...

özetle; pink floyd ateşini yakan syd barrett'tir ancak söylendiği gibi uyuşturucu sayesinde yazmamıştır o parçaları... uyuşturucu yüzünden, babası olduğu pink floyd markasını terk etmek zorunda kalmıştır... pink floyd, syd barrett'i hiç bir zaman unutmamıştır... syd barrett yaktığı ateşi, çok daha sanatsal bir şekilde progresif unsurlarla körüklemiştir... syd barrett büyük ihtimalle kendisinden sonraki pink floyd'u pek (yada hiç) beğenmedi ama pink floyd ruhunda kendisi aslında her zaman vardı...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada