Ana içeriğe atla

fuad

erkan oğur & djivan gasparyan
fuad... erkan oğur & djivan gasparyan ın olağanüstü albümleri fuad ın, 5. parçası oluyor bu fuad... albüme adını veren parça özetle... bu parçayı deneme amaçlı olarak, müzik zevkleri ve kültürleri çok farklı olan kişilere bir fırsatını bulup dinlettim ve dinleyen herkes, istisnasız herkes, hatta pek de beğenmeyenler bile, bu parça çalarken başlarını öne eğip, gözlerini olabildiğince yere diktiler!... bu ifade, yada davranış diyelim, aslında içten bir beğeniyi gösteriyor... beğeniden çok etkilenme demek daha doğru... üst üste onlarca kez dinleyebildiğim tek parça bu fuad... abartmıyorum, onlarca kez... hemen aşağıda paylaşayım, okuyan varsa eğer, bir yandan da dinlesin... deneyin, durmadan 30 kere dinleyebileceğinizden eminim... beğenmeseniz de rahatsız etmeyecektir...



beğenmeseniz de rahatsız etmeyecektir çünkü fuad, çok sade... çok basit... dilimizde özellikle basit kelimesi neredeyse küfür olarak kabul edilir ama değildir aslında... "sadelik en üst gelişmişlik seviyesidir" gibi bir sözü vardı leonardo da vinci nin... orijinali şöyledir: "simplicity is the ultimate sophistication"... yani "akıl almaz derecede karmaşık bir şeyi, çok sade ve basit bir şekilde aktarabilen kişiye usta denir" şeklinde de ifade edebiliriz aynı şeyi... "fuad" ın müziğini yapacağım diyerek yola çıkan kişi, eğer erkan oğur ise; bu kadar basit ve sade bir şekilde yapabilir bunu ki yapmış da zaten...

fuad karmaşık mı? evet... öyleymiş daha doğrusu... üstelik çok fazla karmaşık...

ben öğrenmek için yazan biri olduğum için, mişli geçmiş kullanıyorum çoğu zaman... öyle imiş... merak ediyorsanız, inceleyin... fuad ı, anlamını bilerek dinlediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız...

basitliğe ve sadeliğe ulaşmak; oldukça karmaşık, dolambaçlı ve zor bir yoldur... olağanüstü yetenekli bir müzisyensinizdir, dünyanın en karmaşık senfonisini bestelersiniz; güzeldir... olağanüstü yetenekli bir müzisyensinizdir ve üstüne üstlük biraz da bilgeliğiniz vardır, basit bir parça bestelersiniz; daha güzeldir... puzzle mesela, tamamlandığında basittir!... kutusunu açtığınızda ise çok karmaşık ve zordur... erkan oğur gibi ustalar size o puzzle ı yaparlar ve verirler... bakarsınız, çok basittir...

bu arada hemen belirteyim, fuad adlı parça yapı olarak basit sadece... parça aslında bestelemesi, yorumlaması, çalması ve dinlemesi kolay ve basit olmayan bir eser...

genelde karmaşık olarak sunulan eserler daha fazla tutulurlar... göz boyayıcıdırlar biraz... "anlaşılmaz ol, prim yap, taktir gör" mantığı hakim mesela ülkemizde... bir film ne kadar anlaşılmazsa o kadar tutulur! anlamsız denebilecek derecede karmaşık şarkı sözleri ve şiirler var... ama diğer yandan nazım hikmet in sade ve basit, hikaye tadında şiirleri var... okurken ne kadar da kolay gelir insana o nazım hikmet şiirlerini yazmak!?... sanki bir oturuşta yazar geçersiniz memleketimden insan manzaralarını...

konu saptı yine... "fuad" çok ağır bir kavram... fuadın kelime anlamı yanıp tutuşmakmış... maddenin yüksek sıcaklık ve hararette dönüşümü anlamına da geliyormuş... dilimizdeki kullanımı daha çok kalb ve gönül şeklindeymiş... kalp değil, kalb... farklı duyguların kalbde yanıp tutuşmalara sebep olması sebebiyle, kalbe kısaca fuad denmiştir... kalbin ortası, içi anlamındadır... fuad kalbin içinde ve tam olarak ortasındadır... tasavvufta ve aşkta anlam kazanan kalb, yürekte hissedilen oluyor... kalp ise kanı pompalayan...

fuad kavramının; sorumlu tutulan, doğrulayan ve yalanlayan, gönlün meyletmesi, gönüldeki yakıcı ateş, halden hale dönüşen gibi yakın ancak farklı nitelikleri ile tüm kutsal kitaplarda yer aldığı belirtilmekte... ahlaki boyutu tamamen aynı olan bütün kutsal kitaplar, insanları ahlaklı olmaya sevk etmek için gönül gözünün açıklığına vurgu yapmışlar...

ben dindar biri değilim ama gönül gözü denen şeye çok fazla inanıyorum... daha doğrusu fuad a... fuad o kadar geniş kapsamlı bir kavram ki!... mesela gözleriyle paraya bakan birisi için o para her şeydir ama o paraya gönül gözüyle bakan birisi için en fazla ihtiyaçları karşılama aracı olabilir... çok olması gerekmez... herkeste eşit miktarda olmalıdır... ben çok para kazanınca, birileri aç kalmamalıdır... hatta para hiç olmamalıdır... 3 kişi para kazanacak diye 30 milyon kişi sürünmemelidir... özetle; gönül gözü ile bakan ve gören kişi komünisttir...
kalb öncesi zamanlar vardı... sonra mucize gerçekleşti, kalbin oluşum süreci tamamlandı. emir geldi ve kalb atmaya başladı... o ilk darbe anı ve hareketin başladığı hayat noktası "fuad" ile sarsılır cisim... gücü vardır, sesi vardır. ritmi vardır... kalb, hayata hevesle tüm gerçekliği ile başlar... hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar... derken cisme gelen sinyal ve durma anı... "fuad". en küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kainatı başlatır, "fuad"... orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. mutlak varlık yegane gerçektir... kalb öncesi, kalb anı, kalb sonrası sorularını kendime sormaktayım... kalbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasında "fuad" 'dan kırılır. kalbin en mutlu olduğu an "fuad" dır... "fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederz... ve "fuad" ile düşünürüz. yeteneklerimiz ve hatta hiç bir zaman keşfedemeyeceklerimiz "fuad"...
mantık kalbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevgi dolu olabilir.
bu müzikler, insan ve insan dışında bilinene, bilinmeyen ve hiç bir zaman bilinemeyecek olan ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkar olan "fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır.
böyle demiş albüm kapağıda erkan oğur... fuad; kalpteki hayat noktası, ilk atış ile son vuruş arasında geçen süre... iki kalbin birlikte atması, birlikte izlemesi evreni... tasavvufta kalb bu... çok önemli iki dünya müzisyeninin bir araya gelip, bu albümü yapmaları gibi...
Muhakkak ki tüm insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman tüm tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu...
nedense fuad bana sabahattin ali nin yukarıdaki satırlarını hatırlattı...

sadece müzisyen olmayan erkan oğur, aynı zamanda bir bilge... en sade ve basit hali ile notalara dönüştürdüğü "fuad" ı yukarıdaki cümleleri ile çok iyi anlatmış... fuad aslında her şey... fuad ile görür, dokunur, düşünür ve hissederiz... kalp kanı beyne pompalar sadece... beyin vücudun ihtiyaçlarını karşılamaya kilitlenmiştir... mantık egoisttir, egoist olmak zorundadır... mantık aslında vücuda "sen yaşa, gerisi geberse de olur" emri vermek zorundadır... mantığın görevi budur...

göz yılanı görür, kalp kan pompalar, beyin emreder, yılanı öldürürsünüz... fuad yılanı gördüğünde ise; mantığı yerle bir edebilir... edemeyebilir de... fuadınızın ne kadar güçlü olduğuna bağlı... fuad asla yılanı öldürmez, yılanı korur... yılan asla sizi yok etmez... yılan aslında dünyayı korur... mantık için yılan çok büyük tehlikedir, fuad için ise yılan dünyayı yaşatandır...

kalp kan pompalar, mide acıkır, çok yer, doymaz, her şeyi yer, yedikçe acıkır... tüm dünya aç kalsa da mide yer çünkü mantık emreder... fuad ise kimseyi aç bırakmaz... dinlerin tamamı başkaları açken doymamayı emreder... kapitalizm ise, dünya aç da olsa tıka basa yemeyi emreder...

kalp kan pompalar, ego şişer... ego başkalarına yaşam hakkı tanımaz... ego çok büyüktür... fuad ise küçük kalmayı tercih eder ve başkalarının yaşadığından daha fazla yaşamamayı emreder...

fuad aşktır... tasavvufta da, gerçek hayatta da aşktır... tasavvufta fuad tanrı ile aynı ritme gelebilmektir... tüm amaç, tanrı aşkı yaşayarak yanmak ve tanrıya ulaşmak, tüm evreni tanrı ile aynı gözle görebilmektir... insani aşkta da eğer fuad güçlü ise, aşık olunan ile aynı ritme ulaşmaktır amaç... dünyaya aynı pencereden bakmak, aynı şeye gülmek, aynı şeye ağlamak, en mutlu anı da, en mutsuz anı da birlikte yaşamaktır... fuadda aşık olunan ne hissediyorsa, o hissedilir... o ritm yakalanır... ego yoktur...

"illa birini seveceksen, dışını değil içini seveceksin... gördüğünü herkes sever, ama sen göremediklerini seveceksin... sözde değil, özde istiyorsan şayet; tene değil, cana değeceksin..." demiş mevlana... fuaddır bu...

tibete giderseniz, fuad kalb değildir... iki gözün tam ortasındadır... tibette meditasyon yolu ile bu üçüncü göz açılmaya çalışılır... açılır mı açılmaz mı bilmiyorum, bakmayın bir sürü şey yazdığıma, beni aşar bu konular aslında ama bu üçüncü göz ile fuad aynı şey oluyorlarmış... görünmeyeni, bilinmeyeni görmeye yarıyor bu üçüncü göz... fuad da öyle...

bir müzik bloğu için bu kadar açıklama yeter... hatta fazla bile... erkan oğur yukarıdaki alıntının sonunda açıklamış, fuad albümü, sadece fuad parçası değil, erkan oğur un insanlık hayaline bir hizmeti... tasavvufi yönünü, bilgeliğini ve insanlığını kullanarak bu hizmeti yapmış... yapabileceği de en fazla bu zaten... fuad budur, fuadınızı güçlendirin, kullanın, dünyaya gözlerinizle değil, biraz da fuadınızla bakın diyor...

fuad albümündeki tüm parçalar çok iyi... volor molor, yardan gelen haberi anlatıyor... yemen, bilindiği gibi harika... siresi yarisdaranda, sevdiğini elinden alıyorlar... yes pucur yaris pucur da ise, ben nasılsam yar da öyle, yar nasılsa ben de öyleyim... mayrig ise ana... perde kalktı parçasında ise, fuad yani 3. göz açılıyor... lorik ise küçük kuş, belki de simurg... ve tabii fuad...

fuad ı ben yıllardır uyku öncesi dinliyordum... zaten o sınıfta idi... ama yanlış dinliyormuşum!... djivan gasparyanın müziği olarak dinliyormuşum!... çünkü benim dinlediğim parça gasparyana ait olan your strong mind idi!... benim aldığım sitede yanlış yazılmış anlayacağınız ve gasparyanın your strong mind adlı bir parçası var, o da güzel bir parça, bulup dinleyin derim... ben yıllardır o şekilde hayranlıkla dinliyordum yine ama gasparyan diye dinliyordum... derken üçüncü gözüm açıldı ve fuad bana o parçanın erkan oğur a ait olduğunu söyledi... artık aynı parçayı aynı beğeniyle, erkan oğurun fuadı olarak dinlemeye devam ediyorum...

fuad sadece erkan oğur değil... aynı zamanda gasparyan ve derya türkan... parçanın en dokunaklı yerleri bence derya türkan tarafından klasik kemençeyle çalınmış... insanı alıp götüren, fuadı yaşatan en önemli bölümler... fuad bir bütün, zaten bütün olduğu için fuad... bu güzel bütünlük içinde zaten duduğu, kemençeyi, perdesiz gitarı ve erkan oğur un sesini diğerlerinden kesinlikle ayıramıyorsunuz...

Yorumlar

  1. Ben bu fuad parçasını eskiden beri bilirdim ve çok severdim. Şimdi öğrendim Erkan Oğurun olduğunu! İnanmadım hatta ve araştırdım gerçekten onunmuş. İnsanı ağlatan çok derin bir müzik gerçekten. Derin bir aşk, çok farklı yani evrene aşık olmak gibi bir şey ifade ediyor benim için:)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuklar müziğe hangi enstrümanla başlamalı?

piyano neden bu paylaşımı yapıyorum? önce onu yazayım... neden olacak, çok soru geliyor... çocuk ve genç sanatçılarımızı paylaştığım için sık sık, doğal olarak bana soran aile çok oluyor bu konuyu ve bazı başka konuları... en çok sorulan sorulardan biri de şu: "bizim çocuk müziğe çok meraklı, hangi enstrümanla başlasın? hangi kursa gönderelim?" kabaca bu soru çok geliyor... tabii devamı da var... bir kaç soruyu da ayrı bir paylaşımla yazarım... daha önce çocuğa gitar nasıl alınır? gibi bir paylaşım yapmıştım, onu okuyan, bu piyano işini de soruyor haliyle... bir çok özel kurs var... enstrüman satan mağazalar var... müzik öğretmenleri vs var ama galiba anladığım kadarıyla aileler verilecek cevabın tarafsız olmasına özen gösteriyorlar... yani doğal olarak işin içinde ticari, parasal, ekonomik vs vs konular olunca, galiba tatmin edici olmuyor... mesela piyano kursu veren bir yere sorduklarında aldıkları cevabın "piyano" olması onları tatmin etmeyebiliyor... beni de e

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

mehmet özkanoğlu

mehmet özkanoğlu bir süredir paylaşmak istediğim bir gitarist mehmet özkanoğlu... ilk kez 1 yıl kadar önce facebook da bir paylaşımda dinlemiştim... hem de öyle bir paylaşımdı ki, bir şiir için fon müziği olarak kullanılmıştı... klasik gitarla çalınan parça ise, dost çevirmiş yüzünü adlı türkü idi... aşık veysel in... şiirle pek alakası olmayan biri olarak o video yu defalarca izlemiştim sırf parçayı dinlemek için... bence çok çok iyi bir yorum idi ama kimdi çalan??... düşünsenize! ne pis bir durum!... bir türk gitarist (yabancı da olabilirdi, bereket değilmiş) böyle gitar çalıyor ve ben tanımıyorum ve arayıp, bulmam lazım kim olduğunu!... bakmayın şimdi yukarıda parçanın adını yazdığıma, ilk dinlediğimde türkünün adını da kime ait olduğunu da bilmiyordum, sadece türküyü biliyordum... işin kötüsü, çoğu türkü de kimseye ait olmuyor ki! anonim olabiliyor, bir yada bir kaç derleyeni olabiliyor... google ın hiç bir işe yaramadığı da oluyor, onu keşfettim... bu parçayı bu kadar etkileyi

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

gordion oda orkestrası

gordion oda orkestrası geçtiğimiz haziran ayında yeni bir orkestramız daha dünyaya geldi.. gordion oda orkestrası .. son yıllarda bu konuda çok güzel kıpırdanmalar var ve yeni orkestralar, korolar, projeler, etkinlikler dikkat çekmeye başladı.. bu yeni ve genç oluşumların bir kısmı maalesef çinliler yarasa çorbası içtikleri için çeşitli şansızlıklara denk geldiler ama ben kaldıkları yerden yollarına devam edeceklerinden eminim... orkestranın en önemli hedefi; genç sanatçılara mesleklerini icra edebilme şansı vermek... sadece orkestracılık anlamında değil, solistlik anlamında da kendilerini gösterebilme yolunu onlara açmak... tabii ki bunu yaparken benim gibileri de barok konserlerle buluşturacaklar... buluşacağız gordion oda orkestrasıyla ancak birlikteliğimizin devamı için sürdürülebilirliğin sağlanması da şart... oldukça fazla sayıda genç sanatçımız gordion bünyesinde bir araya geldiler ve büyük bir heyecanla çalışmalarını sürdürüyorlar.. günümüz şartlarında, mutlaka sponsorlarının o

dünya piyanistler günü

gülsin onay daha önce hiç duymamıştım, az önce denk geliş karşıma çıktı... 6 aralık günü dünya piyanistler günüymüş... 2011 yılından beri... hikayesi de ilginç... usta piyanistimiz gülsin onay , 2011 yılında, 6 aralık günü "herkesin bir günü var, piyanistlerin neden özel bir günü yok" demiş ve 6 aralık gününü dünya piyanistler günü olarak ilan etmiş... biraz inceleyince, "şaka yollu ortaya attığım fikrimin marmarisli gazeteci ata sevgi tarafından haber yapılması üzerine bu denli ciddiye alınıp, benimseneceğini ve hatırlanacağını bilmiyordum doğrusu" dediğini de okudum... şaka yollu da olsa, ortaya atılan bu görüş benimsenmiş ve dünyaya da duyurulmuş anladığım kadarıyla ama dünyaca da benimsenmiş mi acaba diye biraz kurcalayınca, karşıma bu sefer de 8 kasım çıktı world pianist day olarak... bir de sayfa açmışlar... şöyle bir şey ... neden 8 kasım olduğunu anlamadım, daha doğrusu anlamak için uğraşmadım ama 8 kasımda farklı ülkelerden kutlayanları filan pay

org

benim hastalık boyutunda bir takıntım vardır bu org konusunda, bir kaç paylaşımımda bahsetmiştim daha önce... ülkemizde "org" olarak adlandırılan çok geniş bir müzik aleti grubu olması ve farklı adlandırılmalara gidilmeden, tamamına org adı verilmesidir bu takıntı... aslında bu takıntımda pek de haklı değilim, biliyorum ama üzerinde tuşları olan, birbiriyle alakasız her türlü cihaza tek bir isim verilip, org denmesini de hep yadırgamışımdır...  keyboardlar & piyanolar  başlıklı eski paylaşıma göz gezdirirseniz anlarsınız bu takıntımı... bu gereksiz takıntımda pek de haklı değilim dememin sebebi ise şu; aslında benim "org" denilip geçilmesini yadırgadığım cihazlar da "org" denen şeyin geliştirilmiş, elektronikleştirilmiş, dijitalleştirilmiş halleri... üstelik türkçe karşılıkları da yok ve tamamına org deyip geçmek de yanlış sayılmaz... benim takıntılı biçimde "gerçek org" dediğim ve hayranı olduğum şey aşağıdaki muhteşem varlık oluyor...

çingene müziği

çingene müziğine geçmeden önce; aşağıdaki paylaşımlara göz atabilirsiniz... gelem, gelem... çingeneler... dünyada bilindiği üzere, bir "dünya müziği" kavramı mevcut... world music denen!... kimi de her nedense hiç de sevmediğim bir şekilde "etnik" müzik diyor... aslında o kadar mide bulandırıcı bir tanımlama ki özellikle bu etnik müzik lafı!... etnik aslında yerel yada dar bir alana özgün gibi bir anlama sahip ama güncel ve yaygın kullanımı folklorik olmanın çok ötesine geçti, ırkçılığa kadar vardı resmen!... "ötekinin müziği" oluverdi resmen... web sayfaları kapatıldı, ötekinin müziğini dinleyenler kara listelere bile alındı... o yüzden ben zaten etnik lafını hiç benimseyemedim... dünya müziği lafı da çok saçma çünkü bu sefer insan "dünya dışı bir müzik mi var acaba" gibi bir arayışa giriyor... ne yani şimdi mesela madonna uranüs müziği mi yapıyor!... Robert E. Brown - dünya müziği mutfağı /  http://www.wesleyan.edu/ evet, madonna da