Ana içeriğe atla

iğrenç karıncayla budala ağustos böceği

1919 illustration of Aesop's Fables by Milo Winter
bütün bir yaz, sıcak sarı kırları, ılık yıldızlı geceleri sevinçli türküsüyle doldurur...
kırlarda çalışanlar, yıldızların altında yorgunluk çıkaranlar onun aydınlık sesinden tat duyarlar...
ağustos böceği artisttir.
şarkısını söylemek için soluk tüketir...
yüreciğini parça parça, ışıklı damlalar gibi ses biçimine sokarak havalara dağıtır...
yorulur... didinir...
yalnız kendisi için değil, bütün bir kendini dinleyenler için...
o, bu işe, başkaları için türkü söylemeye öyle alışmıştır ki, kendini düşünmez...
bütün bir yaz, kendi özel yaşamını bir kerecik olsun aklına getirmez...
kara kış gelmiştir...
ağustos böceği aç... ağustos böceği donuyor soğuktan...
gider, karıncanın kapısını çalar...
karınca, bütün bir yaz yalnız kendini, yalnız özünü düşünerek kışlık yiyeceğini düzmüş, ambarlarını doldurmuştur...
şimdi buğday çuvalları arasında, burnu kaf dağında oturmaktadır...
bütün bir yaz, taneleri birbiri peşinden kendi evine sürüklerken, ağustos böceğinin, türkülerinden hız aldığını, o türkülerle yazın güzelliğini bir parçacık olsun anlayabildiğini çoktan unutmuştur...
şimdi, kapısını çalan ağustos böceğini, üstüne üstlük, kendi aklınca bir de alay ederek kovar...
ben bu masaldaki karıncadan tiksinirim, iğrenirim...
ağustos böceğine gelince;
ona bütün bir yaz kendini, özünü düşünmeden, türkü çağırdığı için değil;
hayır, bu onun en güzel, en kahraman yanıdır;
hayır, ben ağustos böceğine, gidip karıncanın kapısını çalacak kadar budalalaştığı, en sonunda yüreğinin gücünü böylece kaybettiği için kızarım...
Nazım Hikmet (Orhan Selim mahlası ile) Akşam Gazetesi, 18/04/1935
ünlü fablın nazımca yorumlanışı... çok güzel...

bu yazısı aslında la fontaine den masallar kitabındaki versiyonu değil, bu yazısını görüldüğü gibi akşam gazetesinde yazmış...

ben oldum olası bu hikayenin orijinal haline, yani la fontaine e ait olan haline zaten fazlasıyla gıcığımdır... çok fazla itici bulmuşumdur... hele hele ağustos böceği-karınca hikayesinin çocuklara masal olarak anlatılıp durmasına ve ağustos böceğinin yerin dibine batırılıp, karıncanın göklere çıkarılmasına çok sinir olmuşumdur...

aslında masal filan değildir bu hikaye, fabldır ve bence büyük ihtimalle La Fontaine de fablında bizim masalcı teyze ve amcalar gibi yorumlamamıştır bu hikayeyi... çocukluğumuzda boş şeylerle bizim kafamızı ütüleyen eğitim sistemidir karıncanın çalışmasını ve ağustos böceğinin tembelliğini ön plana çıkaran!... eğitim sistemi bizim kafamızı bir güzel ütüledikten sonra, bu sefer de kapitalizm alır sazı eline ve "karınca gibi çalış, bana 1000 lira kazandır, sana 10 lira vereyim, senin mutluluğun için yeter de artar bile" der... zaten bu sebeple kapitalizm eğitim sisteminden fazlasıyla hoşnuttur...

la fontaine de büyük ihtimalle öyle yorumlamamıştır dedim az önce, hemen bu yorumlama meselesine değineyim... aslında bu basit anlatım la fontaine e ait değil... bir antik yunan bilgesi olan köle ezop a ait... ama sunay akından tutun da halikarnas balıkçısına kadar bir çok kişi nedense lafontaine e kızmış... aslında lafontaine doğru düzgün bir adam (araştırdım, siz de araştırın)... köle olan ezop ise, pek de doğru düzgün bir adam değilmiş aslında... her köle adil olacak diye bir şey yok demek ki...

ezop un gerçekten yaşayıp yaşamadığı da bilinmiyormuş ama sonuçta anonim de olsa, var kendisi... bugün de çıkın sokakta dolaşın biraz, var olan bir çok kişiyi görürsünüz sağda solda ama aslında yokturlar!... onun gibi bir şeyin tersi oluyor bu durum...

fransız şair lafontaine 17. yüzyılda bu anlatımı yeniden taşımıştır kendi zamanına... aslında anormal bir insan bu hikayeyi okuduğunda karıncaya kızar! çünkü aç kalmış zor durumda olan bir başka canlının yardımına koşmak yerine, suratına kapıyı kapatıyor karınca!...

ben eminim, her normal çocuk bu hikayeyi okuyunca karıncaya kızıyordur ama insanlar ağustos böceğine kızmaları gerektiğine inandırılmışlar... bizim iyice insanlaşmış büyüklerimiz bize bu hikayeyi öyle bir vurguyla anlatırlar ki! hatta sonunda 2 cümle açıklamayla ikna etmeyi de ihmal etmezler... biz kalkıp zor durumda kalmış olan ağustos böceğine kızarız!... çok ayıp çok... hiç yakışmıyor büyüklerimize...

işte bu sebeple; sadece yaşlı olduğu için saygı duymamışımdır kimseye...

ben bu yazdıklarımı anlatmak için başlamadım bu yazıya ama konu sanki dağıldı biraz... yada dağılmadı gibi de duruyor çünkü konu aslında yine bu ama biraz sanatçılarla ilgili olacaktı, olamadı bir türlü...

gustave doré - ağustos böceği ve karınca
ağustos böceği aslında tam bir sanatçı! ama bu fabl, çocuklara masallar kıvamında anlatıldığında "boşta gezenin boş kalfası, tembel, aylak, işe yaramaz, sefil böcek bozuntusu" yapılıveriyor...

ipler kimin elindeyse, masalları da o anlatır...

bize anlatılan masallar dururken, kalkıp da bu 2 paragraflık masala bu kadar takmam da tuhaf geldi şimdi... neyse artık, başladık yazmaya, bir şekilde bağlayacağız bir yerlere, ağustos bitmeden baskıya girmesi lazım bu yazının...

ya nasıl söylesem bilemedim şimdi, ayıp da olacak okuduysanız buraya kadar... sanatçılara bağlayacaktım ama vazgeçtim çünkü şu anda önemli bir şeyi idrak etmiş durumdayım!... nazım hikmetin bahsettiği "sanatçı" ile bugün toplumun "sanatçı" zannettikleri arasında dağlar kadar fark var!... daha doğrusu zerre kadar alaka yok 1935 yılında nazımın bahsettiği sanatçı ile bugün sanatçı zannedilenler arasında... bu durumda ben yazacaklarımı yazdığımda, okuyanlar ters anlayabilirler çünkü bugün sanatçı denen kişilerin çok azı nazım hikmetin sanatçı tanımına uyuyor!... lady gaga yı filan övüyorum zannedenler de çıkabilir... bu durumda "ben türkçe olan bu blogda sanatçıları savunan bir yazı yazarsam kime hizmet etmiş olacağım?" diye düşündüm ve bir sürü şarlatan ve şaklabana hizmet etmiş olmamak için, mecburen bu yazıyı kesiyorum burada...

Yorumlar

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …