Ana içeriğe atla

sesin yolculuğu

sesin yolculuğu
bu özverili dayanışma her ne kadar akademik bir çatı altında yürüyormuş gibi görünse de işleyiş itibariyle daha çok bireysel çabalarla ön plana çıkan sivil bir örgütlenme pratiğine çok daha yakın durmakta -ki hak ettiği maddi, hatta kısmen manevi desteği tam olarak bulamadığını da unutmayalım. Bu motivasyon, çoğunlukla tam tersi iddia edilse de geçmişin kötü bir taşıyıcısı olmaktan öteye gidememiş, bunun bir sonucu olarak da çağa ayak uydurmaktan oldukça uzak olan ve tuhaftır ki bunun farkında dahi olmayan, olsa bile pek de umursamayan bazı kişi ve kurumlara nasıl bir zaman diliminde yaşadığımızı bir an olsun hatırlatmadı mı? Bu tıkanmışlık içerisinde var olmaya çabalayan genç kuşağa, söz konusu duvarları yıkmaları hususunda öncülük etmedi mi? Hatta ne teknik, ne estetik, ne de repertuar olarak 1930’lardan öteye gitmeyi aklına dahi getirmemiş bazı eğitimcilere, çağımızın notasyon, icra ve estetik olarak geldiği noktayı açıkça göstermedi mi? Yaşananlar belleklerimizde hâlâ tazeliğini korumakta; çünkü hayal kurmanın ne yaşı, ne mekânı, ne de cinsiyeti var ve çağı yakalamanın dürtüsüne karşı durmak mümkün değil. Yazılan eserler bir yana, katkılarını yadsıyamayacağımız genç yorumcuların geldiği teknik ve estetik düzeyi de kimilerinin görmezden geldiği bu sivil ruha borçluyuz.

böyle ifade etmiş besteci mehmet ali uzunselvi bu yıl onikincisi de tamamlanan sesin yolculuğu festivalinin tanıtım yazısında... o kadar önemli noktalara değinmiş ki, alıntılamak istedim... yani sonuçta tabii ki çok önemli noktalara değinecek, bu işin mutfağında olan bir bestecimiz olarak ama işte tam da bu işin en içinde olması sebebiyle kanıksayarak ve muhtemelen farkında olmayarak altı kalınca çizilmesi gereken noktalara da değinmiş...

kendisinin altını çizmek istediği kısımlar ile benim altını çizmek istediğim kısımlar farklı gibi... mesela çağa ayak uydurmaktan oldukça uzak olan kişi ve kurumlar yada bazı eğitimcilere, çağımızın notasyon, icra ve estetik olarak geldiği noktayı açıkça gösterme gibi ifadeler; bilinçli ve özenle kurulmuş adrese teslim cümleler... çok dışarıdan biri olmama rağmen, o konuları biliyorum, bilmediğimi de tahmin ediyorum ama alıntıladığım kısmın en başındaki "özverili dayanışma" ifadesi bence konunun dışındaki bizler için aslında bu sözlerin tamamından çok daha önemli ve bir o kadar da tuhaf... önemli olmaktan çok, gerçekten tuhaf..

özverili dayanışma!!

neden tuhaf?.. mehmet ali uzunselvi yada neredeyse bütün bestecilerimiz tarafından kanıksanmış olan bu ifade, sokaktaki insan için muhtemelen çok tuhaf çünkü besteciler neden özverili bir dayanışma içinde olsun ki?... tabii ki olabilirler, neden olmasınlar... mesela telif hakları, radyoda, konserde, tv'lerde yayın hakları, fikri mülkiyet hakları vs vs gibi... mesela izin alınmadan bir orkestraca seslendirilir eser yada bir tv kanalı yayınlar izin almadan falan filan gibi... onda bir sorun yok ama oraya gelebilsek de o sorunlar da yaşansa iyi olacak... belki o sorun da vardır, bilmiyorum...

çıkın kalabalık bir meydana ve bin kişiye "kimler dayanışma içinde olmalıdırlar sizce?" diye sorun.. besteciye denk gelmediğiniz takdirde, bir allah kulu bile "besteci" demez.. yahu bu insanlar; müzik yapıyorlar!.. müzik.. kendilerini müzik eseri ortaya koyarak ifade edebiliyorlar.. arkadaş; bu dünya tatlısı, naif, dayak atmaya kalksa, nota fırlatmaktan başka bir şey yapmayacak bu güzel insanları özverili bir dayanışma ortamına neden itiyorsunuz?..

bir grup besteci neden dayanışma ihtiyacı duyabilir ki?... hadi, düşünüp, bulun bakalım... çok ilginç de mi?...

bu blogta; ilgili hatta ilgisiz her fırsatta dile getirmeye çalıştım... ben çoook uzun süredir, o adına klasik müzik denmeye inatla devam edilen müziğin konserlerine gitmiyorum... bir kaç güzel ve farklı etkinlik haricinde galiba 15 yıldır filan gitmiyorum... neden gideyim ki?.. "say bakayım bildiğin bestecileri" diye sorulduğunda, istisnasız herkesin sayacağı 10 -hadi 20 diyelim- besteciden oluşuyorsa bütün programlar; ben neden gideyim ki?... yahu yıllarca her hafta konsere gitmiş biriyim ve bana adnan saygun dinletmeyi bile başaramadılar!!.. denk gelmedi diyelim... opera-bale de öyle... "say bakayım bana 10 opera, 10 bale" dendiğinde takır takır herkesin sayabileceği temsiller haricinde program görmedim ben... ben görmemişimdir diyeyim bari... istisnalar kaideyi bozmazlar, olmuştur mutlaka istisnalar ama ben istisnalarla sürdürmek istemiyorum hayatımı...

konu bu... vardır mutlaka başka dayanışma sebepleri ama ağırlıklı olarak bu bence...

"bireysel çabalar"... diğer dokunaklı ifade de bu... o çabayı gösterebilecek birey çıkmadığı durumda ne olacak?... adı üstünde, 1 kişidir o!.. 1 yada 2 kişiyi de ikna edebilirse, üç kişi ya olur ya olmaz... diğer içgüdüsel çıkıveren ifade: sivil örgütlenme!... tabii ki güzel şeyler bunlar ama hangi sebeple ifade edildikleri çok önemli... paragrafta kimlere, ne amaçla hitab elidiği de açık...

iki satır içinde yer alan bu üç kanıksanmış durum, aslında bizler tarafından asla kanıksanmamalı... biz yine de "müzik yapan insan, özverili çabalarla dayanışmak zorunda kalmamalı" noktasında kalalım... dilediklei konuda dayanışma içinde olsunlar ama bu konuda değil... bir sanatçının; bilinen, olağan sebepler dışında, özverili dayanışmalar ve bireysel çabalar içinde boğulmasını istemiyorum ben...

tıkanmışlık içinde var olmaya çabalayan genç kuşağa, söz konusu duvarları yıkmaları hususunda öncülüğü biz dinleyiciler yapalım... başka türlü olamayacak bu iş çünkü...

"ben olmazsam, sanat biter, müzik susar bu ülkede" havasındaki insanlardan kendini kurtaramadı bir türlü şu minicik camia... bireysel çabalarla özverili dayanışma içinde uğraşmayın bence, o bir kaç kişiden birine gidin ve "ya üstadım, sen olmazsan biz bir hiçiz" vs deyin, olsun bitsin:)))... aman sakın haaa:)))...

sesin yolculuğu

asıl konuyu ayırayım bari dedim ... sinirleniyorum çok...

nedir? sesin yolculuğu?... yazmışlar işte ne olduğunu... dayanışma... bence harika bir okul sesin yolculuğu.. evet tam bir okul özellikle eserleri icra edenler için...

araya biraz müzik serpiştirmeden blog paylaşımı olmaz... önemli kısmı yazdım nasıl olsa.. bir daha yazayım: sesin yolculuğu ve benzeri tüm etkinlikler; kısa süreli ama oldukça yoğun birer okuldurlar...

kendisinin güzel cümlelerinden yararlandım, müziğini paylaşmadan olmaz... çok değerli bir bestecimiz ve doğaçlama ustası mehmet ali uzunselvi... iki sene önce notre-dame de sion'da piyanist metin ülkü ile seslendirdikleri huis clos 1... elektronikler mehmet ali uzunselvi tarafından seslendirilmiş... eser de kendisine ait...


2004 yılında başlayıp, geçen hafta onikincisi başarıyla gerçekleştirilen sesin yolculuğu festivali... genç besteciler şenliği idi, artık festival... 2004 yılında italyan kültür merkezinde verilen konserlerle yola çıkan, itü maçka kampüsüde bulunan miam'da gelişip, süreyya operasında büyüyen bir festival... istanbuldaki üç önemli üniversiteden, bugün ülkemizin 14 üniversitesine ulaşmayı başarmış bir etkinlik...

ben 2010 yılından sonra haberdar oldum.. muhtemelen etkinliğin süreyya operası'nda ilk düzenlendiği yıldır çünkü mekan bile önemli bu konularda.. bizde kafa öyle çalışır!... maçka'da ise "işte gençler yapıyor bir şeyler kendilerince" dir adı... kadıköy süreyya operası olunca mekan, sanat kültür medyasının dikkatini çeker... bu sebeple; ben de muhtemelen o zaman haberdar olmuşumdur diyorum..

bestecilik eğitimi almakta olan genç bestecilerin eserleri çoğu zaman geniş çevrelerce duyulamıyormuş, bu sebeple genç besteciler birbirlerinin çalışmalarını takip edemiyorlarmış.. bu sorunun çözümüne yönelik olarak; mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi devlet konservatuvarı öğretim üyesi özkan manav; 2004 yılında italyan kültür merkezinde karma bir konsere öncülük etmiş ve sesin yolculuğu'nun isim babası da olmuş.. yani bu etkinliğin düşüneni ve başlatanı özkan manav hocamız oluyor... ülkemizde bireysel çabalar gerçekten çok büyük öneme sahip... biri çıkıp yaparsa, oluyor...

bakmışlar ki gayet güzel bir etkinlik çıkmış ortaya, 2006 yılında da yapalım demişler ve mimar sinan, itü ve istanbul üniversitesine bilgi üniversitesi de eklenmiş... üç günlük konserler serisine dönüşen etkinlik, doğal olarak şenliğe dönüşmüş... 2006 yılında; hasan uçarsu, özkan manav, mehmet nemutlu, pieter snapper, michael ellison, mete sakpınar ve selen gülün tarafından seçilmiş eserler ama daha sonra okullara bırakılmış eser seçimi...

2015 yılında çok güzel ve kapsamlı bir web sayfasına da kavuştu sesin yolculuğu genç besteciler festivali.. bağlantıya giderek, 2004 yılından günümüze kadar yapılmış tüm çalışmaları, bestecileri, eserlerini ve bu eserleri seslendiren öğrencileri inceleyebilirsiniz...

sesin yolculuğunun çıkış noktası bestecilerin birbirlerinin çalışmalarını takip edebilmelerinin sağlanması olsa da; işin o boyutu beni ilgilendiren bir konu değil.. kendileri bu festival sayesinde o sorunu çözmüşler dayanışma içinde... ama bundan bana ne:)).. ben biletimi alıp da gittiğim herhangi bir konserde bu bestecilerimizin eserlerini de görmek istiyorum... tabii ki seslendirilen eserler de yok değil ama "genç besteciler festivali" " yeni müzik festivali" 23 nisan ve 19 mayıs programları yada gençlik senfoniler vs vs şeklinde değil sadece..

işte benim bütün anlatmak istediğim bu!.. yeni müzik festivali nedir ki?.. müzik festivali yaparsın; içinde eskisi, yenisi, moderni, panı, presi, postu, elektroniği, akustiği vs vs si olur.. öyle değil işte.. farklı bir şeyler yapanlar alınmazlar oraya.. kabul görmezler.. onlar da ne yapsınlar? kendi etkinliklerini festivallerini yaparlar mecburen... o etkinlikler de mecburen daha izole olur.. bütün sıkıntı bu..

bu sanatçılar da beste yapıyorlar, eser koyuyorlar ortaya.. dinleyicileri, merak edenleri, izlemek ve takip etmek isteyenleri var.. az yada çok... eskisinin seveni müthiş bir kitle de, yenisini seven mi önemsiz!!...

bach, mozart yada chopin dinlemek isteyen metro ile konser salonuna 10 dakikada giderken, ben neden kadıköye yada maçka kampüsüne gideyim ki!.. izmirden!.. besteciyi, müzisyeni, eseri ve hatta çoğu zaman enstrümanı bile seveninden ayırmaya, ulaşmasını engellemeye kimsenin hakkı yok... buyrun, cevap verin bakalım bana...

sesin yolculuğu festivali öncesi prova (2019)

sesin yolculuğu sayesinde bir çok bestecimizi tanıma fırsatı buldum... bu paylaşımın etiketlerinde yer alan besteci etiketine tıklayın, inceleyin.. çok daha fazla genç bestecimiz mevcut ama ben vakit bulup da paylaşamıyorum tamamını...

nasıl yaparsınız? bilemem... vardır teknik bir yolu... bakın; konservatuvarların kompozisyon hocaları belirliyor bu festivale katılabilen eserleri... yani sağlam bir jüriden de geçmiş oluyor eserler... işte ben o bestecilerimizi ve o eserlerini devlet senfoni orkestralarından da dinlemek istiyorum... arz var, talep var, kaliteli ürün var ama nedense tedarik zincirleri kopuk...

ben her yılbaşında strauss biraderleri dinlemek zorunda mıyım? sezon kapanışlarında illa ki neşeli cıvıl cıvıl ilkbahar müziği mi dinleyeceğiz... yada daha da kötüsü "bakın, biz koskoca klasikçileriz ama sezon bitiyor ya, alın size eğlenceli bir halay müziği çalalım" diyerek, küçümseyici ve alaycı bir gülüşle eser seslendirilişini izlemek zorunda mıyım?... sezonun en ağır haftasında şöyle vurucu ve seyirciyi koltuğa çivileyici bir anonim eser düzenlemesi seslendiremez misiniz?... mesela özkan manav'ın haydar haydar'ını?..

her konserde beethoven'ı görmek zorunda mıyım? koskoca ludwig'ten soğuttunuz... illa ki keman ve piyano mu çalacak solist? korno, fagot, obua, trompet, trampet, arp yada kemençeyi 2 senede 1 es kaza mı dinleyeceğim.. müzik gibi bir şeyi bu kadar çok kategorize edip, kalıba sokabilmek de büyük maharet aslında.. kutlamak da lazım.. eski ne? yeni ne? arkadaş... yüzlerce yıl önce çağ kapatıp, açan, devrim niteliğinde değişimlere, akımlara sebep olanların tamamı eski mi?.. yoksa yeni mi?..

yine sinirlenmeye başlamışım:))... özetle; izleyici konsere bu sebeplerle gelmiyor.. sandığınız gibi pahalı olduğu için filan değil... müzik dinlemek istiyoruz.. illa ki bilmem ne döneminin devlerini değil... farklı bestecileri, farklı enstrümanları da dinlemek istiyoruz... genç bestecilerimizi ve genç solistlerimizi de...

ve en önemlisi; eserleri seslendirilmeyen bestecimiz kalmasın istiyoruz... yada ben istiyorum diyeyim.. neden çok kalabalık bir kitleymişiz gibi yazdıysam:)... ben istiyorum arkadaş...

sesin yolculuğu gibi önemli bir etkinliğe ilk adımı attığı için, özkan manav eseri ile bitireyim artık... keman, viyolonsel ve piyano için ludus modalis... aşağıdaki video, ilk seslendiriliş...veriko tchumburidze (keman), dorukhan doruk (viyolonsel) ve yunus tuncalı (piyano)... dünya sahnelerindeki genç müzisyenlerimiz...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada