Ana içeriğe atla

bilim yobazlığı

"ben sadece bilime inanırım!" gibi laflar herkesin dilinde... "bilimsel olmayan hiç bir şeye inanmam!" da bunun türevlerinden... bu laflar popülist zırvalıklardır çünkü bazı kavramlar üzerinden gittiğinizde hiç kimse gıkını çıkaramaz... bilim de bu kavramlardan biri...

bilim, insan, insanlık, barış, özgürlükler, haklar, demokrasi, eşitlik, vs vs gibi kavramlar tabii ki üst seviyede saygıyı gerektiren, olmazsa olmaz kavramlardır ama bu sevimli kavramlar üzerinden hareketle; bizlere sürekli "içi çivi dolu süslü püslü pastalar" sunuluyor ve pastanın cazibesiyle durmadan çivileri yutuyoruz... valla ben yutmuyorum ama yutan çok fazla...

çivileri doğrudan verseler, hiç kimse yutmaz çünkü... süslemek lazım sevimli şekillerde...

ve sürekli yutanlara da hayret ediyorum.. arkadaş; bir kere yuttuk hep beraber diyelim... eh ikinci ve üçüncüde de yuttuk... ama sekizinci, yirminci, ellincileri de hala yutuyorsanız -ki yutan gerçekten çok fazla- eh pes derim yani...

müzik sayfası ya burası; mesela müzik olmayan şeyi müzikmiş gibi yutturdukları gibi, müzik gibi olağanüstü bir pastanın içinde de çok fazla çivi yutturuluyor, bu da bir kenarda dursun şimdilik...

bilim de maalesef bu pastalardan biri oldu artık (1960'lardan beri, hatta 1945 sonrasında)... herhangi bir şeyin başına "bilimsel çalışmalara göre" yada "bilim diyor ki" eklediğiniz anda iş biter!... gıkını çıkarana cahil, yobaz, geri zekalı vs vs vs deme hakkınız doğar!!...

iş resmen isviçreli bilim adamlarının türkiyedeki reklamlara çıkıp, ürün önermesine döndü:)... yahu o kesim, o reklamlara bile inanıyordur:)... yeter ki gerçekten isviçreliye benzesin:))...

önce şunu bir idrak etmekte yarar var, işin basit kısmı bu; bilimsel olana inanılmaz... bilimsel olmayana inanılır...

öyle hemen inanılmaması gereken tek şeydir bilim ama aydın kesimimiz bilim yobazı oldu çıktı... bunun sebebi de cahillik... cahil kişi; kendisi bilmez, bilmediğini kendisi de araştırıp öğrenmeye çalışmaz çünkü işi gücü papağan gibi duyduğunu tekrarlamaktır... doğal olarak da başına "bilim diyor ki:....." konan her şeye körü körüne inanır... durum bu...

bilime öyle hemen inanılmaması gerektiğinin en basit ve net kanıtı ise ıspanaktır... "bilimsel çalışma" yapan kişinin virgül hatası sebebiyle (3,5 yerine 35 mg), ıspanak demir madeni zannedilmiş, hatta temel reis bile bu hata sayesinde doğmuş ve ünlenmiştir... demek ki hemen atlamayacaksın öyle her şeye...  bunun yanında; ıspanakta demir az değildir (100 gramda 3,5 mg) ancak aynı zamanda okzalat da içerdiği için emilimi çok düşüktür ve bilim bunu çok daha geç keşfetmiştir... özetle; eğer bilim yobazı iseniz, temel reis gibi kilo kilo ıspanak yersiniz, demir alamazsınız ve üstüne üstlük, böbrek taşı koleksiyonu yaparsınız... işte bu noktada "kuşku" devreye vaktinde girmek zorundadır ama ıspanak olayında girememiş ve bu hata altmış küsur yıl sonra anlaşılabilmiştir... 60 yıl boyunca bir sürü "bilim adamı!" 100 gram ıspanakta minik bir çivi kadar demir olamayacağını da akıl edememiş demek ki...

yani: bilimin söylediği çok basit bir hata bile 60 yıl anlaşılamazken, bir kaç aylık geçmişi olan olası bir bilgi hatası nelere sebep olabilir?... bu size kalmış artık...

neil degrasse tyson'ın şu fotoğraftaki artık sloganlaşmış olan ünlü sözünü de özellikle koydum... bilim her zaman doğruyu söyler!... daha doğrusu; belli bir zaman ve hatta mekan diliminde, bilim tarafından söylenen her zaman en doğrusudur... kendimle çeliştiğimi zannetmeyin, bilim düşmanı değilim... ama gerçek bilimin ve gerçek bilim adamının iyice bir sorgulanması şart... aşağıda yazdım...

bilim yobazları sloganlaştırdılar bu sözü ve aslında ne kadar da komik bir duruma düştüklerini birazdan yazacağım... hemen köpürmeyin...

gerçek bilim insanı; bilimsel olana inanmaz!... kuşku duyar!... bilimin ağırlıklı kısmı kuşkudur... gerçek bilim insanı, kendi bulduğundan da şüphelidir...

bilimde inanç şöyle olabilir: bilim insanı "inanır" ama ispatlaması şarttır... işte o esnada inanır... tabii gerçek bilim çalışanından bahsediyoruz, dikkatinizi çekerim... günümüz bilimcileri için "sonuç" zaten hazırdır, o sonuca ulaşmak için bilim yapar!...

mesela bir hanım ile bir bey; bir konuyu çözme konusunda inandılar, denediler, geliştirdiler ama emin olamadılar.. kuşkuları vardı.. denenmesi vs vs gerekiyordu.. dediler ki "umarız inandığımız doğrultuda sonuçlar alırız ve bu sorunu çözeriz, umarız işe yarar... olası kötü sonuçlardan da biz sorumlu değiliz" çok da haklı ve doğru...

onlar böyle düşünüp, böyle konuşurlarken, "bilimden başka hiç bir şeye inanmadığını, sadece bilime inandığını" bas bas bağırarak söyleyenler ne dediler? "tek yol bu, başka çözüm yok, acilen bu olacak!" köpek gibi olacak hem de... olmazsa; ekmek yok, su yok, hiç bir şey yok...

işte aradaki müthiş fark burada... bilim insanı ile bilim yobazı arasındaki fark budur ve bu minicik fark birini bilim insanı yaparken, diğerini kara cahil yapar...

kate bush - cloudbusting


bilim nedir peki? bana göre hayaldir bilim... hayal edersiniz, gerçeğe dönüşür yada dönüşmez... aslında böyle bile değil... zaten bir gerçek vardır, hayalleriniz sizi o gerçeğe taşır yada taşımaz... daha da doğrusu; mutlaka taşır ama taşıması onlarca yada binlerce yıl sürebilir... bilim budur... siz hayal edersiniz, 800 sene sonra bir başka bilim insanı gerçekleştirir...

şimdi çok nadirdir bu durum çünkü artık birileri hayal ediyorlar ve sözde bilim çalışanları o hayalleri gerçeğe dönüştürmeye çalışıyorlar... işte bu yazının konusu bu...

mesela şimdi biri hayal ediyor ve diyor ki "alın şu siyah beyaz fotoğrafı, videoya çevirin, canlı gibi olsun"... bunu hayal eden ayrı, yapan ayrı... hayal eden diyor ki "bunu yapana 5 milyon dolar vereceğim"... yapan kim? tabii ki bilim çalışanı yada teknoloji üreteni falan filan... her kimse... neden yaptığını biliyor mu? sanmam... eğlence aslında... aaa bi bakıyorsun, 95 sene önce hakkın rahmetine kavuşmuş olan büyük deden videoda sana gülücükler yağdırıyor... pek de bi duygusal aslında...

peki bunu hayal edip de yaptırtan, aslında neyi hayal etti ki?...sizce?...

yahu işte sorun burada... dedenizin fotosunu canlı bir videoya çevirmeyi hayal eden zaaat-ı muhteremin bunu "siz dedenizin gülücükler yağdıran videosunu izleyip de duygusal anlar yaşayın ve mutlu olun" diye milyonlarca dolar harcayıp da yapmadığından kesinlikle ve kesinlikle eminim...

tıpkı birilerinin on binlerce turna sürüsü gibi gökte süzülen zımbırtıları bizim kesintisiz mutluluğumuz için yapmış olamayacağı gerçeğinden emin olduğum gibi...

geri zekalı mı arkadaş o.. her kimse... salak mı?... işi gücü yok, insanları mutlu edecek!... öyle bir dünya mı kaldı?... zaten hiç bir zaman olmadı ki öyle bir dünya... sadece öyle bir dünyanın olduğuna inanan tuhaf insanlar var...

bir başkası da hayal ediyor ve diyor ki "yahu bir şey geliştirin bana, herkes oraya girsin, kendine ait tüm bilgileri kendisi döşesin oraya, ne yer ne içer, ne düşünür, ne satın alır, necidir, kimdir, neyin nesidir falan filan... bileyim ben... bu işlerle ben uğraşmayayım, kendileri bi zahmet yapıversinler bu zalaklığı"... cebinde bol parası olan bunu istiyor, birileri de uğraşıp yapıyor... şimdi bu bilim mi?... tabii ki bilim... şöyle bir bilim: 10110101000101... bu kısmı bilim sadece...

biri hayal ediyor mesela... diyor ki: "yahu şu tavuklar çok ufak, bana 18 kilo et çıkarabileceğim tavuk yapın"... bilim de yapıyor... yetmiyor tabii, "ya madem bu işten anlıyorsunuz, kemikleri de olmasın bu tavuğun bi zahmet...." bilim onu da yapıveriyor.. ne olacak...

sonra diyor ki: "arkadaş ne gerek var yahu tavukmuş, kümesmiş, kemikmiş, şuymuş buymuş, siz en iyisi bana laboratuvarda tavuk eti yapın...." şu anda bu aşamadayız... komplo teorisi deyip, gülüyorlardı, şimdi market raflarında...

bazı değişiklere göre; bizler bol bol protein alalım diye hayal edip yapıyor bilim bunu:)))... işte onlara bilim yobazı deniyor... "bilimden başka hiç bir şeye inanmam!"... e buyur inan kardeş, bol bol tavuk ye bak bilimin üretivermiş sana:))...

birileri de şimdi durmadan germekle meşgul dünyayı... "ay bu küresel ısıtma da çok sapıttı canım, durdurun artık şunu" dememiz için... dediğimiz anda süper kahraman edasıyla çıkıverecek bili ve aşırı bilimsel bir şekilde atmosfere kireç taşı dökecek:)... buyrun bilimciler... daha neler neler...

gerçek aydın bir kitlenin "hoooop bilader, o gök 9 milyar insana ait, sen kimsin ki oraya da burnunu sokuyorsun" demesi gerekirken, onlar turna sürüsü gibi süzüle süzüle geçen ışıkları hayran hayran izlemekle meşguller... peki ben bu kitleye nasıl aydınmış gibi davranabilirim ki... gayet bi cahiller...

peki ben salağın önde gideni miyim? ki kalkıp da inanacağım bu zamane bilimine?... nesine inanayım yahu... bir hayal edene bakıyorum, bi yapana bakıyorum, bir de yapılana bakıyorum; elle tutulur bi nane bulamıyorum ki inanılacak... geri zekalı mıyım arkadaş ben bu bilime inanayım?...

david bowie - drive in saturday


en tepede koyduk fotosunu... tamam, çok güzel ve kesinlikle de doğru... tyson kardeş doğru söylemiş ama çok önemli bi sıkıntı var ortada çözülmesi gereken... bu tyson kardeş bildiğim kadarıyla astrofizikçi... yani o kendi fantastik bilimsel dünyasında yaşıyor... bilim dendiğinde aklına gelen fizik, matematik, termodinamik, kütle çekimi, relativite, kuantum vs vs... kara delikler, cüceler filan... gerçek bilim insanı o...

mesela bir astrofizikçiye "gel bakiiim buraya bilgincim; dünyanın dönüş hızını bir daha hesapla, 180 yıl yaşayayım" denebilir mi?... dibi çıkar adamın:)... derler derler, kesin demişlerdir zaten de, şimdilik pek oluru yok:)... olsa, dükkan senin...

ama bir başkasına; "gel bakiiim bilgincim, önce bi yazıcı keşfet, 3 boyutlu olsun, sonra ordan bana karaciğer filan yazdır da, ben 180 yıl yaşiiim, çok param var benim"... hah, bak gördünüz mü? bunun gideri var:)...

tamam, bilime inanayım, güveneyim ama hangi bilime inanacağım ben?... insanları kanser edene mi?... global köyümüzü ısıtana mı?... çok ısındı deyip de soğutmaya kalkana mı? uydulardan yerin altını gözetleyen bilime mi? açlığı bir türlü bitirememiş olanına mı?.. hangisine?...

"bu roket 1500 km daha öteye daha az yakıtla nasıl gider ve daha fazla çocuğu nasıl katledebilir ki" diye çabalayan bilime mi inanayım?... yoksa "yahu şu hayvancılığı bitirelim, onun yerine laboratuvarda yapay et yapalım, şu geri zekalı insan onu yesin" diye uğraşan bilime mi inanayım?...

ikinci dünya savaşında kullanılan gazları ürettiği halde, bugün dünyanın geleceğinden çok endişeliymiş gibi davrananların bilimine mi?...

bilim yobazlarına soruyorum: hangisine inanayım?... alın, seçenek çok... "dünyanın yarısını aç bırakıp, geri kalan yarısını obez yapan" bilim de var mesela... binlerce örnek yazarım... hangisine inanacağız?... bilime tapan kişilerin bunların tamamına inanması ve güvenmesi gerekiyor... buyrun kardeş, inanın...

bilim bilim dediğiniz şu zımbırtı "açlığı çözememiş!" "çocukların yarısını açlıkla kısa sürede, geri kalanını da metabolik hastalıklarla süründüre süründüre yok ediyor" aynı zamanda geliştirdiği roketlerle de... ve siz muhteşem birer bilim fanatiği olarak hiç utanmadan, aynştaynın şu sözünü de slogan gibi paylaşıyorsunuz: "dünyada tek 1 adet bile çocuk mutsuz ise; büyük icatlardan ve ilerlemelerden söz edilemez"... yahu bu sözü ben slogan gibi söyleyebilirim, siz bilim yobazları değil...

ben bu sözü şöyle söylerim hatta: "dünyada tek 1 adet bile çocuk mutsuz ise; bilimden, sanattan, bilim insanından, sanatçıdan ve aydın sınıftan söz edilemez"

yahu koca dünyada mutlu insan kalmamış; siz hala daha bilimden, sanattan, edebiyattan, siyasetten bahsediyorsunuz... "bilime inanırmış!"... de get.......

bilime inanacağız ama inanılacak bilim kaldı mı?... bana insanlık yararına -ki ben sevmem insanlığı, kainat veya doğa diyeyim; kainata faydalı güncel tek bir adet bilim dediğiniz şeyden gösterin, inanayım...

bilim denen şey aslında sadece temel bilimlerdir... bu kadar... ben temel bilimler dışındaki hiç bir şeyi bilim olarak kabul etmiyorum... bilim insanı da, temel bilimlerde çalışan insandır...

tarım, tıp, neredeyse bütün mühendislikler vs vs... hatta siyaset biliminden de bahsediliyor, hikayedir... algı mühendisliğinden de bahsediliyor... bilim; temel bilimlerdir arkadaş... gerisi hikaye...

foreigner - blinded by science


neden mi?... çok basit bunun cevabı... temel bilimlerde çalışan kişiye "bana şunu yap getir, al sana 12 milyar fon" diyemez kimse... anladınız?... oluru yok... çok masumdur temel bilimler... neyse o...

astrofizikçi neil degrasse tyson; gayet masumane bir şekilde neden öyle demiş?... umarım onu da anladınız...

düşünsenize; adam hayal ediyor ve "şşşt bilim adamları, alın size 20 milyon dolar fon... bana 3+5 in 10 yaptığını bulun, getirin"... azcık saçma oldu de mi?...

gülmeyin; şöyle bir tehlike var: o paraya 3+5 in 10 yaptığına ikna edebilecek insan da vardır mutlaka... ikna olmaya can atan insan bol zaten... olur mu olur... biri basar parayı, 3+5 in 8 yaptığını söylediğinizde, dünya çullanır üstünüze:))... başına "bilimin yeni keşfi" deyin, yeterli...

aynen bugün yaşanan durum:)))... olmaz demeyin...

her şeyden önemli olan tek bir konu vardır... sanattan da bilimden de önemli olan tek konu... etik!... etik devreye girdiği anda, her şey susmalıdır... susmak zorundadır ama susmuyor...

bilim de sanat da evrenseldir ve kainata (hedefi büyük tutalım) hizmet ettiği sürece etiktir... insanlığa hizmet gibi bir şey bana hiç etik gelmiyor, o yüzden... bütün sorun; insan tarafından üretilen, insana ve insanlığa hizmet pastasıyla çıkıyor çünkü..."insanlığa ve insana hizmet eden cefakar bilim çalışanları diyor ki:....... " pastasını herkes mutlulukla yutar...

bilim; kalkmış, sadece paraya hizmet eder olmuş, aydın takımı da o bilime tapıyor!!... yahu direk paraya tapın, daha iyi... ben onlara "cahilsiniz, aydın maydın değil" dediğimde de kızıyorlar... ne diyeyim?... "etik değilsiniz" diyeyim bari... etiğin de türkçesi sakat:))... neyse... ulaştığım sonuç bu...

gerçi o entel takım; sadece bilimde değil, her konuda parası ve gücü olana tapıyor artık... eski bilim de, eski münevverler de kalmadı azizim... bu kadar uyduruk bir aydın tabaka anca bu kadar uyduruk bir bilimin yobazı olabilir zaten...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuklar müziğe hangi enstrümanla başlamalı?

piyano neden bu paylaşımı yapıyorum? önce onu yazayım... neden olacak, çok soru geliyor... çocuk ve genç sanatçılarımızı paylaştığım için sık sık, doğal olarak bana soran aile çok oluyor bu konuyu ve bazı başka konuları... en çok sorulan sorulardan biri de şu: "bizim çocuk müziğe çok meraklı, hangi enstrümanla başlasın? hangi kursa gönderelim?" kabaca bu soru çok geliyor... tabii devamı da var... bir kaç soruyu da ayrı bir paylaşımla yazarım... daha önce çocuğa gitar nasıl alınır? gibi bir paylaşım yapmıştım, onu okuyan, bu piyano işini de soruyor haliyle... bir çok özel kurs var... enstrüman satan mağazalar var... müzik öğretmenleri vs var ama galiba anladığım kadarıyla aileler verilecek cevabın tarafsız olmasına özen gösteriyorlar... yani doğal olarak işin içinde ticari, parasal, ekonomik vs vs konular olunca, galiba tatmin edici olmuyor... mesela piyano kursu veren bir yere sorduklarında aldıkları cevabın "piyano" olması onları tatmin etmeyebiliyor... beni de e

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

mehmet özkanoğlu

mehmet özkanoğlu bir süredir paylaşmak istediğim bir gitarist mehmet özkanoğlu... ilk kez 1 yıl kadar önce facebook da bir paylaşımda dinlemiştim... hem de öyle bir paylaşımdı ki, bir şiir için fon müziği olarak kullanılmıştı... klasik gitarla çalınan parça ise, dost çevirmiş yüzünü adlı türkü idi... aşık veysel in... şiirle pek alakası olmayan biri olarak o video yu defalarca izlemiştim sırf parçayı dinlemek için... bence çok çok iyi bir yorum idi ama kimdi çalan??... düşünsenize! ne pis bir durum!... bir türk gitarist (yabancı da olabilirdi, bereket değilmiş) böyle gitar çalıyor ve ben tanımıyorum ve arayıp, bulmam lazım kim olduğunu!... bakmayın şimdi yukarıda parçanın adını yazdığıma, ilk dinlediğimde türkünün adını da kime ait olduğunu da bilmiyordum, sadece türküyü biliyordum... işin kötüsü, çoğu türkü de kimseye ait olmuyor ki! anonim olabiliyor, bir yada bir kaç derleyeni olabiliyor... google ın hiç bir işe yaramadığı da oluyor, onu keşfettim... bu parçayı bu kadar etkileyi

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

gordion oda orkestrası

gordion oda orkestrası geçtiğimiz haziran ayında yeni bir orkestramız daha dünyaya geldi.. gordion oda orkestrası .. son yıllarda bu konuda çok güzel kıpırdanmalar var ve yeni orkestralar, korolar, projeler, etkinlikler dikkat çekmeye başladı.. bu yeni ve genç oluşumların bir kısmı maalesef çinliler yarasa çorbası içtikleri için çeşitli şansızlıklara denk geldiler ama ben kaldıkları yerden yollarına devam edeceklerinden eminim... orkestranın en önemli hedefi; genç sanatçılara mesleklerini icra edebilme şansı vermek... sadece orkestracılık anlamında değil, solistlik anlamında da kendilerini gösterebilme yolunu onlara açmak... tabii ki bunu yaparken benim gibileri de barok konserlerle buluşturacaklar... buluşacağız gordion oda orkestrasıyla ancak birlikteliğimizin devamı için sürdürülebilirliğin sağlanması da şart... oldukça fazla sayıda genç sanatçımız gordion bünyesinde bir araya geldiler ve büyük bir heyecanla çalışmalarını sürdürüyorlar.. günümüz şartlarında, mutlaka sponsorlarının o

dünya piyanistler günü

gülsin onay daha önce hiç duymamıştım, az önce denk geliş karşıma çıktı... 6 aralık günü dünya piyanistler günüymüş... 2011 yılından beri... hikayesi de ilginç... usta piyanistimiz gülsin onay , 2011 yılında, 6 aralık günü "herkesin bir günü var, piyanistlerin neden özel bir günü yok" demiş ve 6 aralık gününü dünya piyanistler günü olarak ilan etmiş... biraz inceleyince, "şaka yollu ortaya attığım fikrimin marmarisli gazeteci ata sevgi tarafından haber yapılması üzerine bu denli ciddiye alınıp, benimseneceğini ve hatırlanacağını bilmiyordum doğrusu" dediğini de okudum... şaka yollu da olsa, ortaya atılan bu görüş benimsenmiş ve dünyaya da duyurulmuş anladığım kadarıyla ama dünyaca da benimsenmiş mi acaba diye biraz kurcalayınca, karşıma bu sefer de 8 kasım çıktı world pianist day olarak... bir de sayfa açmışlar... şöyle bir şey ... neden 8 kasım olduğunu anlamadım, daha doğrusu anlamak için uğraşmadım ama 8 kasımda farklı ülkelerden kutlayanları filan pay

org

benim hastalık boyutunda bir takıntım vardır bu org konusunda, bir kaç paylaşımımda bahsetmiştim daha önce... ülkemizde "org" olarak adlandırılan çok geniş bir müzik aleti grubu olması ve farklı adlandırılmalara gidilmeden, tamamına org adı verilmesidir bu takıntı... aslında bu takıntımda pek de haklı değilim, biliyorum ama üzerinde tuşları olan, birbiriyle alakasız her türlü cihaza tek bir isim verilip, org denmesini de hep yadırgamışımdır...  keyboardlar & piyanolar  başlıklı eski paylaşıma göz gezdirirseniz anlarsınız bu takıntımı... bu gereksiz takıntımda pek de haklı değilim dememin sebebi ise şu; aslında benim "org" denilip geçilmesini yadırgadığım cihazlar da "org" denen şeyin geliştirilmiş, elektronikleştirilmiş, dijitalleştirilmiş halleri... üstelik türkçe karşılıkları da yok ve tamamına org deyip geçmek de yanlış sayılmaz... benim takıntılı biçimde "gerçek org" dediğim ve hayranı olduğum şey aşağıdaki muhteşem varlık oluyor...

çingene müziği

çingene müziğine geçmeden önce; aşağıdaki paylaşımlara göz atabilirsiniz... gelem, gelem... çingeneler... dünyada bilindiği üzere, bir "dünya müziği" kavramı mevcut... world music denen!... kimi de her nedense hiç de sevmediğim bir şekilde "etnik" müzik diyor... aslında o kadar mide bulandırıcı bir tanımlama ki özellikle bu etnik müzik lafı!... etnik aslında yerel yada dar bir alana özgün gibi bir anlama sahip ama güncel ve yaygın kullanımı folklorik olmanın çok ötesine geçti, ırkçılığa kadar vardı resmen!... "ötekinin müziği" oluverdi resmen... web sayfaları kapatıldı, ötekinin müziğini dinleyenler kara listelere bile alındı... o yüzden ben zaten etnik lafını hiç benimseyemedim... dünya müziği lafı da çok saçma çünkü bu sefer insan "dünya dışı bir müzik mi var acaba" gibi bir arayışa giriyor... ne yani şimdi mesela madonna uranüs müziği mi yapıyor!... Robert E. Brown - dünya müziği mutfağı /  http://www.wesleyan.edu/ evet, madonna da