Ana içeriğe atla

beni kategorize etme

müzik
aşağıdaki giriş paragrafını silmedim ama "beni kategorize etme" değildi, sadece "müzik" idi bu yazının başlığı ancak daha sonra değiştirdim bu şekilde çünkü iş yazıyı yazmakla bitmiyor, onun okunması da lazım ve maalesef okunmasına karar veren de başta google olmak üzere, arama motorları... başlığı sadece "müzik" olan bir yazının okunması da neredeyse mümkün değil... aşağıda da belirttiğim üzere, mutlaka yanında başka ifadeler de olması lazım... mesela arayan kişi de sadece müzik yazmaz asla... en az iki yada daha fazla kelime olmalıdır... ille de kategorize edilecek ki ilgi çeksin!!... bir bakıma bu arama motorları konusu da bu yazının konusuyla neredeyse aynı... temelde hiç bir fark yok... internette dolanmak da ciddi biçimde ağız sulandıran bir sektör hatta endüstri artık... dünyadaki en gelişmiş yapay zekalar şu anda sizi buraya getirmiş bulunuyorlar! farkında oldunuz mu?... ve alenen ben sizi kandırdım! 😁... büyük ihtimalle siz bülent ortaçgil'in muhteşem şarkısı beni kategorize etme hakkında bir şeyler arıyordunuz... maalesef arama motoru ve ben sizi buraya çekmek için ayak oyunu yaptık:)... merak etmeyin, insaflıyımdır ben, aşağıda şarkı da var, sözler de... bu sektör içinde esamesi bile okunmaz ama şu anda ben yazdıkça, siz de okudukça para kazandırıyoruz bu endüstriye... halbuki kendi halinde, basit ve hiç bir şeyden haberi olmayan insanlarız ve üstelik ben yazarken, siz de okurken cebimizden para çıkıyor... endüstriye tabii ki... neyse, esas konuya geçelim ve müzikle devam edelim...

bir müzik bloğunda başlığı sadece "müzik" olan bir paylaşımın bulunması tuhaf mıdır? olağan mıdır? yada zaten mutlaka olmalı mıdır? bilmiyorum... müziğe çok uzaktan bakmak pek de kolay değilmiş... bir türlü başlamayı beceremediğim bir paylaşım oldu bu... "müzik" kelimesinin sağında yada solunda hiç olmazsa bir kelime daha olsaydı çok kolay olacaktı ama şu müzik denen şeye sağı solu, önü ardı boş olarak, mümkün olduğunca uzaktan, çevresi boş ama içi dolu olarak bakmak istedim... etrafında, içinde ve dışında hiç bir ekleme olmadan, müziğe sadece "müzik" olarak bakmak istememin sebebi ise; müziği, hiç bir şekilde kategorize etmeden, saf hali ile görebilmek... tabii hemen ekleyeyim buraya, bu sadece bir temenni yada fantezi... yani artık benim gibi alelade birinin müziği saf hali ile görebilmesi -daha doğrusu duyabilmesi- mümkün değil... diğer yandan, zaten artık yapılmıyor ki duyalım...

dünyada müzik kadar dallandırılıp budaklandırılan, kategorilere ayrılan, türlere bölünen, alt türlere ve onların da altlarına parçalanan, sentezlenen, öğütülen, etiketlenen, yaftalanan, göklere çıkarılan ve yerin dibine batırılıp, aşağılanan, karalanan başka bir olgu yok... tamamı, müzik dinleyenler için de geçerli çünkü müzikle birlikte, dinleyen de kategorize edilip, saflara ayrılıp, etiketleniyor... müziği yapan da... "arabeskçi" dediğinizde, yapan da dinleyen de ciddi biçimde yaftalanıyor mesela... tüm dünyada böyle, bizdeki karşılığı arabesk sadece...

müziğin o dallı budaklı, salkım saçak haline en yakın durumda olan bildiğim tek şey, canlıların taksonomisi ki o taksonomik sınıflandırmada da kalıplaşmış basit yöntemler vardır... omurgalı hayvanlardan insan gibi... gerçi insan omurgasız gördüğüm kadarıyla ya neyse artık... neyse dedik ama müziği de karman çorman bir yumağa döndüren de zaten insanın bu omurgasızlığı değil mi?...



beni kategorize etme, benle oynama
yaftayı yapıştırıp bana isim koyma
karikatürleştirme beni, ilahlaştırma
tabulaştırma sakın, tapulaştırma

ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim

matematikleştirme beni, çarpma, bölme
toplama, çıkartma sakın beni hesaplaştırma
mekanikleştirme beni otomatikleştirme
yarıştırma sakın onla bunla karşılaştırma

ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim

sıkıştırıp tıkıştırma beni depolaştırma
duygularım yok oldu, yüreğimi nasırlaştırma
beni demoralize etme, depolitize etme
her işten kaçar oldum, illegalize etme
bülent ortaçgil eseri beni kategorize etme adlı parçayı bilmeyen, dinlemeyen ve dinlerken de kategorize ettiği şeyleri düşünmeyen yoktur... ben de şimdiye kadar hiç "müzik" denen şeyi düşünmemiştim bu parçayı dinlerken... bir de kategorize edilen şey olarak müziği düşünün dinlerken diye paylaştım yukarıdaki videoyu... büyük ihtimalle siz de benim gibi üzüleceksiniz dinlerken... ben gerçekten üzüldüm çünkü her satırında müziğe -ve diğer bir çok sanat dalına- verdiğimiz zararı daha da fazla farkettim...

müziği kategorize ettik fazlasıyla... hatta aşırı derecede... oynadık müzikle... yaftaladık, etiketledik ve isim koyduk... karikatürleştirdik resmen... ilahlaştırdık, tabulaştırdık... üstelik tapulaştırdık da... matematikleştirdik ama müziği yaparken değil, satarken... tapusuyla satmadık ama hesaplaştırdık... çarptık, böldük, topladık, çıkardık ve mekanikleştirip otomatikleştirdik... sıkıştırıp, tıkıştırdık... depolaştırdık... depolitize de ettik müzikle, demoralize de... müziği yarıştırdık, onla bunla da karşılaştırdık... daha ne yapalım... duygularımız yok oldu, her işten kaçar olduk... biz müziği aslında böyle sevmedik...

müziği sanat akımları olarak kategorize etmedik!... türlere ayırdık... türleri gerektiğinde topladık, çıkardık, gerektiğinde çarpıp, böldük ve yeni türler icad ettik... her türe yeni müzisyenler bulduk, her müzisyene yeni dinleyiciler... etiketledik böylece... yaftaladık... önce alt kültür insanını yarattık, sonra da o insana alt kültür müziği yarattık... elitlere ise elit müzikler bulduk... hangi müziğin elit olması gerektiğini de empoze ettik... politize etmek işe yaramadı pek, müziği politize etmektense, dinleyiciyi depolitize ettik... o işe yaradı... protest müziği de illegalize ettik... depolitize dinleyiciye mekanik ve otomatik müziği kakaladık... halkın her kesimine, yarattığımız farklı etiketleri sattık... birbirlerinin etiketine bulaştırmadık... dinleyiciyi yaftaladık... vatan haini ilan ettik, yavşak bile dedik... yaftaladığımız dinleyiciyi yaratanların da aslında kendimiz olduğunu unuttuk yada üstünü örttük, kafamızı da kuma gömdük... müzikten matematiği çıkardık ama o matematiği barkodlara ve bandrollere kattık... tapulaştırdık ama tapusunu satmadık... tüm evren için müzik yapanların, şiir yazanların ve sanat yapanların hakkını kendimize hak gördük... telif dedik adına ve dünyaya mal olmuş sanatçıların hakkını da kendi cebimize gasp ettik... müziği sıkıştırdık... hem türlere bölüp çapını sıkıştırdık, hem de fiziksel olarak sıkıştırıp, minik cd lere ve usb lere depoladık... 1000 tane plağı aldık telefonumuza sıkıştırıp depoladık ve müzik dinlediğimizi sandık... üzerimizde binlerce müziği taşır olduk... müziği ve müzisyeni sürekli yarıştırdık... birbiriyle kıyasladık... o iyi, diğerleri kötü dedik... çocukları bile yarıştırdık... duygularımızı yitirdik, işten kaçar olduk... emek isteyen her şeyi bıraktığımız gibi, emek isteyen sanatı ve müziği de bıraktık...

müziği yapan ve satanlar kadar, belki de onlardan daha fazla kategorize ettik dinleyenler olarak... müzikle adam olduk, müzikle aşağıladık, müzikle yücelttik kendimizi... müziğin üstüne basa basa çıktık, yükseldik... müzikle reklam yaptık, müzikle kandırdık... müzikle uyuttuk, müzikle uyuşturduk...

bu düşünceyle dinlediğimde, bülent ortaçgil'in de bu sözleri müzik adına yazmış olabileceğini bile düşündüm... aklıma gelen başka hiç bir şey bu derece uymuyor bu sözlere müzik endüstrisi kadar... bir ihtimal bülent ortaçgil bu sözleri müziğin yakarışları olarak yazdı...

müzik türü dediğimiz o dallı budaklı etiketler silsilesine ek olarak; popüler müzik, çağdaş müzik, klasik müzik, modern müzik, devrimci müzik, saray müziği, sanat müziği, yavşak müziği, folklorik müzik, anonim, elektronik, akustik, 60'lar, 90'lar, film müziği, summer hits, minimal, maksimal, karışık, kulüp, disko, alt kültür, yüksek kültür, maço, elit, geri kalmış, vulgar, etnik, world, zenci, african, afro-american, latin, latin dance, türkü, protest, love songs, best slows, live, best of.... yoruldum ama bitmedi, daha doğrusu bitmemiştir ve bir başka biri, daha farklısını yazabilir... eurovision müziği bile var!... eurovision şarkı yarışmasına katılacak müzik apayrıdır... müziği ve müzisyeni bile yarıştırdık... dinlerken anlarsınız... eurovision contest sound!... tüm dünyada böyledir... besteci ve söz yazarı, sırf o yarışma için şarkı yaparlar, buram buram örovizyon kokar o şarkı...

çok uzatmaya da gerek yok, müziğin içine edilmiş durumda... mesela daha bir kaç on sene önce yoktu bu zırvalık... o zaman neden ihtiyaç yoktu?... insanların hiç bir zaman aslında farklı müzik türlerine ihtiyacı olmadı!... farklı türler ve o türlere tutsak insanlar yaratıldı... müzik, müziklikten çıktı, silah oldu... bu raydan çıkışın bazı sebepleri var tabii... en önemlisi "müzik endüstrisi"... bir şeyin endüstrisinden bahsediliyorsa, orada basitlik, popülerlik, popülistlik yani gelip geçici bir empoze kültürü hakimdir... gelip geçici olmayan hiç bir şey size defalarca daha fazla para kazandırmaz çünkü... kategorize edilmemiş bir şeyi satmanız ve tüketmeniz de neredeyse olanaksızdır...  tıpkı hiç bir işe yaramayan telefon modelleri gibi!... hiç bir işe yaramayan farklı telefon modellerine, hiç bir işe yaramayan insanları tutsak etiğiniz gibi, hiç bir işe yaramayan müzik türlerine de işe yaramayan insanları tutsak edersiniz... resmen gerçek bir sanayiye dönüşen müzik haricinde başka bir sanat dalı var mı? yok... plastik sanatlar endüstrisi yok mesela... yada sokak performansları sanayiii... yok... sadece sinema sektörü biraz yakındır... bildiğim kadarıyla yok başka... müzik, ağır sanayii üstelik... bildiğiniz, bacalarından dumanlar çıkaran cinsinden... müzik gruplarının karbon ayakizi bile hesaplanıyor artık ve çevreye verdikleri zararı tazmin ediyorlar... bilmiyor muydunuz? artık biliyorsunuz... bu karbon ayakizi de öyle yabana atılır gibi değil... gerçekten birer fabrika her biri... hatta bir kaç fabrika... "hadi ordan" demeyin sakın, soğuk ve bilimsel bir paylaşım olmaması için rakamlar filan vermiyorum... müzik endüstrisinin ne olduğunu herkes az çok zaten biliyor ama milyon dolarlık transferlere ve ülke bütçesine yakın kulüp bütçelerine rağmen, müzik sanayiinin yanında futbol sanayii bile büyük ihtimalle solda sıfır kalır... sinema sektörü de... yine hiç kimse "hadi ordan" demeye kalkmasın, futbol ve sinema sektörlerinde bile müzik ciddi yer tutmaktadır... daha 1 ay önce dünya kupası açılışında muhteşem konserler izlemedik mi? neden konserler verilir tüm spor organizasyonlarında? yada film müziği oscarları neden çok önemlidir?... ne alakası var futbol ile operanın? opera açılışlarında futbolcular çıkıp da bacak ve omuz üstünde top sektirip gösteri yapıyorlar mı? hayır... ama dünya kupasında opera sanatçıları dev orkestra önünde konserler veriyorlar... müzik çok önemli çünkü... her an her yerde var müzik...

müzik endüstrisi
aşağıdaki fotoğrafla anlatılabilecek müziği, yukarıdaki fotoda görülen şekle dönüştürebilmek ve çokça para da kazanabilmek; kesinlikle öyle sanıldığı gibi kolay ve basit bir şey değildir... hakkını yemeyelim, müzik endüstrisi tahminlerimizin çok çok üstünde çalışkan ve sürekli kazanan, asla kaybetmeyen bir sektördür... bir insan yapabilir bunu sadece... müzik aslında tıpkı aşağıdaki fotoda yansıtılan gibidir... çoğu kişi için asla öyle olmadığı da malumdur... olmamalıdır çünkü müziği üretenin de, tüketenin de işine gelmez asla... kediye flüt çalan bir çocuk kime ne kazandırabilir ki?... çok şey kazandırır aslında ama sadece kediye ve çocuğa...

müzik nedir?
bu konu çok uzun, üzerine cilt cilt kitaplar yazılabilecek bir konu... ki bu konuyu yazmak, eşelemek, deşmek de bana kalmadı... blog ya burası, aklıma eseni yazıyorum... haddim değil... aslında bu konuları; müzikologların, sanatçıların, sanat tarihçilerinin, dinleyicilerin bir araya gelerek derleyip toparlamaları gerekir ki bu konuda bir sürü makale ve kitap da zaten mevcut... ben kendi aklımın yettiğince anlatmaya çalışıyorum... benim için müzik; zamanın birinde, bir yerlerde seslendirilip, dinlenen ve orada kalan müziktir... tıpkı aşağıdaki gibi... denk geliş youtubedan seçtiğim, karşıma çıkan, olabilecek ilk video... leonard cohen şarkısı hallelujah, allie sherlock'dan... aslında kaydedilmiş ve o müzik, o an zedelenmiş... ama yine de fikir verebilir... bizler için o an yok ve aslında videoyu her izleyişimizde, o anı yaşayanların özeline burnumuzu sokmuş oluyoruz... olmuyor muyuz?... şans eseri o mekanda, o anda olanlar için muhteşem bir "müzik" denebilir... yada bana öyle geliyordur... bana öyle gelenleri yazıyorum sonuçta:)...

bir çok sokak müzisyeninin videolarında görebileceğiniz çevredeki kalabalığın ilgisini konser salonlarında bulamayan profesyonel müzisyen sayısı bence hiç de az değil... 

müzik; üzerinde en ince ayrıntısına kadar çalışılmış, her bir notasına kadar dinleyiciye göre kalıplara sokulmuş, düzeltilmiş, değiştirilmiş, kurcalanmış, sıfır hata ile çalınmış ve tertemiz kaydedilip, hi end sistemlerle tertemiz dinlenen bir şey değildir... olabilecek en titiz, en hatasız müzik; bir aşığın yaptığı alelade bir serenad kadar müzik değildir aslında...

Yorumlar

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …