Ana içeriğe atla

ludwig

ludwig van beethoven
şöyle bir şey de var okursanız: ay ışığı

ludwig van beethoven bir dahi çocuk değildi… öğretmenleri de ondan hiç memnun değildiler… ona bestecilik öğretmekte olan albrechtsberger; “beethoven şimdiye kadar bir şey öğrenemedi, bundan sonra da öğreneceği yok, besteci olarak ben onda en küçük bir ümit dahi göremiyorum” demişti… aslında beethoven, öğretmenlerinin anlayamayacakları derecede büyük hayaller peşindeydi…

güler misin ağlar mısın... sen koskoca albrechtsberger ol, git öğrencin hakkında bu kadar isabetsiz salla!... tabii beethoven ve einstein gibi bazı tipler, büyük ihtimalle sonradan açılıyorlar... einstein da "bana aptal dediler, atomu parçalayıp, ellerine verdim" demiş... bunun bir bilimsel açıklaması olmalı... ama mesela mozart aptal değildi çocukken... 5-6 yaşlarında başladı mozart bestelerine... elinde kalem, önünde nota defteri, bahçede boylu boyunca uzanıp, beste yapıyordu mozart... 35 yaşında hakkın rahmetine kavuştu... demek ki sonradan açılmakta yarar var, erken vakitte terk-i diyar etmiyorsun...

burada albrechtsberger in aslında hiç suçu yok çünkü beethoven gerçekten çok geç açılmış... bir türlü başlayamamış doğru düzgün beste yapmaya ama başlayınca da tam başlamış... geç olsun, güç olmasın...albrechtsberger in tek hatası, gördüğünü ifade etmek olmuş... demek ki temkinli olmakta fayda var... tarih affetmiyor... laf ağzından çıkmış bir kere ve benim bile dilime düşmüş adamcağız... normalde öğretmene kızılır ama kızmamak lazım beethoven konusunda...

demek ki ya öğretmeniniz sizi aşağılayacak yada cahil birileri sizi dürtükleyecek atılım yapmanız için... bir diğer çok önemli konu ise; büyük hayaller peşinde olacaksınız...

dönelim beethoven a yine...
saçı başı darmadağınık dolaştığı için herkes onu itici buluyordu... fakat her şeye rağmen beethovenin bir çok da dostu vardı… hayatın gerçekleri karşısındaki davranışları da çoğu kişinin hoşuna gidiyordu… kalabalık yerlerde ve arkadaş toplantılarında daima yabancı kalıyordu ama bu toplantılarda da herkes sadece onunla ilgileniyor, herkes onunla konuşmak için sabırsızlanıyordu…
beethoven, bir süre neşeli, kayıtsız bir insan olmayı denedi… hatta kendine bir atlı araba almayı düşünecek kadar da lükse merak sardı… parlak renkli kumaşlardan elbiseler yaptırıyor, dans dersleri alıyor ve etrafını saran genç kızlarla dostluk kurmaktan da çekinmiyordu… beethoven, viyana sosyetesinin bir numaralı erkeği olmuştu. her yere davet ediliyordu, her gittiği yerde itibar görüyordu… ama çok geçmeden bütün bunlar, asi ruhlu bestecinin sinirine dokunmaya başladı… asillerin ona yakınlık göstermeleri öfkelenmesine sebep oluyordu… “ben dünyaya mutlu bir hayat sürmek için değil, büyük eserler yaratmak için gelmişim” diyordu…
şimdi bu psikoloji bence çok tipik bir kaynama psikolojisi... beethoven aslında hiç bir şeyden memnun değil!... nefret ediyor toplumdan ve çevresindeki her şeyden... rock icat edilmiş olsa, sahnede gitar parçalayacak adammış tam... böyle insanların eserlerini günümüzde ağır abiler ve ablalar gayet ağır ve nezih ortamlarda ve oldukça sıkıcı kurallarla dinleyip dinletiyorlar ya! pek bi gülüyorum o asil hallerine:)... neyse... bu bloğu, bu lafı edebilmek için açmıştım zaten...

içinde olup bitenler yani içinden çıkacak olanlar çok büyük ama bir türlü çıkartamıyor... ruhsal bir hastalığı var mıydı bilmiyorum ama büyük ihtimalle ciddi depresyon geçiriyormuş o dönemlerde... "onlardan biri" olmayı denemiş! ama denemekle olmuyor...

aslında zorlamayla da olsa, onlardan biri olmayı başarmış! yani aslında beethoven gibi tipler, her şeyi başarırlar ama önemli olan tatmin olup olmamak... eğer karaktersiz biri olsaymış aslında çok rahat devrin büyük saray bestecilerinden biri olabilirmiş ama olmamış...

çok da büyük konuşmuş! ortada hiç bir şey yokken "ben büyük eserler yaratmak için dünyaya geldim" diyebilmek ciddi özgüven ister... düşünsenize, devrin sosyetesinin içinde bir adam, ortada hiç bir elle tutulur eser yok ama çok büyük konuşuyor... şimdi büyük eserler vermiş olduğunu bildiğimiz için üstünde durmuyoruz ama aslında çok büyük bir özgüven ve hayalperestlik... yada şundan emindi: toplum, gün gelecek onu mutlaka anlayacak... bundan emindi zannedersem çünkü örnekleri çok bu durumun... mesela satie çok sonra anlaşılmadı mı?...

yeterince özgüven ve hayal başarının önemli anahtarları olabilir... tabii sağlam karakteri de unutmamak lazım...

tekrar vurgulamak istiyorum; biz bugün her şeyi bildiğimiz için, okuyup geçiyoruz ama hem albrechtsberger in düştüğü durum önemli, hem de ortada zerre kadar bir işaret olmamasına rağmen, beethoven nın hisleri çok önemli...

çok büyük olmak ile, tarihin büyük şarlatanlarından biri olmak arasında çok ince bir çizgi mevcut!... bıçak sırtı...

bu arada belirteyim, şarlatan latin kökenli dillerde charlatan yada kök olarak örneğin ispanyolcada charlar dan gelmektedir... ve kök olarak ifade ettiği anlam "bol konuşan" dır... sadece konuşur bol bol ama desteksiz konuşur... demek ki şarlatanlık boş konuşma ile başlıyor, sonra alışkanlık oluyor...
beethoven, annesinin ölümünden sonra hastalık korkusundan kendini bir türlü kurtaramamıştı… vücudunun hep ağrılar içinde olduğunu zannediyor, kendini hasta zannediyordu... herkesin onu iyi bir piyanist, kötü bir besteci olarak tanımasından da çok şikayetçiydi… silik bir kişi olması sebebiyle arkadaşlarının ona cesaret vermemeleri beethoveni ümitsizliğe düşürmemişti… dehasının er geç anlaşılacağından emindi…
özgüven, hayalperestlik, sağlam karakter dedik, şimdi de ümitsizliğe düşmemeyi eklemek gerekiyor...

tabii ille de cesaretlendirilmeye de gerek olmadığı ortada... silik bir kişi olduğu için, çevresi de hiç bir şey beklemiyor beethoven dan!... düşünsenize, adamın içinde bulunduğu durum resmen içler acısı... olumlu hiç bir şey yok... en fazla iyi bir piyanist! o kadar... belki o da ayıp olmasın diye öyle söyleniyordur kendisine...

tek elle tutulur olumlu bir şey var ortada; beethoven kendinden çok emin...
müzik eleştiricileri beethovenin yenilikler peşinde koşmaktan vazgeçip eski usulde eser bestelemesini tavsiye ettiler… fakat beethoven ikinci senfonisiyle eleştiricilere adeta meydan okudu… bu senfoninin ikinci bölümünde orkestranın çeşitli sazları bir melodiyi karşılıklı tekrarlayarak bir nevi notalı dedikodu yapıyorlardı… iki ayrı grubun aynı melodileri karşılıklı tekrarlanmasından sonra üçüncü bir grup araya karışıyordu… eleştirmenlerden biri beethovenin bu eserini dinledikten sonra; “bu gidişle bizim orkestralar sazlı dedikodu dernekleri haline gelecek” dedi… beethoven bu sözleri de duymamazlıktan geldi... “birkaç sineğin ısırması yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz” diyordu… eleştiriciler ise; “beethovenin sadece bir konuşmadan ibaret olmakla kalmayıp, aynı zamanda gramer yanlışlarıyla da dolu olduğunu” belirttiler… onların düşüncelerine göre bu konuşma, cahil bir adamın konuşmasından farksızdı… beethoven, bu sert hücumlara da aldırmadı…
farkındaysanız, 2. senfoni çıkmış! ama ortada elle tutulur en ufak bir belirti bile yok beethoven in müzik tarihindeki konumu açısından... olumlu hiç bir şey yok... yerin dibine batıran bir sürü eleştiri var... hakaret boyutlarında yerin dibine batırmalar var... diğer yandan da adamcağız resmen hasta yada hasta olduğunu düşünüyor... beethoven, mozart ın öldüğü yaşı geçmiş ve dibe vurmuş durumda... ama muhafazakar eleştirmenlerin yaklaşımları zerre kadar umrunda değil...

özgüven, hayaller, karakter ve umuda şimdi de belki hırsı ve inancı eklemek gerekiyor... sinekler ısırdıkça at hırslanıyor ve anlaşılacağından da emin olacak kadar inanıyor kendisine...
hiç kimsenin önünde eğilmeyen, kimsenin sözünü dinlemeyen bu inatçı ve kibirli adam, her gün yeni bir gönül macerasının esiri oluyordu... beethoven, bir kadının kalbini kazanmak için gerekli olan meziyetlerin hepsinden yoksundu... üstelik son zamanlarda kulakları da ağır duymaya başlamıştı. bestecinin ilgilendiği kadınlar onun bu durumuna üzülüyor, genç adama acımaktan kendilerini alamıyorlardı…
beethoven, insanlığın kurtarıcısı, saltanatın düşmanı olarak tanıdığı napoleon bonaparte a hayrandı… bestelediği üçüncü senfoniyi de ona ithaf etmeyi kararlaştırmıştı… tam eserin müsveddelerini parise göndermeye hazırladığı sırada napolyonun fedakar kahraman hüviyetinden sıyrılıp kendini imparator ilan ettiğini duyunca müthiş sinirlendi… öfkeyle senfoninin ithaf sayfasını yırttı ve "demek napolyon da alelade bir insanmış, diğer diktatörler gibi o da insan kalplerini zedelemekten başka bir şey bilmiyor" diye bağırdı... üçüncü senfonisini napolyona ithaf etmekten vazgeçerek, eserine “kahraman” adını koydu ve "vücudu hala yaşadığı halde ruhu çoktan ölmüş olan bir büyük adamın hatırasına hürmeten" kelimelerini ekledi…
yapılacak bir yorum da yok... gerçek büyük sanatçı bakışı... daha önce belirtmiştim, isteseydi çok popüler bir saray sanatçısı olabilirdi... ludwig van beethoven olamazdı sonsuza kadar ama hayatını yaşayabilirdi!!!...hayatını yaşayıp, star olup, ruhu çoktan ölmüş yaşayan bir beden olmak ile; sefalet içinde yaşayan bedensiz bir ruh olmak ve sonsuza kadar ludwig van beethoven kalabilmek arasında da çok ince bir çizgi var... beethoven, sonsuzluğu seçmiş...
bir gece, yanında yaşadığı prensin sarayına napolyonun ordusuna mensup subayların geldiğini görünce o gece piyano çalmaktan vazgeçmişti… prens "misafirlerimin huzurunda piyano çalmazsan, harp esiri olarak şatoda hapsedileceksin" diye ihtar etti… bu sözler üzerine beethoven hiç bir şey demeden şatodan dışarı çıktı ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında üç millik yolu yürüyerek kasabaya geldi… burada araba beklerken prense de bir mektup yazdı: "prens" diye başlamıştı, "sen bugünkü halini, doğuşuna ve talihine borçlusun… ben ise kendi kendimi yetiştirdim… bugüne kadar binlerce prens geldi geçti, bundan sonra da binlercesi yaşayacak… fakat yeryüzünde yalnız bir tek beethoven olacaktır"
bu prens konusunu açayım, çünkü burada açık değil... bu prens, aslında beethoven in değerini yaşarken anlayabilen tek kişi!... onun gerçekten ne olduğunu anlayabilen ve sefil bir hayat sürmeden müzik çalışmalarını yapabilsin diye kendi şatosuna alıyor beethoveni... ona destek olan tek kişi bu prens... ama çok hassas bir konuda kırıyor beethoven i!... belki de hiç kimseyi umursamayan beethoven için gerçekten ağır bir tehdit oluyor... prensi prens yapan sadece doğduğu aile!... ama beethoven eserleriyle, doğruluğuyla, korkusuzluğu ve inancı ile beethoven...

kralla ilgilenmeyişi
beethoven krala hiç pas vermezken
beethovenin hayatının en önemli olaylarından biri de onun ünlü şair goethe ile tanışmasıdır… beethovenin sağırlığı iki şöhretin rahatça konuşmasını önlüyordu... fakat birbirlerinden hoşlandıkları için sık sık ormanda yürüyüşe çıkıyorlar, hiç konuşmadan dakikalarca yürüyorlardı... bazen de aralarında fikir ayrılıkları beliriyordu... goethe, asaleti her şeyden üstün tutuyordu... onun aksine beethoven de demokrat ruhluydu… bir gün parkta dolaşırken krala rastladılar… beethoven, karşıdan gelenlere hiç aldırmadan başı yukarda yoluna devam etti... goethe ise yanındakilere hürmette kusur etmedi... sonra da yaptığı kabalıktan ötürü beethoveni azarladı... azarlanan beethoven ise “imparator ve imparatoriçeler her gün dünyaya gelirler, ludwig van beethoven ise, sadece bir kere” dedi ve bu yüzden de iki dostun arası açıldı…
bunu okuyunca, goethe ile ilgili bir yazım vardı, ilk olarak gidip onu tamamen silip attım... beethoven in demokratlığı ve kişisel duruşu hakkında denebilecek hiç bir şey yok... helal olsun... sadece narsizmin doruklarında yaşadığı kesin... sadece asilliği küçümsemiyor... kendini yüceltiyor...
çeşitli sıkıntılar ve artan sağırlık beethovenin gerektiği kadar fazla çalışmasına imkan bırakmıyordu… sekiz senfonisini de 1815 ten önce bestelemişti… dokuzuncu senfonisini ise 1824 ten önce tamamlayamadı... dokuz yıl süren ızdırap büyük bir neşe tufanıyla son bulmuştu... dokuzuncu senfonisi o güne kadar bir benzerine daha rastlanmamış, inanılmayacak derecede güzel bir eserdi... dokuzuncu senfoniyi dinleyenler kulaklarına inanamıyorlardı... bu muazzam eser, ilk defa 7 mayıs 1824 tarihinde viyana kraliyet tiyatrosunda çalındı…
tabii 9. senfoniye kadar olan eserleri de yabana atılacak eserler değil kesinlikle... hele hele 5. senfoni!... ama 9. senfoni özellikle o dönem için çok farklı ve inanılmaz iyi idi... günümüzde de öyle değil mi... senfonisinin son bölümüne friedrich von schillerin neşeye övgü (ode an die freude) isimli şiirini seçmiştir... bu son insan sesli kısım, bugün avrupa birliğinin ulusal marşıdır... eserin tamamlanması oldukça uzun sürmüştür ve fransız ihtilali etkisi fazlaca yansımıştır... son bölümdeki neşe bu sebepledir büyük ihtimalle...

 son konser sahnesinde
immortal beloved - gary oldman son konser sahnesinde
kulakları artık adam akıllı sağırlaştığı halde besteci eserinin idaresini başkasına bırakmak istememişti... konseri başından sonuna kadar hiçbir aksaklığa sebep olmadan idare etti... fakat konser bitip de halkın çılgınca alkışları salonu inletmeye başladığı zaman beethoven, hayatının en acı dakikalarını yaşadı… çevresinde olup bitenlerden habersizdi... alkışlara karşılık olarak halkı selamlamasını ona işaretle anlatmaya çalıştıkları zaman da bestecinin üzüntüsü son haddini buldu... dehşet içinde iki eliyle kulaklarını kapadı, hıçkıra hıçkıra ağlayarak salondan uzaklaştı… kader, beethoven a en büyük darbesini indirmişti…
napolyondan krala, prensten goethe ye kadar herkesin karşısında dimdik durmuş... kendi hocası daha yolun başında yerin dibine batırmış... çevresi kendisini silik bir kişilik olarak görmüş... "olsa olsa iyi bir piyanist olur" dan öteye geçememiş... hiç bir eleştirmenden olumlu tek bir yorum almamış... derin ruhsal çöküntüler yaşamış... hastalık hastası olmuş... gerçekten hasta olmuş, dev bir bestecinin başına gelebilecek en büyük derde sahip olmuş, duyma yetisini kaybetmiş olan bir devden; dünyanın en tanınmış, en büyük bir kaç bestecisinden biri olan ludwig van beethoven dan bahsediyoruz!... konu müzik değil de insan ludwig olduğu için olay daha da dramatikleşti...

devrimcilik kolay değil... eleştirmenlerin popolarını yalasaydı, aslında çok da rahat becerebildiği devrin sosyetesine uyum sağlayabilseydi, kralların önünde yerlere kadar eğilseydi, napolyona yanaşsaydı yine adı hala daha iyi bilinen bir besteci olurdu... günümüzde sahip olduğu noktada olurdu yine... ama hayatı boyunca o "dünyada tek olan ludwig van beethoven" olarak gördü kendini... ve hala daha dünyada bir tane beethoven var... önünde eğilmediği kralı hatırlayan ve bilen yok... kesinlikle napolyondan ve goethe den çok daha iyi bilinen ve tanınan bir kişilik ludwig...

farkındaysanız, bu yazı başından sonuna kadar çok yüksek bir ego üzerine kurulu... "ego" denen şey günümüzde çok hatalı bir şekilde "egoist olmak" la karıştırılıyor!... gerçekte ego; "kendini bilmektir"... kendini bilen, egoizme zaten ihtiyaç duymaz... ludwig i, ludwig van beethoven yapan, kendini bilmektir...

son mücadelesi iki gün iki gece sürdü... artık koma halinde yatıyordu... dışarıda ise korkunç bir fırtına hüküm sürmekteydi... şimşekler çakıyor, rüzgar uğuldayarak esiyor, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu... bir ara şimşek çakmasıyla ölümsüz besteci de gözlerini açtı, sağ elini havaya kaldırdı, hafifçe boşlukta salladı, sonra başı geriye düştü...

kulaklarının duymamasından başka bilinen ölümcül bir hastalığı yoktu... büyük ihtimalle daha fazla yaşardı ama 9. senfoninin sergilendiği ilk konserde yaşadıkları kendisine çok fazla ağır gelmişti... kendinizi onun yerine koyun; hayatınız boyunca sizi mutlaka anlayacakları günü hayal ediyorsunuz... her şeye göğüs geriyorsunuz... hiç duymayan kulaklarınızla bestelediğiniz çığır açan senfoniyi yine sağır kulaklarınızla yönetiyorsunuz... salon alkıştan yıkılıyor ama siz o alkışı duyamıyorsunuz... resmen acınan bir zavallısınız!... her insan mutlaka bir kere acınacak bir zavallı olma durumunu yaşamalıdır...

topluma göre büyük zayıflıklar olarak kabul edilen duygu ve davranışların neredeyse tamamı var ludwig van beethoven da!!!... öfke, küsme, kırılma... yenilgiler... hırs... önemsenme ve değer verilme isteği... gurur... farklılık ve fark yaratma... heyecan ve tutku... hastalık boyutunda korkular... çekingenlik ve toplumdan kaçma... hayalperestlik... ve en kötüsü acınacak durumda bir zavallı gibi hissetme ve utanma... ağlama...

bir tek "hata" dan bahsetmedik!...

aman eksik kalmasın... bir çok bestecinin biyografisini okurken hep dikkatimi çeken bir şey olmuştur; kader!... sanki bestecilerde çok derin bir kader korkusu yada belki korku demek yanlış olur, kader hüznü var sanki... beethoven da da fazlasıyla var... mesela 5. senfoni bile kader senfonisi olarak tanınır... çok yaygın olarak rivayet edilir ki; beethoven 5. senfoni üzerinde çalışırken, kapı 4 kere sert bir şekilde yumrukla çalınır... (tak tak tak tak)... emin değilim ama bir çok yerde kapıyı çalanın ev sahibi olduğu söylenir... kirayı almaya gelmiştir... beethoven o ünlü girişini o anda hemen bulur 5. senfoninin ve "kader kapıyı böyle" çalar efsanesi doğar, bugüne kadar gelir... dünyanın en tanınmış, en iyi bilinen ve en çok çalınan senfonisi olan kader senfonisi bile olumsuz eleştiri almamakla birlikte, o dönemde göklere de çıkarılmamıştır!... sonradan hak ettiği yere kavuştur 5. senfoni...

5. ve 6. senfonilerin galası aynı konserde yapılmıştır... beethoven işi aceleye getirmiştir biraz... orkestra ile sadece tek bir prova yapmıştır... salon yetersiz ve soğuktur ve en önemlisi orkestra bir çok hata yapmıştır... hatta müzisyenlerden birinin çok ciddi hatası sebebiyle, beethoven konseri kesmiş, baştan başlamıştır... alın bunlar da bir galada asla olmaması gereken hatalar olsun... beethoven in bir çok hatası var aslında... mesela aynı anda birbirinden çok farklı eserler üzerinde çalışması... bir senfoni üzerinde çalışırken, araya 5-6 farklı eser sıkıştırması ve onlara öncelik vermesi vs vs vs... peki çok mu önemli oldu bu hatalar?... bugün bakınca hiç de göze batmıyorlar... toplumun yadırgadığı her şey fazlasıyla, hatta abartılı biçimde var... hem de kimde? ludwig van beethoven da!

aslında toplumun yadırgadığı, kabullenemediği her şeyin büyük bir sanatçıda olması çok normal ama insan ludwig olarak, hayatın en büyük dibe vuruşlarını ve hayatın getirebileceği en büyük tepe noktalarını aynı hayatın içinde yaşamak pek de kolay değil... dibe vurmuş bir zirvedeki dev olmak çok da saçma bir hayat değil mi?... kader işte sonuçta...

zaten en büyük sözünü de ölürken söylemiştir bu sebeple: "komedi bitti" demiştir hayata el sallayarak ve ölmüştür...

Yorumlar

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …

damla ece'den "su"...

genç piyanist damla ece karataş hakkında daha önce paylaşım yapmamıştım ama bir çok defalar başarılarından bahsetmiştim... geçen sene tifliste gerçekleştirilen wolfgang amadeus mozart uluslararası piyano yarışmasında ikinci olmuştu ve bu yarışmada aldığı derece sebebiyle katılmaya hak kazandığı almanya'da düzenlenen musical fireworks in baden-württemberg yarışmasında da birinci olmuştu...

genç müzisyenlerden son haberler

hakkında hiç paylaşım yapmamış olmakla birlikte, sürekli takip ettiğim bir yetenek damla ece karataş... yukarıdaki başarıları sonrasında, çev sanat seçmelerine girdi ve başarılı bulunarak çev sanat bursiyeri oldu geçtiğimiz haziran ayında...

ben sadece takip edebildiğim kadarıyla, önemli çalışmalarından bahsediyorum... yine geçtiğimiz haziran ayında, 18-22 haziran 2018 tarihlerinde düzenlenen uluslararası bilkent piyano festivali'nde piyano ve müzik dünyasının çok önemli isimleri ile genç yetenekler bir araya gelmişlerdi ve damla ece de katılımcı olarak kabul …

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

piyanist sena erünsal'dan başarı haberleri

mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi devlet konservatuvarı 8. sınıf öğrencisi olan sena erünsal; 4-9 haziran tarihlerinde, italya milano'da düzenlenen piano talents 2019 yarışmasında ikincilik ödülünü kazandı... 6-21 yaş arası genç yeteneklerin katıldığı ve 9 yıldır düzenlenen yarışma, casa verdi büyük salonda gerçekleştirildi...

bu haberi paylaşırken denk geliş karşıma çıktı, hemen o bilgiyi de buraya ekleyeyim... piyanist sena erünsal, mayıs ayında da uluslararası salzburg grand prize virtuoso yarışmasında da ikinciliği kazanmış... bu güzel haberi duymamıştım... internet üzerinden yapılan bir yarışma ve çok önemli çünkü bu yarışmada derece alan müzisyenler konser verme hakkı da kazanıyorlar... önümüzdeki sezon wiener saal salzburg'da konsere çıkacak sena erünsal...

mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi devlet konservatuvarı'nda, ünlü piyanistimiz iris şentürker ile çalışmalarını sürdüren sena'yı, öğretmenini ve tabii ki ailesini kutluyorum...

sena erünsal oldukç…

duru aydın'dan bir sezonda 9 konser

hakkında en çok paylaşım yaptığım isimlerden biri piyanist duru aydın... önceki paylaşımları mutlaka okuyun... aşağıdaki paylaşımlar, direk kendisiyle ilgili olanlar ve bir çok farklı paylaşımda da duru'dan bahsettim sürekli... işin gerçeği, ben kendisini tanıdığım günden beri neredeyse her ay bir şekilde hakkında güzel haberler aldım desem yeridir... belki daha sık... şimdi fark ettim ki, ilk paylaşımın üzerinden sadece 1 yıl geçmiş neredeyse! ve ben bu kadar kısa süre içinde o kadar çok başarısından bahsetmişim ki! kendim de inanamadım!...

duru aydınduru aydın'dan güzel haberlerduru aydın'dan meriç soylu'ya

kendisini tanımam ve dikkatimi çekmesi yarışmalar sayesinde oldu ama bu paylaşımda en az bahsedeceğim konu, yarışma... ben yarışmaları sevmem, bilen bilir... benim kişisel sabit fikrime göre; müzisyen konser verir... albüm de yapar tabii dilerse ama müzisyen aslında konser verir arkadaş... duru aydın da bu sezon bol bol konser verdi ve ben bir noktaya kadar bahsett…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

ayça yasa

tam sevdiğim tarzda bir genç müzisyeni yazmaya başladım... şimdilik genç piyano sanatçısı ayça yasa olarak tanıtayım kendisini, ileride herkes bir çok farklı çalışmaya imza atan bir ayçayı tanıyacak muhtemelen... olaya biraz gizem katınca daha çok okunuyor bu yazılar:)... genelde sonlarda yazdığım muhteşem kehanetlerimi bu sefer en başta yazıyorum... gülmeyin, şimdiye kadarki kehanetlerimin bir çoğu tuttu, geri kalanı da tutmak üzere:)... herhalde "dediklerini yapalım da, şu garibi sevindirelim" diyorlar sağ olsunlar:)...

yahu ne kehaneti, baba vanga mıyım ben:)... bir gencin 2 videosunu izleyin, gelecekte neler yapacağı apaçık anlaşılıyor... çok başarılı olacakları zaten kesin, o başarının üzerine neler koyabilecekleri, klasik çizgide kalıp kalmayacakları, o çizginin dışına çıkacaklarsa eğer, hangi yöne doğru yol alacakları, neler yapacakları gerçekten anlaşılıyor... 2 videoya ek olarak, biraz da çabalayıp; röportajlarına, yazdıklarına, çizdiklerine, söylediklerine ve sosy…

adil kerem ünal

bir felaket piyanist daha hızla sahnelerde boy göstermeye başladı... hemşehrim adil kerem ünal... hemşehrim olunca yada olmayınca ne değişiyor? onu da anlamış değilim ama olsun... 1 yılı aşkın bir süredir takip ediyorum kendisini, kısa sürede çizginin oldukça üstünde olduğunu gösterdi bizlere... öğretmeni maestro ibrahim yazıcı ile çalışma videolarını izliyordum bir süredir, zaten belli idi üstün gayreti ve hedeflediği başarı; en son olten filarmoni ile izledim, resmen sol şeridi boşaltın, ben geliyorum diyor... bu sayfada daha önce bahsettiğim piyanist abi ve ablalarının kulvarından gidiyor adil kerem ünal da...

9 yaşında bu aralar adil kerem ünal ve her şey kendisine alınan bir oyuncak org ile başlamış... bir başka rivayete göre ise; babaannesinin evindeki orgmuş her şeyin sebebi... çok da önemli değil ama ben babaanneyi merak ettim şimdi çok:))... yani her babaannenin evinde org bulunmaz da o yüzden... babaanneler genelde sütlaç, muhallebi yaparlardı eskiden... neyse artık... herh…