Ana içeriğe atla

önceliğimiz geleceğimizdir

bu yazı 2004 yılında yazılmıştır, o zamanki bloğun ilk yazısıdır...
mustafa kemal, osmanlı imparatorluğu döneminde sofya ataşemiliteri olarak görevlidir. davetli olduğu carmen’in galasında, zaman zaman durgunlaşarak yapıtı izlemiş ve operanın bitiminde, perdenin en az yirmi kez açılıp kapanmasını, sahneye çiçekler taşınmasını, izleyicinin coşkun alkışlarını, artistlerin sevincini hayranlıkla gözlemlemişti ancak yüzündeki burukluğun farkına varan varna türk milletvekili şakir zümre’ye eğilip şunları söylemekten de geri durmamıştır: “balkan savaşı’nda yenik düşmemizin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. ben bulgarları çiftçi halk olarak biliyordum. oysa adamların operaları bile var… sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi var. hepsi de eğitimli… şu opera binalarına bak!”
kokteyl sonrası mustafa kemal ve şakir zümre splendid palas’a giderlerken yol boyunca hiç konuşmaz mustafa kemal… durgunluğu sürer... ve odalarına çekilirler…aradan daha birkaç dakika bile geçmeden, şakir zümre odasının kapısında mustafa kemal’i görür…“uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim” der gazi heyecanlı bir görünümle…“ne kadar müthiş bir olaydı...” diye ekler… “çok sesli müzik, çağın gereğidir… bulgarlar bunu başarmış..bizim ülkemizde de operaya kavuşacağımız günleri görebilecek miyiz acaba?”
mustafa kemal atatürk ülkesinde temsil izlerken
evet, çok sesli müzik hem çağın gereğidir, hem de toplumu tek seslilikten kurtarır… sadece tek sesli müzik dinleyen toplumlar, tek bir sese alışırlar ve ona boyun eğerler... çok sesliliğe ve farklı seslere tahammül edemezler, ayak uyduramazlar... insan, alışık olduğunu  güvenli liman olarak kabul eder ve onun ötesine adım atmak istemez... ötesine geçemediğini de reddeder... çok sesli müzik tehlikelidir...

geleceğimizi önceliklerimiz belirler… bugünkü önceliğimiz ne ise gelecekte de o oluruz… en kötüsü ise hiç bir önceliğin olmamasıdır… edebiyat, sanat ve bilimi önceliği olarak kabul edemeyen toplumlar, sadece “seyirci” olarak kalırlar… önceliğini iyi belirleyen toplumlar ise sahnededirler...
çanakkale savaşları’nın sürdüğü günlerde macit ayral çanakkale’de asker olarak bulunmaktadır. savaş derince kazılmış çukurlarda sürerken macit ayral sıtmaya yakalanır. sıtma nöbetinin gelmediği zamanlarda güzel yazı örnekleri hazırlamakta ve bunları da moral olsun diye siperlerin duvarlarına asmaktadır üstat… mustafa kemal bir gün siperleri gezerken bu güzel yazı örneklerini görür ve “bunları yazan kimdir?” diye sorar. macit ayral bir adım öne çıkarak “ben…” der. mustafa kemal hemen yanındakilere dönerek aynen şöyle söyler: “bunların hepsi de sanat eseri… ülkeler böyle sanatçıları kolay yetiştiremez… böyle bir sanatçının burada ne işi var? kendisini yarın terhis edip memleketine göndereceksiniz…o eller silah değil kalem tutarsa daha yararlı olur ülkemiz için…”
mustafa kemal, 1 kişinin bile çok önemli olduğu çanakkale savaşlarında dahi macit ayral hakkındaki önceliğini savaş değil, sanat yönünde kullanmıştır! çünkü o anda bile mustafa kemal savaş sonrası türkiyesini kafasında kurmuştur, hayal etmiştir… o hayal olmasaydı büyük ihtimalle çanakkale geçilirdi…

ister kişisel olsun, isterse ülkesel kalkınma yada toplumsal gelişme; önceliklerimiz ve hayallerimiz geleceğimizi belirler… hem de kesin ve net biçimde, hiç bir esneklik olmadan...

bu iki örnek bile net biçimde göstermektedir ki; "en zor anlarımızda bile" hatta "özellikle hayatın bizi en çok zorladığı anlarda" vazgeçmeden, geleceğimizi şekillendirmek durumundayız... anlık ve günlük basit kazançlarımız "mutlaka" bize çok büyük kayıplar olarak geri döner...

kişisel öncelikler aslında toplumun önceliklerini de şekillendirir… kişisel önceliklerin belirlenmesinde de toplumun öncelikleri çok fazla rol oynar!... önceliklerimizi dilediğimiz şekilde, tamamen kendimize ait özgür irademiz doğrultusunda belirleyebiliriz… öncelikler aslında anlık tercihlerdir... anlık tercihlerimiz de hayatımızın tamamını şekillendirir...

ülkenin önceliklerinin neler olması gerektiğini mustafa kemal henüz ortada ülke yokken hayal etmiş... sonrasında da hayal olmaktan çıkarmış... tanzimat fermanı sonrasında başlayan kıpırdanmalar, cumhuriyetin kurulmasından sonra büyük bir hız kazanarak büyük atılımlara dönüşmüş... benim tüm atılımlar hakkında bir şeyler karalamam çok zor doğal olarak bu blogta ama en azından müzik üzerine biraz yoğunlaşmakta yarar var... yukarıda tanzimat dedim, evet tanzimattan sonra kıpırdanmalar başladı ama aslında kurumsal olarak yapılanma büyük oranda cumhuriyet döneminde gerçekleşiyor... aslında tanzimattan öncesi de var tabii...

konu uzmanı değilim ve zaten burası da blog sonuçta... benim bildiğim ilk çok seslilik teması çok ilginç bir şekilde başlamadan son buluyor... zamanın fransa kralı françoisdir mutlaka, osmanlı imparatoruna bir orkestra göndermiş!... müzisyenleriyle ve enstrümanlarıyla komple... dünya ne güzelmiş o zamanlar:)... osmanlı imparatoru da o zamanlar kanuni sultan süleyman!... anında bütün enstrümanları yaktırtıp, müzisyenleri geri yollamış... ciddi ve samimiyetle söylüyorum, kendi adına en doğrusunu hiç düşünmeden yapmış:)... sebebi de şu; "bu orkestra askerlerimin savaş yeteneklerini ve motivasyonlarını bozar"... böyle düşünmüş... kanuni süleyman gerçekten akıllı adammış!... tabii bozar o orkestra... françois de akıllı adammış ki truva atını hediye olarak yollamış... bu insanlar öyle durup dururken imparator, kral, padişah olmuyorlar... hem zekiler, hem de bilgililer kesinlikle... françois başaramamış ama 3. selim kendi kendine başarmış bu işi ve onunla birlikte girmiş saraya kadar batı müziği... 18. yüzyılda... opera dinlemeye başlamış adam... 1828 yılında da mehterane kapatılıp, mızıka-i humayun kurulmuş... daha sonra da o meşhur donizettimiz bu kurumu yönetmeye başlamış... bize batı müziğini ve çok sesliliği öğretmiş, enstrümanlar getirtmiş... gördünüz mü? böyle yıktılar bizi... abdülmecid ise saraya koskocaman bir tiyatro sahnesi yaptırtmış 1859 yılında... abdülaziz ise klasik batı müziği formunda besteler yapmış!... operetler bestelenmiş onun döneminde... abdülhamid ise ilk çok sesli koroyu kurdurtmuş... 1914 yılında dar-ül bedayi kurulmuş, sonra adı dar-ül elhan olmuş... hem türk müziği hem de batı müziği eğitimleri verilmiş ve anonim eserlerimizin ilk derlemeleri yapılmaya başlanmış...

çok kabaca yazdım bildiğim kadarıyla ilk kıpırdanmaları... istanbul musiki cemiyeti de var o dönmde, fazlası da var ama önemli adımlar bunlar gibi cumhuriyet öncesi dönemde... bu dönem önemli olmakla birlikte, bu adımlar önce saraya yönelik atılmış yani saray dinlemiş müziği... sonrasında da tahminimce belli bir zümreye hitap etmiştir... o kadar... halka yönelik ciddi bir hamle yok, bu önemli... bir diğer önemli nokta ise şu; galiba osmanlı sarayı neden çok geri kalındığını anlamış ve toparlamaya çalışmış ama bu kadar da geç toparlanılmaz ki!... geç gelen akıl akıl mıdır?... neyse...

mustafa kemal ise bu atılımları halkı için yapmış... son demlerini yaşayan bir ülkede bu adımlar nafile çabalardır ama yeni kurulmuş bir cumhuriyette çok isabetli adımlardır... üstelik hedef belli bir zümre değil de halk ise!...

atatürk; 1923 yılında cumhuriyeti, 1924 yılında da musiki muallim mektebini kurar!... 29 ekim 1924 tarihi çok önemli, hem cumhuriyetin ilk yaş günü hem de yurt dışı eğitimin başladığı gün!... atatürk "sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönmenizi bekliyorum" diyerek bir çok seçilmiş kişiyi eğitime yolluyor!... ilk giden isimler de şöyle: ilk giden ekrem zeki ün... diğerleri ise; ulvi cemal erkin, cezmi rıfkı erinçfuat koraynecil kazım akseshasan ferit alnar, ahmed adnan saygun ve halil bedii yönetken...

araya bir ekrem zeki ün eseri sıkıştırayım... 1933 yılı eseri, yunus'un mezarında... flüt: cem birder, piyano: jerfi aji - italyan kültür merkezi konseri... 3 mayıs 2004 tarihinde verilen bir resitalden... harika bir eser... kendini bıkmadan defalarca dinletiyor...



dar-ül elhan adı değiştirilerek, istanbul belediye konservatuvarı kurulmuş ve türk müziği eğitimi verilmesi yasaklanmıştır... 1927 yılında da tüm okullarda tek sesli müzik eğitimi verilmesi yasaklanmış... yanlış anlaşılmasın, türk müziği üzerine de atılan bir çok adım var bu dönemde... sadece halka çok sesli müzik eğitiminin verilmesi planlanmış... bu arada ben de yanlış anlaşılmayayım, tek sesli müzikle filan bir alıp veremediğim yok, o da aynı oranda önemli... müziğin her türlüsü önemli ama müziğin siyasi anlamda kullanımı da çok önemli... bir kaç paragraftır ben müziği değil, çok önemli silah olarak müziği yazıyorum... 1931 yılında opera cemiyeti kuruldu ve 1934 yılında da ilk milli opera eserimiz olan özsoy operası bestelendi... 1938 yılı öncesinde atılan daha bir çok önemli adım var ama ben buraya kadar yazayım... kitap yazmıyoruz burada, blog burası:)...

bunları neden yazdım?... konu havada kalmasın diye... ana hatlarıyla olan biten bu bu konuda... yani atatürk müziğin ne kadar önemli olduğunun çok fazla bilincinde olan bir önder... daha da önemlisi, bir asker!... askerken planlıyor, hayalini kuruyor tüm bunların... ve ben tamamının, ve büyük ihtimalle çok daha fazlasının hayalinin kurulduğunu düşünüyorum mustafa kemal tarafından... hayali kuran asker mustafa kemal, gerçekleştiren ise büyük önder atatürk... sebep ne? öncelikler!... temelleri atılan bir ülkenin öncelikleri... halkının çok sesliliği öğrenmesi ve alışması için...

öncelikler öyle bir mekanizma ki, iyi işlerse sistemli bir toplum olursunuz, işlemezse kısır bir döngü halini alır! oluşan sisteme göre ise kişisel öncelikler belirginleşir… mesela önceliğin sanat yönünde kullanılmaması sonucunda, popüler kültür ön plana çıkmış; star, süperstar ve megastar yada diva olayı patlak vermiştir… kişisel öncelikler de doğal olarak bundan etkilenmiş, çalışıp didinip sanatçı olmak yerine, kısa sürede star olup köşe dönmek öncelikler listesi başına alınmıştır… işte bu sebeple; öncelikleri sağlam türkiye'nin muhsin ertuğrul'u, münir nurettin'i, semiha berksoy'u vardı! bizim ise kendine ultra, mega, süper vs diyen şımarık insanlarımız var

o zamanlar yazdığım yazı böyleymiş... benim önceliğim her zaman gençler olmuştur... öyle olmaya da devam edecek çünkü önceliğimiz ne ise, geleceğimiz de o... yukarıda cumhuriyetimizin ilk eserlerinden birini araya ilave etmiştim, şimdi de dumanı üstünde tüten taze bir eserle bitireyim istedim... çok beğendiğim, takdir ettiğim ama hakkında hiç özel paylaşım yapmadığım, bir kaç paylaşımda adından söz ettiğim genç piyanist ve besteci cem esen'den yine kendini defalarca dinleten cinsten harika bir eser... çok başarılı çalışmaları var, mutlaka takip edin kendisini... bir hafta önce tamamladığı free variations op.7 ile bu paylaşımı bitireyim...

2018 yılı kasım ayında tamamlanan bu kompozisyon, sadece cem esen'in değil, aynı zamanda mustafa kemal'in de eseri...

Yorumlar

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …