Ana içeriğe atla

bahar ayini

rite of spring/bahar ayini - stravinsky (source:mezzo tv)

farkındayız yada değiliz, müziğin tam olarak "istediğimiz şekilde" olmasını isteriz... istediğimiz şekilde değilse, beğenimiz düşer... istediğimiz şekilden ne kadar uzaksa, o derece berbat da buluruz... yani bir bakıma hepimiz birer besteciyiz... absolut kulaklı biri ile bile farkımız yok aslında... mesela benim bir çok besteciye, bazen de eğer farklı biri ise düzenleme yapana ve çoğu zaman da eseri yorumlayana kızmışlığım çoktur:))... hem de kimlere kimlere:))... adam koskoca shostakovich olmuş, ama ben adama kızıyorum dinlerken; "bu eserin burası böyle mi olur! ben olsam şöyle yapardım" "bu parça muhteşem ama yahu böyle mi sonlandırılır bu arkadaş, berbat etmiş!" yada "bu harika eserin bu kısmı böyle mi çalınır yahu!" gibisinden... hatta "ben doğaçlasam, şöyle doğaçlardım" ve "öyle davul girişi mi olur!" a kadar...

yahu bi bahane bulamadığım eser, şarkı, parça yada yorum yok neredeyse:))... muhteşem bir parçanın, en can alıcı noktasında beklediğim ihtişamlı ve insanın içinde patlayan bir akustik davul vuruşu yerine konmuş olan, elektronik uyduruk bir davulu ben iğrenç bulurken, bir yakınım "harika" dediği için, kendisinden soğumuş biriyim:))...

doğal olarak, işin bir kısmı "zevk meselesi" olabilir ama önemli kısmı kesinlikle "müziğin nasıl yürümesi, ilerlemesi ve durması gerektiği konusunda kulak aşinalığımızın çok güçlü olması"...

yani bir senfoni yada konçerto nasıl sonlanır? konusu bile bunun açık bir kanıtı... genelde upuzun bir eserin öyle hemen sonlanamayan, kimine göre bitmek bilmeyen bir sonu olur ya! o kulaklarımızın yada beynimizin aşina olduğu ve beklediği ihtişamlı bitişin olmadığını bir düşünün!... dinlediğiniz o harika eser, bir anda erir gider... ben buna müziğin mantık kısmı diyorum.. muhtemelen hatalı kullanıyorum bu mantık kavramını ama başka bir kavram bulamadım... yani mantığın, aklın yada aşinalığın ve belki de algının emrettiği bir hali varsa müziğin, kabul ediyoruz...

derdimi şöyle anlatmaya çalışmışım bir zamanlar: müzikte mantık

yani özetle; her şeyde olduğu gibi, müzikte de bir mantık yada yol, yordam, üslup vs kendi kendine oluşmuş zaman içinde ve biz o mantığı bekliyoruz her zaman... isterse mozart yada bach olsun; kalkıp da beklediğimizin aksine bir mantık yürütmüşse, yandı valla...

o mantık ve beklenti o derece işlemiş ki içimize; mesela eski yıl bitip, yeni yıl başlarken bile strauss arıyor kulaklar... ben hiç bir yeni yıl konserinde nedense oturaklı bir mahler dinlediğimi hatırlamıyorum... işte bu beklenti yada olması istenen!...

iyi de; bir sanat eseri olarak, müzik ille de beklentileri karşılamak zorunda mı?... değil aslında... hatta sanat ille de güzel olmak zorunda değil... bir müzik eseri çok da kötü olabilir... en azından iyi ve güzel olmayabilir... daha doğrusu; bana güzel gelmek zorunda değil...

igor stravinsky

yukarıdaki resim 1920 yılında picasso tarafından çizilmiş... picassonun resmettiği bir stravinsky paylaşılmadan geçilemez...

müzikteki o kafalara kazınmış mantığın dışına çıktığınızda... tabii ki iyi bir çıkış yaptığınızda!!!... önce madara olursunuz, kurda yem olursunuz, önünüz kesilmeye çalışılır, itilip kakılırsınız... sonra akım başlatmış yada akımın öncülerinden olursunuz... hayatın gerçeklerindendir bu da... eğer hantal kafalar sizi yuhluyorlarsa; bilin ki adınız tarihe altın harflerle yazılacak... ama çoğu zaman ebediyete intikal sonrasında...

tarihin akışı çok önemli bu konuda... mesela bugün hiç de tuhaf gelmeyen hatta bir orkestra eseri olarak büyük bir hayranlıkla dinlediğimiz bahar ayini; çoğumuzun bildiği gibi, pariste ayaklanma çıkarmıştır neredeyse... gerçi bence sorun stravinsky'den kaynaklanmıyordu, balenin koreografisinden kaynaklanıyordu ama bu işin bencesi tabii... belki de müziktendir, bilemem... sonuçta ceza stravinsky'e kesilmiş... o da topu koreograf vaslav nijinskye atmış... "allan manyağı, düzgün yapamamış koreografiyi, millet bana köpürüyor" demiş... nijinsky de stravinskye... suç kimde oynamışlar resmen:)... ya gülmeyin, aynen böyle olmuş...

aslında ortada suç filan da yok... varsa suç, seyircide... yahu arkadaş; hiç kimse senin arzu ettiğini yapmak zorunda değil ki... ama öyle değil işte!... bir bakıma yapmak zorunda gibi... müziğin, sanatın gücü de burada işte... çoğu yazıda biraz da abartılı ifadeler kullanılmış... neredeyse halk ayaklanmış, az kalsın benzin dökülüp, paris yakılacakmış gibi ifadeler var ama o kadar da değildir muhtemelen...

ne olmuş peki?... anladığım kadarıyla; gösteri başlayınca, "bu ne lan! dalga mı geçiyorsunuz bizimle! aylarca reklamlarıyla kafamızı şişirdiniz, böyle bale mi olur! başlatmayın stravinskynizden mıtravinskinizden şimdi, tonla para verdik, saatlerce donduk bilet kuyruğunda sabahın köründe!" gibisinden arıza çıkarmış seyirci... biraz türk versiyonu oldu ama ben türküm sonuçta, ne bileyim 1913 ün parisienne köpürme tarzını... daha çok kadınlar olay çıkardı diyorlar çünkü... yaşlı bir kadının bastonunu fırlatıp küfrettiği resmen bir akademik makalede yazıyor:)...

tabii, aynen bugünkü gibi, "aaaaa! anlamıyorsanız sanattan müzikten, ne işiniz var bu gösteride ayol, ay bu cahil cühela kesim de kirletmeye başladı azizim her yeri" gibisinden çıkışlar da olmuş... ve önce, çok bilenlerle cühela kesim girmiş birbirine... yıllar önce bu olayın fotoroman gibi çizimli hikayesini bile okumuştum, seyirci çukura inip, müzisyenleri de hırpalamıştı orada... hırsını alamayan seyirci, sokağa inmiş, polis müdahale etmiş vs vs vs... polis biber gazıyla dağıtmasaymış, paris bile düşecekmiş... düşünsenize, daha birinci dünya savaşı başlamamış, hemen öncesinde paris düşüyor kendi kendine!... kim düşürmüş parisi?... ayinden gıcık kapan cahil sürüsü:)... savaştan önce kendi kendine alev alan paris:))... hay allahım ya...

neyse ben araya harika bir versiyonunu sıkıştırayım, pek bi keyifle dinlerim... 1970 yılından... takeshi inomata nasıl yaptıysa yapmış, the rite of spring'i böyle de yapmış...


yahu insanlar bilmiyorlar ki eseri... çıkmış gelmiş herkes afişleri görünce... ne bilsinler stravinsky'nin bahar ayininde paganik bir kurban edilmeyi anlattığını... le sacre du printemps lafını gören insancıklar, vızıldayan arılar, açan çiçekler ve uçuşan kelebekler arasında sevişen aşıklar beklemişler tahminimce... yani hala daha romantizm peşinde onlar sonuçta ama stravinsky romantizmi çoktan aşmış... adam uçmuş gitmiş... yani bir 21. yüzyıl cahili olarak ben öyle şeyler beklerdim bahar ayininden... bahar yazıyor sonuçta orada... yazmasaymış bahar mahar... tıpkı viyanadaki yeni yıl konserinden pırıl pırıl, ışıl ışıl valsler beklendiğim gibi... ama köprünün altından çok sular akmış artık... insan yeni yıl ayini deyip, kalkıp da noel babayı keser mi?...

işte aynen böyle mantık denen şey... cahili filan yok bu işin... bu işin mantığı var sadece... her şeyde "aklın yolu birdir" mantığı işler zannederiz ama sanatta işlemez o... daha doğrusu işliyor fazlasıyla, hatta neredeyse tamamen işliyor ama normal olan, işlememesi...

the rite of spring - ballets russes

bahar ayininin 29 mayıs 1913 tarihindeki ilk temsilinde yaşanan olaylar, coco chanel ve igor stravinsky filminde anlatılıyor ama film sonuçta... filmleri belgesel kabul edenler, bugün salieri'yi bulsalar, parçasını bırakmayacaklar... bu filmi izleyen de; stravinsky'yi channel'in yarattığını, hatta besleyip büyüttüğünü ve channel olmasa, stravinsky'nin hiç bir şey yapamayacağını zanneder... çünkü mantık öyle emrediyor... film öyle diyor ya! kesin senarist her şeyi inceleyip, araştırıp, öyle yazmıştır senaryoyu... daha doğrusu, zaten önce romanı yazılmış bu kısa ama etkili aşk hikayesinin, onu da öğrenmiş oldum bu arada... bu film ve hikayesini elle güzel yazmış, bi göz atın derim...

şu da mantığın bir parçasıdır: tamam, stravinsky muhteşem... baba adam... ama karşısındaki channel olduğu anda, ipler onun elindedir... tıpkı mozartın karşısında salierinin hiç bir şansının olmaması gibi... sinema endüstrisinin de var bir mantığı ve sanayinin tek mantığı vardır: para... neyse işte konu bu değil...

fazıl say, bu eserin 4 el piyano için yapılmış olan düzenlemesini albüm olarak çıkarmıştı... her iki partisyonu da kendisinin seslendirmiş olmasına çok tepki gelmişti o zamanlar... konserlerinde de tek başına seslendiriyordu özel piyanosu ile... galiba bösendorfer idi... midi piyano... fazıl say'ın bu tek başına 4 el canlı seslendirmesi olayı, çok ciddi bir yenilikti, çok olumsuz eleştiri okudum ama bildiğim kadarıyla bir çok ödül de getirmişti bu çalışması... bahar ayinine yakışır bir yenilik bence... konuyla alakası yok pek ama hatırlamışken, araya sıkıştırayım istedim... bilmeyen vardır belki, 20 yıl olmuştur...

rus paganlarının ayinlerinden esinlenilen bu bale eserinde ilk bölümde; bilge bir kadın, genç erkeklere doğanın gizemlerini anlatıyor ve genç erkeklere sonrasında genç kızlar da katılıyor... sakin sakin dans etmeye başlıyorlar birlikte ancak iş giderek gerilime dönüşüyor ve sahne erkek egemen bir topluma dönüşüyor sonrasında... ikinci perdede ise; yaşlı pagan bilgelerce kurban olarak seçilen genç kız, ölünceye kadar dans ediyor... stravinsky; ateş kuşunu bestelediği dönemde, ateş kuşunun açıklamaları arasına şu ifadeyi yazmış: "yaşlı bilgeler, bir çember şeklinde oturup; tanrılara kurban olarak seçilen genç kızın ölüm dansını izlerler"...

şimdi bir yerde okudum, onu da ilave edeyim eserle ilgili olarak... genç kızın kurban edilmesiyle birlikte biten eserin son dört notasının re, mi, la ve re olduğu ifade ediliyor... doğru mu acaba diye bi kontrol edeyim dedim, yahu notalara ulaşmak ne kadar zormuş! ben de zannediyorum, her yerde uçuşuyor bu notalar:)... doğrudur mutlaka... değilse de değildir napalım... ölüm yok ya ucunda... ama eserin sonunda var ölüm... re mi la re nin karşılığı d-e-a-d oluyor... tabii şimdi akıl edebildim, hangi enstrümanın notaları? onu bilmiyorum ki... bilsem ne olacak? sanki anlayacağım... neyse...

dönelim yine o geceye... bir eser neden bu kadar ciddi bir tepki çekebilir?... o dönemi biraz inceleyince, paris'in aslında tam bir merkez konumunda olduğu ortada üstelik... yani müziğin merkezi... alışık olması lazım parisin bu esere çünkü stravinsky de bildiğim kadarıyla müziği seyrinden çıkaran ilk kişi değil... bahar ayini yıllar sonra yine sahnelerde ama herhangi bir tepki yok!... tabii arada iki tane manyak savaş var!... işte bu nokta çok önemli... berbat bir dönem sonrasında izlendiğinde hiç de kötü gelmemiş insanlara... muhtemelen iyi de gelmemiş... daha da muhtemelen, insanların umurlarında değildi ayinmiş, baharmış, stravinskymiş, baleymiş... vs vs vs...

bu bahar ayini elektro gitarla harika gider ama kim uğraşacak derken, bir bakayım dedim, yapan çıkmış ve bence çok harika olmuş... helal olsun... tamamı hem de tüm bölümleriyle ve orijinale sadık kalınarak (galiba öyle gibi)... joe parrish zihniyetiyle bu sefer de... jethro tull'ın güncel gitarcısıdır, yabana atmayın sakın... aşağıdaki videodan kanalına gidip, inceleyin mutlaka derim aşağıdaki çalışmayı beğendiyseniz... yoksa gitmeyin...

https://joeparrish.bandcamp.com/album/the-rite-of-spring


özetle; müzikte gelenekleri yıkmak kolay değil... daha doğrusu gelenek değil de, alışılmışları... beklentiler gereğinden çok fazla önemli müzikte... döneminin en ünlüsü, en dahisi bir stravinsky, kendisinden otomatik olarak beklenenin çok dışında bir eser ortaya koyunca her şey berbat olmuş... ben eminim ki, stravinsky bu eseri "bilerek ve isteyerek" geleneksel kurallardan ve prensiplerden kurtarmış ve kalkıp bunu bir de pariste yapmış... yani tabii ki besteci her şeyi bilerek yapar, salak mı bu bilmeden yapsın... bilerek dediğim şu: "şunların bi tepelerine edeyim bakalım ne olacak" demiş bence... valla müzik ciddi iş... beklediğini bulamayan müziksever, her şeyi yapar... fanatizm sadece futbolda yok...

bir de şu var tabii... bu işlerden çok iyi anlayanlar var!... cahillerden farkları bu... anladıkları şey ellerinden alınıp da, anlayamadıkları şey önlerine konunca, cahillerden farkları kalmıyor... oyuncağı elinden alınmış bebekler gibi kalıyorlar öyle... buna da devrim diyoruz biz... asıl kızılan, kabullenilemeyen bu da olabilir... "iyiydik arkadaş böyle yahu, başımıza yeni şeyler çıkarmayın, keyfimize bakalım" mantığı...

o gün de böyle idi, bugün de böyle... değişen hiç bir şey yok... şu yukarıdaki paragrafı yazmak için yaptım bu paylaşımı:)...

yazılımcı stephen malinowsky tarafından bu eserin animasyonu hazırlanmış... muhtemelen deli o da çünkü kolay iş değil bu yaptığı... denk geliş karşıma çıktı, harika bir iş çıkarmış gerçekten... orkestrayı buradan takip ederek dinlemek olağanüstü bir şey... müziğin ne olduğunu anlıyorsunuz... müzisyenliğin de... orkestra şefliğinin de... dünyanın en zor işi bu müzik işi aslında ama farkında olan çok az...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada