Ana içeriğe atla

mantıksız mantık

aşağıdaki yazı, neredeyse her paragrafı çok farklı zamanlarda yazılıp, kel alaka yerlerde önceden paylaşılmış veya yayınlanmış bir yazı... daha sonra hiç bir parçası hiç bir yerde kalmadı çünkü o eski uzun uzun tartışılan, fikir ve geyik paylaşılan ortamlar kalmadı... şimdilerde 140 karakter yazı yada 20-30 saniyelik videolar revaçta... hepsini topladım burada ve "mantıklı" bir şeklide bir araya getirdim aklım sıra... saçma sapan bir şey oldu... bırakın okunmayı, buraya kadar okuyanlar da kaçmıştır zaten... eminim hiç bir mantıklı kişi okumaz bu yazıyı... bu yazıyı yazmaya başladığımda aristo mantığı modaydı, şimdi bulanık mantık... eğer okursanız; bilin ki, taaaaa 2004 yılında kurulmuş cümleler de var burada, birazdan kuracaklarım da... derdimi anlatabilmek için bildiğim ve bulabildiğim en doğru kavram "mantık" oldu... ama tüm bunları mantık üzerine oturtmak da ne derece mantıklı oldu? onu da bilmiyorum... siz mantık yerine başka bir sebep de bulabilirsiniz... daha düzgün, daha mantıklı bir ifade yada kavram bulursanız, yorum olarak ekleyin, find/replace all yapayım:))...

mantık!

nedir bu mantık?

benim anladığım kadarıyla, bu mantık denen şey hataya düşmemeyi sağlayan düşünce sistemi yada aklı iyi kullanma gibi bir şey... akıl verilmiş bize ya! işte onu doğru kullanma ve doğruyu yanlıştan ayırıp, doğru olanı yapma gibi bir şey mantıklı davranma oluyor... aşağıdakileri okurken şunu mutlaka düşüneceğinizden de eminim: kime göre? hangi doğru?...

aslında bu mantık denen zırvalık, vücudun savunma mekanizmalarından biridir... beyin; artık nasıl bir beyin ise, kendine göre bir mantık yürütür kendisini ve vücudu korumak için... tabii ilginç olan, beyin çok fazla egoist ve önce ben diyor... bu şuna benziyor; uçakta gün gelir de o umursamadığımız oksijen maskeleri tepeden düşerse, önce kendimize, sonra çocuğumuza takacağız ya maskeyi... işte öyle bir şey bu da... zaten bütün sorunlar da buradan çıkıyor...

"bütün doğruyu ve yanlışı ayırıp, doğru olanı yapma zorunluluğu" gibi saçma sapan bir yükün altına sokuyor mantık denen şey insanı... üstelik kime göre? mantığı yürütene göre!... e mantığı yürüten her zaman ben değilim ki!... başkasının mantığına göre en doğruyu bulmak durumundayım çoğu zaman... bir şey yapıyorsun, sence çok mantıklı ama bir başkası yada toplum diyor ki "ne kadar mantıksız!" al başına derdi... ne mantıksız bir durum...

bilimsel anlamıyla mantığı eleştirmeye kalkmayacak kadar mantıklıyım çünkü şu bilgisayar bile mantık bilimi sayesinde çalışıyor... o da ne kadar doğruysa artık... ama kafamızın içinde çalışmakta olan mantık; bol miktarda maske sahibi olmamıza sebep oluyor... kaçınılmaz... sebebi de çok basit... öğrenci mesela; öğretmenin mantığına göre en doğruyu bulup, yapmak durumunda... yada evliyseniz, eşinizin mantığına en uygun doğruya ulaşmanız lazım... ötekileştirilmemek için ise toplumun mantığına göre bir doğruyu kabullenmeniz en mantıklısı olabilir... say say bitmez... mantık mı yani? iş mi şimdi bu?... nedir yani? zırvalıktır...

mantığımız zorluyor ve nabza göre şerbet kıvamında maskelerimiz oluyor... yalakalığa kadar götürebilir bu mantık sizi...

[gördünüz mü? mantık beni nerelere getirmiş!]

çocukluk, mantığın uykusudur

gibi bir söz hatırlıyorum, j. j. rousseau ya ait idi galiba yada kime ait olduğu önemli değil... okuduğumda çok hoşuma gitmişti... o ne amaçla söylemiş bilmiyorum ama geriye kalan her şey ne yazık ki bu çok önemli kazanımı sürekli baskılıyor... yani mantığın uyku halini...

yandaki fotoğraf aslında çok da bilinen bir şey değil mi?... buna izin verecek kadar "mantıksız" aile azdır ama var, tanıdıklarım da var... gayet mantıklı isek; şu rezil veledin elini ayağını kırarız... odunla (yok artık)... bilmem kaç liralık saten boya ile boyanmış güzelim duvarın resmen içine etmiş...

mantıklı olan aile "duvar berbat oldu diye" çok üzülürken, mantıksız aile biraz kızsa bile (hatta makbulü çok kızması)... çok kızsa bile, "duvara ne olursa olsun, yeter ki çocuğum berbat olmasın, daha iyi gelişsin" der... bunlardan hangisi mantıklı sizce?...

(yazı oldukça eski ama güncel bir ekleme yapayım; "çocuk şımarır" diyenler oluyor... bu tip yaklaşım çocuğun şımarmasına sebep olmaz... şımarmaya yatkın anne babalar, çocuk da şımarır zannediyorlar... hem şımarsın! ne var bunda?... yahu çocuğun şımarmasının ne sakıncası var? en çok sevildiği ortamda, en mutlu olduğu ortamda şımarmayacak da ne zaman ve nerede şımaracak?... rahat rahat şımarıklık yapabileceği bir tek o çocukluğu var zaten... siz çevrenizdeki koca koca şımarık insanlar çocukken mi şımardılar zannediyorsunuz?... tam aksine, çocukken şımaramadıkları için dana gibi olunca şımarıyorlar)... baba evinde şımaramayan, gidip koca evinde şımarıyor:)))... ne laf ettim:)... mantık mı şimdi bu? valla odunla dövseler yeridir:)... işte mantık, savunma mekanizması olarak bu gibi şeyleri yazmamayı emreder! ama ben yazdım gitti...

psikoloji bilimi; bir çocuğun sergileyebileceği davranışları sergileyen "büyüklere" deli diyor!

zerre kadar mantığı olmayan insandır çocuk... çocuklar delidirler ve çok da mutludurlar... sonra yavaş yavaş eğitim ve öğretim gibi şeyler bize mantığı öğretirler... akıllanmaya başlarız... baştan beri çevremizdeki herkes ve her olay bizi zorunlu olarak mantık sahibi yapar ve sorunlarımız orada başlar... mantıklı davrandığında ödüllendirilen çocuğun çocukluğu orada bitmeye başlar... mutluluğumuz ve heyecanımız elden gitmeye başlar... çünkü çoğu zaman heyecanla bir şey yapıp mutlu olmak mantıksızlık oluyor...

bu arada; psikoloji bilimine de inanmıyorum ben... yani inanmamak da değil, şöyle inanıyorum; eğer psikolojik olarak normal bulunduysanız, gidin kendinizi tımarhaneye kapatın... eğer psikolojik yada psikiyatrik sorunlarınızın olduğu söyleniyorsa, dert etmeyin... bana güvenin...

mantığımız sınırlamalarla dolu

mantığımızın sınırlarını da çoğu zaman korkularımız belirler... mantıken timsahtan korkarız mesela! ama hayatımız boyunca timsah ile karşılaşma şansımız pek de yoktur... hangisi daha mantıklı?

timsah ve benzeri şeylerden neden korkarız?... masallarda hep bizi gelip yuttukları için!... yandaki fotoğraf mesela bize masal olarak anlatılsaydı, timsah ile çocuğun arkadaşlığı konu edilseydi, korkar mıydık timsahtan? ... korkmazdık... timsah görünce gidip sevmeye kalkardık ve timsah bizi yutardı!... mantık bu sebeple vardır, çoğu zaman korunmak için ama biz kalkıp da olur olmaz her an ve her olayda mantığımızı kullanmaya alıştırıldığımızda, bizi yutmayacak olan şeylerden de korkar hale geliyoruz...

bunun yanında; korkuya yer olmayan durumlar da var... sanat gibi mesela... sanatınızı icra ederken, timsahın dişleri arasında dolanabilirsiniz... eğer dolanmanıza engel mantıklı bir sebebiniz varsa, sanatı bırakın, en mantıklısını yapmış olursunuz...

mantık, nadiren harekete geçirir insanı... çoğu zaman durdurur... mesela başarısız olma korkusunu yaşatır... başarısız olacağınızı düşündüğünüz için, başarılı da olamazsınız çünkü denemezsiniz...

mantığınız sizi durdurmuyorsa, üstelik harekete geçmenizi emrediyorsa, bence hemen durun...

hayal kurmak mantıksızdır

çocuklar hayal dünyasında yaşarlar, büyüdükçe her şey gerçeğe döner, kurduğumuz hayalleri birileri sürekli yıkar... hayallerimiz yıkıldıkça hayal kurmaktan korkarız mantıken... nasıl olsa yıkılacaklardır neden kuralım ki... bu korku mantığımıza yerleşir ve artık mantıken hayal kurmak mantıksızdır...

toplum gözünde hayalperestler bir baltaya sap olamayacak insanlardır... ama en büyük bilim, sanat ve edebiyat insanları, sürekli hayaller peşinde koşanlar arasından çıkar... toplum ise; alim, sanatçı yada edebiyatçı olmayı çok görür size... insanımız en fazla çocuk, otomobil ve konut sahibi olabilir... heykel, kitap, beste yada ilim sahibi olmak mantıksızdır bu mantığa göre... anladınız mı şimdi neden her yer çocuk, konut ve otomobil dolu?...

sadece 3-5 kişinin vazgeçilemez uçma hayali değil midir bugün milyarlarca insanı uçuran?... geçmişin hayallerini günlük yaşantımızda yaşamıyor muyuz?... salvador dali'nin, picasso'nun, goya'nın hayal dünyalarına milyon dolarlar verilmiyor mu?... vivaldi'nin, lizst'in, albinoni'nin yada ravel'in kurdukları hayalleri dinlerken hayal kuranlar biz değil miyiz?... martin luther king değil miydi o ünlü konuşmasına "bir hayalim var..." diye başlayan?...

john lennon "hayal et" diyor diğer taraftan... "bana bir hayalci diyebilirsin... ama ben tek değilim... umarım bir gün sende bize katılırsın... ve dünya tek vücut yaşar..."

bu arada; ben hiç sevmem john lennon'ı... tıpkı roger waters'ı sevmediğim gibi... sadece ettikleri laflar güzel çünkü...

hayatın tamamı aslında sezgiler, duygular, hayallerdir... yada hayatın anlamlı ve güzel yanı diyelim... insan temelde bunlardan ibarettir... sezeriz, hissederiz, hayal kurarız ama o mantığımız bizi durdurur mutlaka çünkü içine atılanlar bizi saçmalamaktan, hata yapmaktan, kuralların dışına çıkmaktan ve bir şeylere güven duymaktan korumaya çalışır sürekli... mantığımızın esiri oluruz... sadece çocuklar hiç bir şeyin esiri değillerdir çünkü mantıksızdırlar... bir başka deyişle, eğitimsizdirler... daha başka bir deyişle; delidirler... birini seçin kendinize göre...

hatalar silsilesi: paradigma

bir sürü anlamı var paradigmanın... mesela örnek demek... yada model... bilim adamı için paradigma farklıdır, dil bilimci, psikolog yada sokaktaki adam (alelade şahsiyet) için farklıdır... ama temelde aynı mantığın ifadesidir...

thomas s. kuhn'un bilim tarihi üzerine yazdığı bir baş yapıt olan bilimsel devrimlerin yapısı kitabında, 20 farklı paradigma kullanılarak bilimde kuramsal bakış çerçevesi çizilmiştir... bilimsel paradigmayı yaratan da kendisidir...

kuhn a göre bilimsel paradigma "bir bilim çevresine belli bir süre için, bir model sağlayan evrensel olarak kabul edilen bilimsel sonuçlar" dır... yani ne demek bu? daha önce aynı konuda elde edilmiş bilimsel sonuçlar, özellikle ilk sonuç! bize bilimsel çalışmalarımız için yön verici bir model niteliğindedir... böyle diyor kuhn... doğru diyor tabii ve bilimsel metot da tamamen bu şekildedir günümüzde... doğru demesine diyor ama bu bakış açısı yada bilimsel metot günümüze kadar kim bilir ne kadar çok bilimsel hataya sebep olmuştur, bilinmez... yada bilinir ama sorun şurada, önceki verilerden yola çıkmak ne derece doğrudur? bu tartışılır...

şöyle düşünelim, herhangi bir konuda herhangi bir bilim insanı, eğer önceki verileri ve sonuçları hiç bilmiyor olarak yola çıksa idi acaba ne olurdu?... büyük ihtimalle çoğu durumda yine aynı noktaya ulaşırdı... büyük ihtimalle diyorum çünkü daha küçük bir ihtimalle de olsa çok daha farklı bir noktaya da ulaşabilirdi... bu olasılık her zaman var mı? evet, bence var... ve bence bu olasılık zannedilenin çok daha ötesinde...


bilim tarihi aynı anda aynı konuda birbirinden habersiz olarak çalışan ve benzer sonuçlara ulaşan bilim insanları ile dolu... ama aynı şekilde çalışmalar yapıp, çok farklı sonuçlara ulaşanlar yok mu?... o da var...

"telefon, telgraf, dürbün, büyüteç, teleskop, otomobil, mikrofon gramofon vs vs vs bulunmamış olsa idi vaktinde; acaba daha sonra uzağı görmek, duymak yada uzağa gitmek için çok daha mükemmel yollar bulunabilir miydi?"... şunu demek istiyorum, optik yerine; mesela bugün bilmediğimiz bir başka yöntem bulunup geliştirilebilir miydi?... neden olmasın?... çünkü optiğin gelişmesi ve kullanılması, sonraki bütün bilim çalışanlarını optiği geliştirmeye itmiştir... çünkü eldeki örnek odur... "zaten var olandan yola çıkma ve geliştirme, var olanı model alarak bilimsel çalışma yapma" yöntemi, acaba diyorum, insanlığın çok farklı şeyleri hiç keşfedememiş olmasına neden olmuş olabilir mi?...

önceki modelden yola çıkma saplantımız olmasaydı, bugün çok daha uzakları görüyor ve dinliyor olabilir miydik? yada çok daha uzun mesafeleri acaba çok daha kısa sürelerde kat ediyor olabilir miydik?... bunun net yanıtını verebilmek mümkün değil tabii ama öncelikle paradigmalarımızdan kurtularak yanıt verebilmemiz gerekiyor! çünkü paradigmalar bize bir yerden bir yere sadece tekerleklerle yada pervane ve kanatlarla gidilebileceğini, uzakların sadece optik sistemlerle görülebileceğini emrediyor...

bugün envai çeşit kablolar yada dalgalar kullanıyoruz birbirimizle haberleşmek için, evet çok hızlılar... ama hızlı olduklarını yine paradigmalarımıza dayanarak söylemiyor muyuz?... bugün haberleşme çok hızlı! neye göre hızlı?... eğer modellerimiz farklı olsaydı, bugün aynı anda çok fazla kişi ile haberleşiyor olabilir miydik?...

acaba diyorum uçmak için kuş modeli değil de, pire modeli örnek alınmış olsaydı, yada herhangi bir böcek, bugün çok daha hızlı hava ulaşımı sağlanmış olabilir miydi?... kesin olan tek şey var, eğer pireden yola çıkılmış olsaydı, şu anda ben cümleyi tersten kuruyor olacaktım ve "kuş örnek alınsaydı belki de daha hızlı uçuyor olacaktık" diyecektim...:)... mantık onu emrediyor çünkü:)...

herhangi biri için tekerleği icat etmek büyük ihtimalle tek çıkar yol tabii ama sonrasındaki bilimsel gelişmelerin neredeyse tamamı hep tekerlek üzerine kurulu olmak zorunda mıydı?... ben bugün ferrarinin hala daha tekerlek üzerinde gidiyor olmasını yadırgıyorum... tekerlek bir paradigma olarak kalmış, gelişen sadece motorlar!... ki motor yerine de başka bir şey bulunabilirdi...

bilim sanat ve edebiyat mantıksızların işidir

herhangi önemli bir şeyin içinde mantık var mı sizce?... neden bu kadar çok önemsiyoruz bu mantık denen şeyi?... bilim, sanat, edebiyat... hiç birisi aslında mantık üzerine kurulu değil...

en büyük bilim adamı dendiğinde herkesin aklına ilk gelen kişi olan einstein değil mi; mantık sizi a noktasından b noktasına götürür, hayal ise her yere diyen?... öncesi olmakla birlikte, aynştayn ile bilime farklı şeyler girmeye başlamadı mı?... dünya birden değişiverdi! kabaca mekanik, dinamik olarak bildiğimiz dünyasal fiziğin içine farklı yabancı şeyler girmeye başladı... daha doğrusu zaten olan şeyler!... einstein sadece mantıksız davrandı... zeka değil onun avantajı, ondan daha zeki bir sürü insan var... onun avantajı mantıksız olmasıydı... zeka da çok abartılıyor bu arada, fırsat çıkmışken onu da araya sıkıştırayım... zeka hiç bir işe yaramaz... ortalamanın üstünde zekaya sahip insan çok fazla... aşırı zeki insan sayısı da hiç az değil... ve dünya hiç de bu kadar çok zeki insana sahipmişiz gibi dönmüyor!... aşırı aptalmışız gibi bir dönüş söz konusu... zeki bir canlının uğraşacağı işler mi yani bugün insanın uğraştıkları?...

çocuk resim yaparken ağaçları mavi, güneşi siyah, gökyüzünü sarı çizince, onu izleyen çok mantıklı bir büyüğü hemen müdahale eder ve renkleri düzeltmeye kalkar!... al sana koskocaman bir aptallık...

çocuklar deli oldukları için saçmalamaktan ve hata yapmaktan korkmazlar... çünkü mantıksızdırlar... büyüdükçe saçmalamaktan korkmayı öğretir mantık bize... saçmalamaktan ve hata yapmaktan korkmak kadar sınırlayan başka hiç bir şey yoktur bizi... eğitim bizi saçmalamaktan ve mantıksızlıktan uzaklaştırır... öğretmenin sorduğu sorunun sadece tek bir yanıtı vardır, o da öğretmenin bildiği...

büyük bilim insanları, sanatçılar ve edebiyatçılar en çok saçmalayanlar değil midir?... o romanlar, filmler, tablolar, müzikler çok mu mantıklı şeyler!... salvador dali saçma sapan biri değil mi?... paganini? yada picasso... van gogh... hölderlin... fikret mualla... en büyük sanat akımları saçma sapan şeyler değil midir?...

temel ihtiyaçlarımız bile içgüdüsel değil mi? suyu mantıken mi içiyoruz?... mantığıma ters, ben yemek yemeyeceğim gibi bir şey var mı?... neslini devam ettirmek için mantık gerekli mi?... çok mantıklı olduğumuz için mi uyuyoruz?...

mantıken aşık olamayız ama mantık evliliği yapabiliriz...

mantık evliliği (erdil yaşaroğlu)
mantık çerçevesi dışına çıkabilmek, gerçek bir insan gibi hissedebilmek, duygularımızı, heyecanlarımızı yaşayabilmek yada en azından mantık rutininin dışına biraz olsun çıkabilmek için filmler yapılıyor, müzikler besteleniyor, romanlar şiirler yazılıp, masallar, hikayeler anlatılıyor, heykeller yapılıyor... hatta bırakın sanatı bir yere, herkes elindeki telefonla saçma sapan oyunlar oynuyor... ama hepimiz gerçek hayata dönünce, bunları bir kenara atıp, çoğu zaman mantığa ve maddeye dönüyoruz!...

bilim tarihi başından bugüne kadar neredeyse tamamen hayaller, sezgiler, tutkular ve yapılan inanılmaz hatalar ve saçma sapan düşüncelerle doludur... zannedilenin aksine, bilim mantık üzerine kurulu olsaydı eğer, mantık çerçevesi dışına çıkması mümkün olmayan insanlar, hiç bir bilimsel gelişme kaydedemezlerdi... çünkü mantıken uçak gibi bir şey havada gidemez, gemi gibi bir şey de suda yüzemez... bisikletin de mantıken 2 tekerlekli değil, 4 tekerlekli olması gerekirdi... önce 2 tekerlekli bisikletin icad edilmiş olması mantıksızlığın dik alasıdır ama öyle olmuştur...

benim pek sevemediğim henry ford "ne keşfetmem gerektiğini insanlara sorsaydım, hızlı giden at keşfederdim ama sormadığım için otomobili keşfettim"... ne demek istiyor?...

şunu demek istiyor: mantık çoğu zaman paradigmaların esiridir... paradigmalarımız hep bir önceki üzerine dayalı mantıklar silsilesidir... bir şey gelişecekse, bir önceki gelişmelidir mantıken!... yani at!... ama mantıksız hareket eden ford, atı bir kenara atıp, otomobili buldu...

yandaki resim mantık ürünü müdür? bu tabloyu çocuğunuz yapsa, alıp psikoloğa götürürsünüz!... psikologlar da çocukların yaptıkları resimlerden yola çıkarak bazı önemli çıkarımlarda bulunurlar... bu resmi çocuğunuz yapmış olsaydı, şimdi kendisine tuhaf tuhaf bakılan bir ilaç topuna dönmüştü çocuğunuz...

gerçek hayat o derece mantıklar silsilesi ve paradigmalar üzerine kuruludur ki, sıkıcı hayattan sıyrılmak için sanatı keşfetmiş olmalı insanlık... başka ne gibi bir sebep olabilir ki?... düşünsenize, doğru düzgün bir hayat yaşayan insanın sanata neden ihtiyacı olsun?... buna edebiyatı da eklemek lazım... edebi yada sanatsal bir hayata sahip olan bir insanın sanata ihtiyacı olur mu?...

uçamadığı için uçak yapana bilim insanı denmiş... yerinden hiç kıpırdamadan uçabilene de sanatkar!...

müzikte mantık?

benim için en zoru da bu... yani müzik... sırf burası müzik bloğu diye mantıken müzikte de mantığı biraz kurcalamak zorunda kaldım:)))... iyi de oldu aslında... varsa eğer; müzik-mantık ilişkisini yazınca, bu paylaşımdan oraya bağlantı veririm artık çünkü bu yazı mantıksız bir şekilde çok uzadı sanki...

Yorumlar

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …