Ana içeriğe atla

şekil değiştiren gerçekler

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama, tarzı zaten kubik olan Picasso'nun surrealist resminde, sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az sey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen birşey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bir şeyler daha. 5-10 dakika hiç birşey söylemeden sınıfı izleyen hoca, biraz sonra Picasso'nun resmini alıp, Matisse'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir. Ancak, ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Matisse'in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu farkeder tüm sınıf. Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir!
"Hayatta hiç birşey Matisse'in resmi kadar belirgin ve net değildir. Hayat, size gerçekleri Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Matisse'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kubik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek."
tamam, hikaye çok güzel... internetin her yerinde almamız gereken dersi bize verebilmek için bir çok kişi bu alıntıyla kendini paralamış resmen... strateji dersleri, yönetim dersleri, kişisel gelişim vs vs vs... arayın internette bol miktarda çıkacak karşınıza... çok da etkileyici bir ders, ona da diyecek bir şey yok... ama bir sorun var!... yaşanmış olan bu hikayede geçen tablo matisse'e değil, diego rodriguez de silva velazquez'e ait!... tasvir edilen tablo ise aşağıda...

velaquez'in adı ne kadar uzun değil mi!... picasso kısacık... siz öyle zannedin ve bence picasso deyip geçin çünkü picasso'nun asıl adı aşağıdaki gibi...

pablo diego josé francisco de paula juan nepomuceno maría de los remedios cipriano de la santísima trinidad ruiz y picasso... mübareğin adından brezilya milli futbol takımı bile çıkar:)...

las meninas (diego rodriguez de silva velazquez)
gerçekte velazquez e ait olan tablo çok ilginç! yukarıdaki alıntıda anlatılan konu resmedilmiş ama velazquez aslında kral ve kraliçenin portrelerini çiziyor sol cenapta... tablonun adı ise; "las meninas" yani nedimeler... ortadaki minik, prenses margarita oluyor... o dönemde ispanya, dünyanın en önemli ülkelerinden biri, doğal olarak kral da belki dünyanın en önemli isimlerinden biri ama tablo çok sevimli... yani kral ve kraliçenin egosu ile dolu değil... üstelik ortada bir ego varsa, o da velazquez'in egosu... bu tabloda, duvarda asılı duran başka tablolar da var... bu tablolar; tiziano, raffaello ve rubens tabloları... karşıdaki aynadan görünüyor kral ve kraliçe... yani 4. philip ve sevgili eşi mariana...

bu tablo, çok ilginç bir şekilde kral ve kraliçenin gözünden resmedilmiş!... bayılıyorum böyle alingirli eserlere:)... orijinali devasa boyutlarda denebilir ve ressam da o anda bu tabloyu yapmakta olduğunu anlatmak için, önüne aynı boyutlarda bir tablo koymuş... iyi de arkadaş, koskoca kral ve kraliçeyi neden saatlerce ve günlerce ayakta bekletiyorsun be adam:))... ne iyi kral ve kraliçeymiş bunlar valla... minicik aynada es kaza görünebilmek için ayakta bekliyorlar... valla ben olsam, tablo bitip de ne olduğunu görünce, o tabloyu kafasında parçalardım velazquez'in:)))... var mı böyle bir şey yahu...

bu arada; benim bildiğim kadarıyla, bu resim dünya tarihinin muhtemel en iyi resmi olarak kabul ediliyor... tabii tek bir tabloya bu kadar büyük bir yük bindirmek de pek doğru değil... sanat tarihçilerinin yalancısıyım ben ama en azından muhteşem bir eser olduğu kesin...

özetle; tablo matisse'in değil, velazquez'in... muhan soysal hoca da doğrusunu biliyordur zaten ama internette yayılırken bu hata çıkmıştır ortaya... tabii bu tablodan esinlenerek matisse de benzerini yapmış olabilir ama bulamadım... şunu da belirteyim; tablolarıyla paslaşan ressamlar; evet, matisse ve picasso, o doğru... aşağıda paslaşma sayfaları bile var, inceleyin derim...

matisse ve picasso sayfası

pablo picasso da aynı tabloyu aşağıdaki gibi resmetmiş... picasso'nun tablosunu kalkıp da velazquez yapsaydı, kelle kesin giderdi çünkü aralarında ciddi bir dönem farkı söz konusu... düşünsenize kralın halini aşağıdaki görünce:))... sulandırıyorum iyice ama anlatmak istediğim şu: farklı dönemlerde farklı akımlar ön planda doğal olarak... velazquez 1660 yılında dünyayı terk eden bir ressam iken, picasso'nun aramızdan ayrıldığı tarih, 1973... iyi de nasıl bir akıl o resmi buna çevirebilir ki:)... picasso olmak öyle kolay değil demek...

las meninas (pablo picasso)
dönelim asıl konumuza... muhan soysal'ın da söylediği gibi; hiç bir zaman hiç bir şey net değildir aslında... çoğu zaman kafamızda önceden vardır bir şeyler, çok da güçlüdürler, yıkılmaz doğrularımızdır onlar... ufacık bir detaydan yola çıkıp, tablonun tamamını yargılarız ama kendimizi kolay kolay sorgulamayız... görebildiğimiz, anlayabildiğimiz yada algılayabildiğimiz kadarının ötesine pek geçemeyiz... olmazsa olmaz bir savunma mekanizmasıdır bu ama hayatta karşılaştığımız her şey böyle midir?... değildir tabii... o da hayatın bir cilvesidir... bazen de çok nettir aslında ama net olmadığını düşünürüz:)... bazen mantıklı, bazen de mantıksız (belki duygusal) olabilmemiz gerekir... ne zaman mantıklı, ne zaman mantıksız olmamız gerektiğini çözebilmek de ayrı derttir... neredeyse bütün sorunların temelinde de mantıklı olmak gerekirken, duygusal davranmak; duygusal olmak gerekirken de mantıklı davranmak yatar... bu ayrımı doğru şekilde yapabilmek ve bize sunulan alışık olmadığımız resimlerden doğru anlamları çıkarabilmek zorundayız aslında... doğru değerlendiremediğimiz her şey bizim için önemli bir kayıptır... hiç kimse size sizin anlayacağınız dilden anlatmak zorunda da değildir hem kendisini hem de hiç bir şeyi...

picasso'nun anlaşılamaması picasso'nun sorunu mudur?...

sanatçının anlaşılmaması, sanatçının sorunu mudur? da denebilir tabii... sanatçı sanatını yapar geçer, gerisi sanatçı olmayana kalmıştır... sanat tüketicisi de çok önemli tabii bu arada... hatta sanatçıdan çok daha önemli... aklın ve ruhun picasso olmadığı halde, picasso gibi algılayabilmen de gerekir çevreni... kolay değil gerçekten sanat tüketicisi olabilmek ama günümüzde sanat artık gerçekten tüketiliyor!...

eski müzik vs yeni müzik

bunları yazarken; aklıma birden yeni müzik geldi... yeni müziğe karşı çıkanlar da var... var değil, çok fazladır tahminimce... müziğin neresine karşı çıkılabilir ve ötekileştirilebilir ki? anlamış da değilim... beğenmiyorsan dinlemezsin... yapana ve dinleyene de saygını eksik etmezsin tabii...

yeni müzik kavramı zaten yeni değil ki!... yeni müzik yada yeni sanat her zaman vardı... her zaman vardır bir yeni... bir zamanların yenileri değil mi bugünün eskileri?...

paradigmalarımızdır yeniyi kabul ettirmeyen!... yeniyi değil de eskiyi (alışık olduğunuzu) sevebilirsiniz, o ayrı bir konu ama yeniyi bir kenara atamazsınız...

beynimiz sürekli "o böyle idi, bu da böyledir" yada "o böyle idi, bu da öyle olmalıydı" gibi saçma sapan bir mantıkla çalışır...

bu sebeple karşı çıkılır yeni olana... beyin kabul edemez... ama her beyin de aynı şekilde çalışmak zorunda değildir... bkz. picasso beyni...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada