Ana içeriğe atla

önceliğimiz geleceğimizdir

bu yazı 2004 yılında yazılmıştır, o zamanki bloğun ilk yazısıdır...
mustafa kemal, osmanlı imparatorluğu döneminde sofya ataşemiliteri olarak görevlidir. davetli olduğu carmen’in galasında, zaman zaman durgunlaşarak yapıtı izlemiş ve operanın bitiminde, perdenin en az yirmi kez açılıp kapanmasını, sahneye çiçekler taşınmasını, izleyicinin coşkun alkışlarını, artistlerin sevincini hayranlıkla gözlemlemişti ancak yüzündeki burukluğun farkına varan varna türk milletvekili şakir zümre’ye eğilip şunları söylemekten de geri durmamıştır: “balkan savaşı’nda yenik düşmemizin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. ben bulgarları çiftçi halk olarak biliyordum. oysa adamların operaları bile var… sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi var. hepsi de eğitimli… şu opera binalarına bak!”
kokteyl sonrası mustafa kemal ve şakir zümre splendid palas’a giderlerken yol boyunca hiç konuşmaz mustafa kemal… durgunluğu sürer... ve odalarına çekilirler…aradan daha birkaç dakika bile geçmeden, şakir zümre odasının kapısında mustafa kemal’i görür…“uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim” der gazi heyecanlı bir görünümle…“ne kadar müthiş bir olaydı...” diye ekler… “çok sesli müzik, çağın gereğidir… bulgarlar bunu başarmış..bizim ülkemizde de operaya kavuşacağımız günleri görebilecek miyiz acaba?”
mustafa kemal atatürk ülkesinde temsil izlerken
evet, çok sesli müzik hem çağın gereğidir, hem de toplumu tek seslilikten kurtarır… sadece tek sesli müzik dinleyen toplumlar, tek bir sese alışırlar ve ona boyun eğerler... çok sesliliğe ve farklı seslere tahammül edemezler, ayak uyduramazlar... insan, alışık olduğunu  güvenli liman olarak kabul eder ve onun ötesine adım atmak istemez... ötesine geçemediğini de reddeder... çok sesli müzik tehlikelidir...

geleceğimizi önceliklerimiz belirler… bugünkü önceliğimiz ne ise gelecekte de o oluruz… en kötüsü ise hiç bir önceliğin olmamasıdır… edebiyat, sanat ve bilimi önceliği olarak kabul edemeyen toplumlar, sadece “seyirci” olarak kalırlar… önceliğini iyi belirleyen toplumlar ise sahnededirler...
çanakkale savaşları’nın sürdüğü günlerde macit ayral çanakkale’de asker olarak bulunmaktadır. savaş derince kazılmış çukurlarda sürerken macit ayral sıtmaya yakalanır. sıtma nöbetinin gelmediği zamanlarda güzel yazı örnekleri hazırlamakta ve bunları da moral olsun diye siperlerin duvarlarına asmaktadır üstat… mustafa kemal bir gün siperleri gezerken bu güzel yazı örneklerini görür ve “bunları yazan kimdir?” diye sorar. macit ayral bir adım öne çıkarak “ben…” der. mustafa kemal hemen yanındakilere dönerek aynen şöyle söyler: “bunların hepsi de sanat eseri… ülkeler böyle sanatçıları kolay yetiştiremez… böyle bir sanatçının burada ne işi var? kendisini yarın terhis edip memleketine göndereceksiniz…o eller silah değil kalem tutarsa daha yararlı olur ülkemiz için…”
mustafa kemal, 1 kişinin bile çok önemli olduğu çanakkale savaşlarında dahi macit ayral hakkındaki önceliğini savaş değil, sanat yönünde kullanmıştır! çünkü o anda bile mustafa kemal savaş sonrası türkiyesini kafasında kurmuştur, hayal etmiştir… o hayal olmasaydı büyük ihtimalle çanakkale geçilirdi…

ister kişisel olsun, isterse ülkesel kalkınma yada toplumsal gelişme; önceliklerimiz ve hayallerimiz geleceğimizi belirler… hem de kesin ve net biçimde, hiç bir esneklik olmadan...

bu iki örnek bile net biçimde göstermektedir ki; "en zor anlarımızda bile" hatta "özellikle hayatın bizi en çok zorladığı anlarda" vazgeçmeden, geleceğimizi şekillendirmek durumundayız... anlık ve günlük basit kazançlarımız "mutlaka" bize çok büyük kayıplar olarak geri döner...

kişisel öncelikler aslında toplumun önceliklerini de şekillendirir… kişisel önceliklerin belirlenmesinde de toplumun öncelikleri çok fazla rol oynar!... önceliklerimizi dilediğimiz şekilde, tamamen kendimize ait özgür irademiz doğrultusunda belirleyebiliriz… öncelikler aslında anlık tercihlerdir... anlık tercihlerimiz de hayatımızın tamamını şekillendirir...

ülkenin önceliklerinin neler olması gerektiğini mustafa kemal henüz ortada ülke yokken hayal etmiş... sonrasında da hayal olmaktan çıkarmış... tanzimat fermanı sonrasında başlayan kıpırdanmalar, cumhuriyetin kurulmasından sonra büyük bir hız kazanarak büyük atılımlara dönüşmüş... benim tüm atılımlar hakkında bir şeyler karalamam çok zor doğal olarak bu blogta ama en azından müzik üzerine biraz yoğunlaşmakta yarar var... yukarıda tanzimat dedim, evet tanzimattan sonra kıpırdanmalar başladı ama aslında kurumsal olarak yapılanma büyük oranda cumhuriyet döneminde gerçekleşiyor... aslında tanzimattan öncesi de var tabii...

konu uzmanı değilim ve zaten burası da blog sonuçta... benim bildiğim ilk çok seslilik teması çok ilginç bir şekilde başlamadan son buluyor... zamanın fransa kralı françoisdir mutlaka, osmanlı imparatoruna bir orkestra göndermiş!... müzisyenleriyle ve enstrümanlarıyla komple... dünya ne güzelmiş o zamanlar:)... osmanlı imparatoru da o zamanlar kanuni sultan süleyman!... anında bütün enstrümanları yaktırtıp, müzisyenleri geri yollamış... ciddi ve samimiyetle söylüyorum, kendi adına en doğrusunu hiç düşünmeden yapmış:)... sebebi de şu; "bu orkestra askerlerimin savaş yeteneklerini ve motivasyonlarını bozar"... böyle düşünmüş... kanuni süleyman gerçekten akıllı adammış!... tabii bozar o orkestra... françois de akıllı adammış ki truva atını hediye olarak yollamış... bu insanlar öyle durup dururken imparator, kral, padişah olmuyorlar... hem zekiler, hem de bilgililer kesinlikle... françois başaramamış ama 3. selim kendi kendine başarmış bu işi ve onunla birlikte girmiş saraya kadar batı müziği... 18. yüzyılda... opera dinlemeye başlamış adam... 1828 yılında da mehterane kapatılıp, mızıka-i humayun kurulmuş... daha sonra da o meşhur donizettimiz bu kurumu yönetmeye başlamış... bize batı müziğini ve çok sesliliği öğretmiş, enstrümanlar getirtmiş... gördünüz mü? böyle yıktılar bizi... abdülmecid ise saraya koskocaman bir tiyatro sahnesi yaptırtmış 1859 yılında... abdülaziz ise klasik batı müziği formunda besteler yapmış!... operetler bestelenmiş onun döneminde... abdülhamid ise ilk çok sesli koroyu kurdurtmuş... 1914 yılında dar-ül bedayi kurulmuş, sonra adı dar-ül elhan olmuş... hem türk müziği hem de batı müziği eğitimleri verilmiş ve anonim eserlerimizin ilk derlemeleri yapılmaya başlanmış...

çok kabaca yazdım bildiğim kadarıyla ilk kıpırdanmaları... istanbul musiki cemiyeti de var o dönmde, fazlası da var ama önemli adımlar bunlar gibi cumhuriyet öncesi dönemde... bu dönem önemli olmakla birlikte, bu adımlar önce saraya yönelik atılmış yani saray dinlemiş müziği... sonrasında da tahminimce belli bir zümreye hitap etmiştir... o kadar... halka yönelik ciddi bir hamle yok, bu önemli... bir diğer önemli nokta ise şu; galiba osmanlı sarayı neden çok geri kalındığını anlamış ve toparlamaya çalışmış ama bu kadar da geç toparlanılmaz ki!... geç gelen akıl akıl mıdır?... neyse...

mustafa kemal ise bu atılımları halkı için yapmış... son demlerini yaşayan bir ülkede bu adımlar nafile çabalardır ama yeni kurulmuş bir cumhuriyette çok isabetli adımlardır... üstelik hedef belli bir zümre değil de halk ise!...

atatürk; 1923 yılında cumhuriyeti, 1924 yılında da musiki muallim mektebini kurar!... 29 ekim 1924 tarihi çok önemli, hem cumhuriyetin ilk yaş günü hem de yurt dışı eğitimin başladığı gün!... atatürk "sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönmenizi bekliyorum" diyerek bir çok seçilmiş kişiyi eğitime yolluyor!... ilk giden isimler de şöyle: ilk giden ekrem zeki ün... diğerleri ise; ulvi cemal erkin, cezmi rıfkı erinçfuat koraynecil kazım akseshasan ferit alnar, ahmed adnan saygun ve halil bedii yönetken...

araya bir ekrem zeki ün eseri sıkıştırayım... 1933 yılı eseri, yunus'un mezarında... flüt: cem birder, piyano: jerfi aji - italyan kültür merkezi konseri... 3 mayıs 2004 tarihinde verilen bir resitalden... harika bir eser... kendini bıkmadan defalarca dinletiyor...



dar-ül elhan adı değiştirilerek, istanbul belediye konservatuvarı kurulmuş ve türk müziği eğitimi verilmesi yasaklanmıştır... 1927 yılında da tüm okullarda tek sesli müzik eğitimi verilmesi yasaklanmış... yanlış anlaşılmasın, türk müziği üzerine de atılan bir çok adım var bu dönemde... sadece halka çok sesli müzik eğitiminin verilmesi planlanmış... bu arada ben de yanlış anlaşılmayayım, tek sesli müzikle filan bir alıp veremediğim yok, o da aynı oranda önemli... müziğin her türlüsü önemli ama müziğin siyasi anlamda kullanımı da çok önemli... bir kaç paragraftır ben müziği değil, çok önemli silah olarak müziği yazıyorum... 1931 yılında opera cemiyeti kuruldu ve 1934 yılında da ilk milli opera eserimiz olan özsoy operası bestelendi... 1938 yılı öncesinde atılan daha bir çok önemli adım var ama ben buraya kadar yazayım... kitap yazmıyoruz burada, blog burası:)...

bunları neden yazdım?... konu havada kalmasın diye... ana hatlarıyla olan biten bu bu konuda... yani atatürk müziğin ne kadar önemli olduğunun çok fazla bilincinde olan bir önder... daha da önemlisi, bir asker!... askerken planlıyor, hayalini kuruyor tüm bunların... ve ben tamamının, ve büyük ihtimalle çok daha fazlasının hayalinin kurulduğunu düşünüyorum mustafa kemal tarafından... hayali kuran asker mustafa kemal, gerçekleştiren ise büyük önder atatürk... sebep ne? öncelikler!... temelleri atılan bir ülkenin öncelikleri... halkının çok sesliliği öğrenmesi ve alışması için...

öncelikler öyle bir mekanizma ki, iyi işlerse sistemli bir toplum olursunuz, işlemezse kısır bir döngü halini alır! oluşan sisteme göre ise kişisel öncelikler belirginleşir… mesela önceliğin sanat yönünde kullanılmaması sonucunda, popüler kültür ön plana çıkmış; star, süperstar ve megastar yada diva olayı patlak vermiştir… kişisel öncelikler de doğal olarak bundan etkilenmiş, çalışıp didinip sanatçı olmak yerine, kısa sürede star olup köşe dönmek öncelikler listesi başına alınmıştır… işte bu sebeple; öncelikleri sağlam türkiye'nin muhsin ertuğrul'u, münir nurettin'i, semiha berksoy'u vardı! bizim ise kendine ultra, mega, süper vs diyen şımarık insanlarımız var

o zamanlar yazdığım yazı böyleymiş... benim önceliğim her zaman gençler olmuştur... öyle olmaya da devam edecek çünkü önceliğimiz ne ise, geleceğimiz de o... yukarıda cumhuriyetimizin ilk eserlerinden birini araya ilave etmiştim, şimdi de dumanı üstünde tüten taze bir eserle bitireyim istedim... çok beğendiğim, takdir ettiğim ama hakkında hiç özel paylaşım yapmadığım, bir kaç paylaşımda adından söz ettiğim genç piyanist ve besteci cem esen'den yine kendini defalarca dinleten cinsten harika bir eser... bir hafta önce tamamladığı free variations op.7 ile bu paylaşımı bitireyim...

2018 yılı kasım ayında tamamlanan bu kompozisyon, sadece cem esen'in değil, aynı zamanda mustafa kemal'in de eseri...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

çağla karaali

çağla karaali çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?... konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onların okulları bu çocuk

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ev stüdyosu ortamı

müzik stüdyosu izolasyonu stüdyo ortamına ev içinde oda deniyor:)... yani evin içinde bir yerler... yine işin büyüklüğüne göre maliyet çok değişecek... mesela siz çalışırken çok gürültü olacak mı? ... keyboard kullanacaksanız sesini az açarsınız... yada kulaklık kullanırsınız... monitör kabin en iyisidir ama mecburen gerekebilir çoğu zaman kulaklık... o zaman, kulaklığın çok iyi olması şart... eletro gitar çalacaksanız gürültüye engel olmak çok zor ama teknoloji gelişti iyice amfi yerine direk olarak bir çok keyboarda yada audio/midi arabirimine gitarı girebiliyorsunuz... kulaklıkla elektro gitar çalmanız da mümkün... davul çalacaksanız::)))... işiniz zor tabii... o zaman yalıtım yapacaksınız odaya çünkü daha ilk gün eve polis gelecektir... tabii davul makinesi, ritm makinesi, eskiden ritm box denen zımbırtılardan kullanacaksanız yada dijital davul seti kullanacaksanız iş basit... "çok iyi" bir kulaklık işinizi görecektir... ama "adam gibi" bildiğin davul (

EmiSunshine

EmiSunshine tam adı emilie sunshine hamilton ama EmiSunshine adını kullanıyor... ben ilk izlediğimde, kendisinin bu kadar genç olduğunu anlamamıştım!... 25 civarı diye düşünmüştüm yaşını ama 2004 doğumlu çıktı... 14 yaşında henüz ama ben tarzına ve sanatçı ruhuna resmen hayran kaldım... çok küçük yaşlarda çekilmiş videoları var, o yaşlarda bile giyimi, aksesuarları, sahnede duruşu, yüz ifadeleri, vücut dili, fotoğraflarda verdiği pozlar vs vs vs, her yönden yaratıcı ve sanatçı bir yapıya sahip... şimdi bu yazdıklarım daha çok moda dergisine uygun ve magazinsel oldu ama sadece bu sebeplerle bu sayfada paylaşmam mümkün değil kendisini... çok daha fazlasına sahip emilie... Emilie Sunshine Hamilton tam bir yetenek bombası emisunshine... çok iyi şarkı söylüyor, sesi çok iyi, tarzı çok iyi ve sesini oldukça iyi kullanıyor... bir çok enstrümanı iyi seviyede çalıyor yani multienstrümantalist... ve kendine ait eserleri var... anlayacağınız söz yazıyor, beste yapıyor... bu kadar da d

zaman içinde gitar

klasik gitar bildiğimiz gitar işte üstteki... tarih ne kadar gerilere gidiyorsa, gitar da neredeyse o kadar gidiyor gerilere... benim ilk rastladığım bilgi sümerlere, hititlere kadar gidiyor... bir de mitolojide gitar benzeri şeyler var... mitoloji denen şey tam olarak ne vakte düşüyor var mı bilen?... işte o zamanlara kadar gidiyor bu iş... çok eskilere yani... kafamın basmadığı zamanlar... ne varsa anadoluda ve mezopotamyada var gerçekten... bu sümerlere hayranım... bildiğim kadarıyla mö 3500-4000 li yıllar gibi... hititler de öyle... gerçi ben mö 1400 lere kadar bulabildim gitarın orijinini... aşağıdaki resimlerin ilki berlinde, ikincisi ise istanbulda bulunuyor şu anda... hititlerde gitar hititlerde gitar benim bulabildiğim, gitara benzeyen en eski müzik aletleri yukarıdakiler... ama çoğu tarihçi ve müzikolog daha da eskilere götürüyor gitarı ama bence artık o kadarı da abartı oluyor çünkü gitara pek de benzemiyorlar... örneğin aşağıdaki de gitarın atası olarak kabul

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

zahit bizi tan eyleme, şaraba eyle ihtiram...

konumuz "zahit" ama zahit hakkında yazabilmek için önce uzunca bir zaman ayırıp, kitap karıştırıp, mürekkep yalamak gerekiyormuş gerçekten... ilk anladığım o oldu... hemen belirteyim; zahit daha yaygın kullanılıyor ama doğrusu "zahid" ... aslında konu; " dinlediklerim " ancak "ben şu zahit adlı eseri çok severek dinliyorum, alın bu da videosu vs vs vs" denip de geçilecek bir eser değil... zaten zahit bizi tan eyleme deyişini bilmeyen ve sevmeyen yoktur... kıyıda köşede kalmış bir şeyi keşfetmiş olamayacağımdan ötürü, asıl amaç tabii ki farklı... neredeyse ilkokul yıllarından beri hayranlıkla dinlediğim "bu zahit de neymiş yahu" diye anca meraklandım zannedersem... çoğu zaman bu esere kısaca zahit denir geçilir... eğer sadece interneti kurcalarsanız ve bu kurcalamanız sadece öylesine gerçekleşirse, aslında birbirinin devamı yada tamamlayıcısı denebilecek zahitler ile karşılaşırsınız... kafanız da karışır biraz... zaten gördüğüm kada