Ana içeriğe atla

org

benim hastalık boyutunda bir takıntım vardır bu org konusunda, bir kaç paylaşımımda bahsetmiştim daha önce... ülkemizde "org" olarak adlandırılan çok geniş bir müzik aleti grubu olması ve farklı adlandırılmalara gidilmeden, tamamına org adı verilmesidir bu takıntı... aslında bu takıntımda pek de haklı değilim, biliyorum ama üzerinde tuşları olan, birbiriyle alakasız her türlü cihaza tek bir isim verilip, org denmesini de hep yadırgamışımdır... keyboardlar & piyanolar başlıklı eski paylaşıma göz gezdirirseniz anlarsınız bu takıntımı... bu gereksiz takıntımda pek de haklı değilim dememin sebebi ise şu; aslında benim "org" denilip geçilmesini yadırgadığım cihazlar da "org" denen şeyin geliştirilmiş, elektronikleştirilmiş, dijitalleştirilmiş halleri... üstelik türkçe karşılıkları da yok ve tamamına org deyip geçmek de yanlış sayılmaz...

benim takıntılı biçimde "gerçek org" dediğim ve hayranı olduğum şey aşağıdaki muhteşem varlık oluyor...

britanic

şunun güzelliğine ve zarafetine bakar mısınız!... bir enstrüman bu heybetli şey!... inanmak ve akla kabul ettirmek de o kadar kolay değil... bu ingiliz orgu olarak bilineni ve güzel olduğu için buraya koydum fotoğrafını... çok daha büyükleri mevcut tabii... çok zarif, kibar ve zarifliğinden beklenmeyecek kadar da güçlü... minicik tuşuna buradan bir basıyorsun, borularda kasırga kopuyor!...

pan flüt
org aslında çok basit bir sisteme sahip... flütler bütünü desem olur... yada pan flüt daha iyi... bakın, orga ne kadar benziyor... orgda, devasa boyutlarda borulara üflemek mümkün olmadığı için, körükle yüksek basınçta hava basılıyor, tek farkı bu... orgun minyatürü akordiyon olabilir mesela... akordiyonun orgdan farkı, körükle yaratılan havanın metal parçalarında titreşim yaratması... orgda ise benzeri tireşim borulardan elde ediliyor... zaten bütün sesler titreşim değil midir... hiç bir müzik aletinin diğerlerinden pek de farkı yok anlaşılacağı üzere... ya gitar, keman ve piyanoda olduğu gibi teller titreşiyor yada boru benzeri yapılar, metal çubuklar titreşiyor... ses tellerimiz gibi... bu titreşimleri kontrol edebildiğiniz taktirde enstrüman elde etmiş oluyorsunuz... ses tellerimiz üzerinde kontrolü ele geçirdiğimizde, konuşmaya ek olarak şarkı da söylüyoruz...

org dendiğinde ilk akla gelen kiliseler oluyor... kilisenin boyutlarına göre org boyutları da değişiyor... en büyük orglar da doğal olarak katedrallerde bulunuyor... aralarında boyut ve boyuta bağlı olarak çıkan ses haricinde önemli bir fark yok... boru sayıları ve büyüklükleri değişiyor... bu borular metal yada tahta olabiliyorlar ve tabii ki çıkan ses de değişime uğruyor...

orgun tarihçesi nedir acaba deyip de incelemeye kalkıştığınızda resmen bir çukura düşüyorsunuz çünkü yukarıda belirttiğim gibi, bu org denen şeyin temeline indiğinizde herhangi bir boruya üflemeye kadar gidiyor... benim "hah işte bu orgun dedesidir" diyebildiğim bir kaç antik enstrüman var... iş "harp" a kadar uzanıyor aslında resmen... daha doğrusu "lir" e kadar... şu yukarıdaki pan flütte, borular yerine teller gerin, oluyor size bir lir... pan flütün borularını teke indirin ve üzerine delikler ekleyin, oluyor bu sefer bir flüt... lire sap ve perdeler ekleyin, bu sefer de gitar oluyor... aslında bütün enstrümanların çocukluğuna inmeye kalkarsanız en sonunda pan flüt yada lir benzeri bir şeye ulaşıyorsunuz...

hydraulis (su orgu)
gayr-ı bilimsel açıklamamla resmen çalgı biliminin ve arkeolojinin içine ettim:)... konu uzmanı biri okusa, her tarafıyla güler bana:)...

orgun ve piyanonun hatta tüm tuşlu çalgıların atası olarak kabul edilebilecek enstrüman olarak çoğu kaynakta yanda fotoğrafı görülen hydraulis gösteriliyor... hydraulisin aslında pipe orgdan hiç bir farkı yok... borulara hava basma işi için enerji sudan sağlanıyor sadece... milattan 250-300 yıl önce mısırda yaşayan berber çırağı ktesibios tarafından geliştirilmiştir... iskenderiyede yaşayan ktesibios ilk mühendislerden biri olarak kabul edilmektedir ve bir çok icadı vardır... en önemli diğer icadı ise su saati olmuştur... org ve piyano gibi tuşlu çalgıların bilinen en yaşlı dedesi olan su orgu aslında çok büyük bir pan flüttür... suyun havayı sıkıştırmasından yararlanılarak, pan flütten ses çıkarılmıştır...

rüzgar orgu
bir de rüzgardan yararlanılan tipi var... tıpkı değirmenler gibi bu antik orglar... orgun dedelerindeki en önemli eksiklik, klavye kısmının olmamasıdır... sonraki dönemlerde ses kontrolünü sağlayan ve register olarak adlandırılan mekanizma eklenmiştir...

neyse, biz dönelim şu zarif ve çok güçlü orgumuza... bu bol miktarda boruları olan org "pipe" org olarak bilineni oluyor... çok büyük katedrallerde, kiliselerde ve dev konser salonlarında devasa boyutlara ulaşan orglardır... bu orglar aslında sadece müzik açısından önem taşımazlar... sanayi devrimi öncesinde insan tarafından yapılan ilk kompleks mekanik makinalardır... bu açıdan bakıldığında çok daha büyük önem kazanmaktadırlar... kilise müziğinin ve klasik müziğin en önemli enstrümanı olması açısından da çok önemlidir... müziğe kilisede başlayan bir çok klasik besteci ve müzisyen sayesinde org için bestelenen ve yorumlanan eser sayısı oldukça fazladır...

küçük kiliselerde, salonlarda, evlerde yada saraylarda kullanılan portatif, pozitif ve reed org olarak adlandırılan küçük orglar yanında, boru sayısı binlerce olan, 5-6 katlı bina boyutlarına ulaşan dev orglar da vardır... önde bulunan dev borular aslında bu orgların gerçekte kapladıkları alanı örtmektedirler ve mekanizma içine girmeyen bir kişinin bu dev enstrümanı kafasında canlandırabilmesi de pek mümkün olmamaktadır...
duomo di milano (16 bin boru)
yukarıdaki fotoğraf milanodaki dünyanın en büyük orglarından birine ait... orgun borularının çok küçük bir kısmı görünür durumda ve neredeyse tamamı gizlenmiş... bu orgdaki boru sayısı 16 bin!... 1395 yılında yapılmış ve defalarca yenilenmiş...  son yenileme 1986 yılında yapılmış...

klasik dev orglarda 2 ana bölüm bulunmaktadır... birinci bölüm çok değişen sayılardaki borulardır... borular dikey olarak konumludurlar... ikinci bölüm ise orgun çalındığı kısımdır ve konsol adı verilmektedir... el ve ayak klavyeleri vardır ve büyük orglar 5-6 el klavyesine sahip olabilmektedirler... pedallarla basınçlı hava borulara gönderilmekte, çıkacak sesin kontrolü ise klavyelerle yapılmaktadır... orglar aslında çok karmaşık bir yapıya sahip... tek bir tuşa bastığınızda, orgun boyutlarına ve boru adetine bağlı olarak, çok sayıda boru devreye girmekte ve çok farklı ses renklerine ulaşılabilmektedir...

aşağıdaki video çocuklara berlin filarmoninin tanıtımı amacıyla hazırlanmış ve berlin filarmoninin çok tanınmış orgçusu olan cameron carpenter orgu tanıtıyor... sarah willis de borular arasında dolaşıyor... pipe orgu anlama açısından biraz uzunca ama çok güzel bir video...



aslında farklı amaçlar için çok farklı orglar üretilmiş... örneğin "tiyatro orgu" bile mevcut ve çok önemli bir işleve sahip... tiyatro, müzikal ve en önemlisi sessiz filmlerde müzik yapma amacıyla kullanılmış olan çok fonksiyonlu ve bir kısmı elektrikli tiyatro orgları uzun bir süre kullanılmış... büyük ihtimalle o günün koşullarında vazgeçilmez bir alet idi tiyatro orgları... "tiyatro müzisyeni" olmak o dönemlerde çok önemli idi çünkü oyun sahnelenirken aynı anda canlı olarak müzik yapıyordu bu müzisyenler... öyle kolay ve basit bir iş değil... aşağıdaki video biraz eskilere gitmeye çalışırsak, çok tanıdık gelecek... işte o müzikleri yapan müzisyenlerdi bu tiyatro müzisyenleri...



tek başına resmen senfoni orkestrası tadı verebiliyor!... duyguları da çok güzel aktarabiliyor tek başına... bu sebeple tiyatro ve sessiz filmler için uzunca bir süre vazgeçilmez olmuş bu orglar... bu arada hemen belirteyim, yaşından da anlaşılacağı üzere, kay mc abee de bir tiyatro müzisyeni...

org uzunca bir dönem önemini korumuştur... bu cümlenin devamında normalde sonradan unutulmuştur gibi bir şey gelmesi gerekiyor normalde ama sonrasında önemini daha da artırmıştır:)... önemini yitirmesi mümkün olmayan bir enstrüman çünkü... kiliselere, katedrallere sığmamış; şatolara, saraylara, tiyatrolara, filmlere ve evlere girmiştir... caza, bluesa ve rocka girmiştir... ihtiyaçlara ve mevcut teknolojiye göre sürekli biçim ve işlev değiştirmiştir ve belki farkında değiliz ama hayatımızın her yerine dalmıştır... günümüzde düğünlere, barlara, konserlere, stüdyolara, evlerimize iyice yerleşmiştir... hem de öyle bir yerleşmiştir ki; insanları ekmeklerinden bile etmiştir... düğün orkestralarını yok etmiştir mesela... canlı müziği resmen tekeline almıştır... müzik kayıt stüdyolarını bile ciddi biçimde sarsmıştır... sürekli ufalmış ve virüs gibi yayılmıştır:)...

16. yüzyılda orglara farklı enstrüman seslerini verebilecek borular da eklenmeye başlamıştır... nasard, flüt, kromorn, trompet, kornet gibi sesler ilk eklenen sesler olmuştur... 17. yüzyılda ve sonrasında obua ve insan sesine yakın sesler eklendi... anlaşılacağı üzere; daha o yıllarda günümüz org kavramı doğmaya başladı... bu eklentiler orgu "tek başına müzik" yapmaya dönüştüren atılımlar olmuştur... işte bugün bana "org enstrüman değildir" dedirten de bu değişimlerdir... devasa boyutlardaki bir enstrümana boru takımları ekleyip, farklı sesleri taklit etmeye kalkışmanın aslında pek de bir anlamı yoktu... tembellik ve kolaycılık o zamanlarda başlamış demek ki... bina boyutlarındaki bir çalgıya bunu yapabilen insanoğlu; elektrik, elekronik ve dijital işin içine girince sapıttı iyice doğal olarak:)...

org denince benim aklıma j. s. bach, toccata, hammond ve jon lord geliyor... ve biraz caz, çok az da blues... yakışıyor bunlara... bir de daha önce hiç farketmemiştim ama org aynı zamanda kadınlara da çok yakışıyor... düşününce tuhaf geliyor ama gerçekten çok yakışıyor... ben yakıştırıyorum, sizi bilemem... org kadındır zaten... hammond ve jon lord ikilisini paylaşma hakkımı saklı tutarak; önce bir taşla 4 kuş vurayım ve bach + caz + barbara dennerlein + hammond diyeyim... harika bir 4 ü 1 arada olmuş bence...



hammond!... gerçek bir efsane... bugün hala daha orgdan bahsediyorsak, hammond sayesinde... seçkin yerinden çıkarmış, kitlelere kazandırmıştır orgu... org kabuğunu kırmıştır hammond ile...

hammond org benim bildiğim ve duyduğum kadarıyla ilk kez procol harum un o felaket parçası whiter shade of pale de kullanılmıştı... aslında öncesi var tabii ama ilk dikkat çekişi ve yaygınlaşmaya adım atması demek belki daha doğru olur... bir çok kaynakta orgun bu parçada bu kadar yoğun kullanılmış olmasına kilisenin çok ciddi bir şekilde tepki gösterdiği söyleniyor... ben 1967 yılı canlı çekimini paylaşıyorum herkesin bildiği bu parçanın... yeni modelini aşağıdaki linkten izlemenizi şiddetle öneririm...

http://youtu.be/St6jyEFe5WM



orgun geniş kitlelere yayılması için ufalması, elektrikli olması ve tabii ucuzlaması da gerekiyordu... bunu saat tamircisi laurens hammond gerçekleştirdi 1935 yılında...

hammond

elektrikli ilk orgu geliştiren hammond mıdır bilmiyorum ama "başarılı" olan ilk org hammond onu biliyorum... günümüzde de apayrı yeri vardır hammond orgların...

 laurens hammond & hammond org
hammond denince akla gelen model b3 tür... bunun yanında c3 ve a100 gibi modeller de çok tutulmuş ve ön plana çıkmıştır... hammond org bir çok önemli efekti de verebilen bir cihaz olması sebebiyle caz, gospel, blues, rock gibi müzik türlerine kolayca adapte olmayı başarmış ve çok popüler olmuştur... 60 ve 70 li yıllarda org; santana, deep purple, procol harum, pink floyd ve doors gibi çok ünlü gruplarca kullanılmış ve ön plana çıkarılmıştır...

jon lord hakkımı saklı tutmuştum az önce... güzel bir jon lord solosu ekleyeyim şimdi... beethoven sonrasında jon lord solosu (2:47)... deep purple farkı ile ter fışkıran bir hammond lordu:)...

Deep Purple - Beethoven HD 1993 (Live at the Birmingham)



elektro orgların atası, 1897 yılında thaddeus cahill tarafından geliştirilen dinamofondur... daha yaygın olarak bilinen adı ile; telharmonium oluyor bu... ilk elektromekanik enstrüman olan telharmonium aynı zamanda ilk sentetik enstrüman olarak kabul edilebilir tabii... "horn" tip hoparlörle çalışmaktadır... İlk elektro org olarak kabul edilen ve 1935 yılında üretimine başlanan hammond org da elektromekanik bir alettir ancak daha çok "leslie" hoparlörlerle kullanılmaktadır... jon lord un yukarıdaki videosunda eğer 3:25 den itibaren dikkatli bakarsanız, arkasındaki hoparlörlerin üst kısmında dönen bir şey göreceksiniz... işte o oluyor leslie... donald j. leslie tarafından geliştirilen bu hoparlörlerde yukarıda bahsettiğim "horn" tipi ses vericiler dönmektedirler... aşağıdaki resimde görüldüğü üzere, leslie hoparlör içinde amfi ve hoparlör kombinasyonu bulunmaktadır...

şimdi benim en başta bahsettiğim ama çaresini de bulamadığım org takıntıma gelelim... "enstrüman" anlamında org aslında sadece "pipe org" olarak bilinen borulu orgdur... pipe org da bile "taklit" ses üretme amacıyla binlerce boruya sahip sistemler eklenmiştir... bu noktada enstrüman vasfı da yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır orgun ve 17. yüzyıldan günümüze kadar sürekli değişim ve gelişim göstermiştir... bu gelişmelerin tamamı hep "seslerin yapay üretimi" konusunda olmuştur... yani amaç çoğu zaman "tek başına müzik" yapmak olmuştur... yapay ses üretimini de belli bir noktaya kadar anlayabiliyorum ve bu sebeple hammond gibi elektromekanik sistemleri de org içine alabiliyorum ama özellikle 60-70 yıllarından itibaren eklenmeye başlanan özellikler sebebiyle artık ben bu cihazlara enstrüman gözüyle bakamıyorum... ama nedir onlar? derseniz; ben de bilmiyorum...

novachord synthesizer
durum şu özetle; su orgu, rüzgar orgu, pipe org, reed org, telharmoniyum, elektro org, elektromekanik, elektrostatik, vakum tüplü, transistörlü org derken, bu elektro orga teknoloji geliştikçe o kadar çok özellik eklenmiştir ki, bugün bu sınıf cihazlarda dijital teknoloji resmen tavan yapmıştır... önce daha önce değindiğim gibi, yapay sesler eklenmiştir... daha sonra yavaş yavaş ritm eklenmeye başlanmıştır... ses sentezleme; başta analog olarak, sonrasında dijital olarak gerçekleştirilmiş ve bu cihazlara "synthesizer" adı verilmiştir... sonra bu ses sentezleme teknolojisi önce analog olarak, sonra dijital olarak elektro orglara ilave edilmiştir... ritm, yerini "accompanying" yani eşlik alt yapısına bırakmıştır... sampler ve sequencer eklenmiştir... org denen şey bugün en başından en sonuna kadar, hatta albümün yayınlanmasına kadar, hatta ve hatta klibinizin hazırlanmasına kadar bütün işlerinizi yapar hale gelmiştir... klavye yada keyboard denmektedir; workstation denmektedir, yada kısaca org denip geçilmektedir...

org yaz yaz bitmez... yazmayı unuttuğum önemli bir şey çıkarsa sonradan eklerim... güzel bir video ile bitireyim artık...

wersi nin tanıtım konserinden... ünlü orgçu claudia hirschfeld dan...





Yorumlar

  1. Wersi ile Claudia Hiersfeld tarafından çalınmış daha iyi bir müzik için bağlantıdaki adresi kullanabilirsiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=GjqHhBTAO0U

    YanıtlaSil
  2. Hocam Allah razı olsun çok güzel anlattınız hepsini okudum elinize sağlık(: fakat fakat orgun dış kısmının neyden yapıldığı yani plastik mi onu bilmiyorum günümüzdeki orgun bölümleri işte müzik dayatması falan ve hangi alanlarda Türk sanat müziğinde mi olduğunu bilmiyorum): pazartesi günü bununla ilgili sunumum var ve hiç bir sitede bulamıyorum bu bilgileri lütfen yazar mısınız tek umudum sizsiniz): tekrar teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. merhabalar... işinize yaramış olmasına sevindim... hangi ağaçların kullanıldığını ve etkilerini bilmiyorum ama orgun klavye kısmının yani tuşlarının bulunduğu kısım ahşap malzeme içine oturtulduğunu düşünüyorum... günümüzdeki org diye bir şey yok, org her zaman buradaki resimlerde olduğu gibidir... paylaşımın sonuna doğru görülen elektrikli orglarda da tüm mekanizma ahşap materyal içindedir... hammond markalarda da ahşaptır... günümüzdeki org olarak ifade ettiğiniz müzik aletleri ise aslında org sınıfına girmezler... dijitaldirler, klavye, keyboard vs isimlerle anılırlar... ve kalitelerine göre çoğunlukla plastik kullanılır... ülkemizde hatalı olarak onlara da org deniyor... sağ üstteki arama kısmına keyboard yazıp, tararsanız, bu sayfadaki başka bir paylaşımda onları da görürsünüz... bu aletler, her türlü müzikte kullanılabilmektedir... aşağıdaki adresten orgun yapısına ulaşabilirsiniz... umarım faydalı olmuştur... sunumunuzda başarılar dilerim... https://www.yamaha.com/en/musical_instrument_guide/pipeorgan/mechanism/

      Sil

Yorum Gönder

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …