Ana içeriğe atla

silindirden dijitale

thomas edison

menlo park sihirbazı thomas edisonun bebeği oluyor yandaki bızdık... bebeği derken, dünyanın ilk konuşan oyuncak bebeği oluyor... bugün hala daha konuşan bebekler satıldığına göre, 1890 yılı için oldukça sükseli sayılır... değişen aslında "hizmet yada fayda" değil, sadece teknoloji değişiyor... 1890 yılında da konuşan bebek vardı, şimdi de var... o zaman 10 $ mış yandaki bebek, şimdi de o kadardır... fotoğrafta, bebeğin yanında duran zımbırtı ise minik bir fonograf... edison bu sonuçta! kafa basıyor adamda, fonografı almış koymuş bebeğin içine, olmuş bitmiş... anne, baba diyormuş, tekerleme de söylüyormuş... 123 yıl geçmesine rağmen, şimdiki konuşan bebekler de lügat parçalamıyorlar, değişen bir şey yok...

dünyanın ilk ses kayıtlarından biri oluyor bu edison icadı konuşan bebek...

çok haylazmış bu thomas edison, 8. sınıfa kadar okumuş, sonra atılmış okuldan... üstüne bir de kızıl geçirmiş, kulakları da ağır işitmeye başlamış hastalık sebebiyle... büyük ihtimalle bu sebeple takmıştı kafasını edison, "sesleri bir yerde uzun süre koruma ve saklama" işine...

dünyanın ilk konuşan bebişinin 1890 yılında kaydedilen sesini duymak için aşağıdaki paylaşımı dinleyebilirsiniz... çok kötü ve sinir bozucu ama dünyanın ilk ses kayıtlarından biri oluyor napalım artık... günümüzün uyduruk dijital çin bebeklerinden iyidir yine de...

durmadan müzik dinliyoruz ama şu "sesleri saklama" nın ne kadar da önemli bir şey olduğunu es geçiyoruz çoğu zaman... aslında özellikle müzikseverlerin durmadan dua etmesi gerekiyor bu mucitlere... düşünsenize seslerin kayıt edilemediğini!... tabii bu konunun felsefik boyutu da var, mesela sesler kaydedilemeseydi, o anda yaratılan sesler fezaya yayılıp, teorik olarak sonsuza gidebilselerdi ve bir daha asla o ana tanıklık edemeseydik, o anda yaratılan, o anı taşıyıp götürseydi ve sadece o sebeple o an çok değerli olsaydı, her serenad o kadar özel olabilseydi vs vs vs... tamam, bu da güzel, katılıyorum ama müzik dinlemek için soylu sınıfından olmam gerekecekti o durumda...

çoğumuz çok önemli şahsiyetler olmadığımız için, muhtemelen müzik dinleme lüksümüz de olmayacaktı... “eşsiz mozartın bir saraya besteci olarak atanmamış olması utanç vericidir...” gibi bir şey demişti haydn... e öyle idi tabii... sanatçının değeri eskiden bir kazmaya sap olmakla ölçülürdü çünkü sadece o kazmalar müzik dinleyebiliyorlardı... sebep basit; "ses kaydı yoktu" ve alelade insanların haydn ı filan karşısına oturtup, "çal birader; içelim, güzelleşelim bu gece" deme gibi bir lüksleri de yoktu...

ses kaydı olmadığı için; o eşsiz eserlerin çok büyük bölümü de kayıp durumda büyük ihtimalle... yani fezaya açıldılar, gidiyorlar... yazılı notaları korunabilenler kaldı bugüne... korunabilen yüzde kaçtır? bilinmez... tabii "halk" müzikleri denen şeyi de unutmayalım... bütün dünyada, saraylarda değil de halkın içinde üretilen müzikler de çok büyük oranda kayıplar!... sadece dilden dile aktarılarak korunabilen müzikler değişime uğraya uğraya da olsa bugüne kadar taşınabildiler ama diğerleri? onlar da fezaya yelken açtılar... sevdim ben bu fezayı:)...

en önemlisi; eserler hadi bir şekilde korunabildikleri kadarıyla geldiler günümüze kadar, peki ya sesler?... eskiye ait fosiller var, resimler var, çanak çömlekler:) var... pompeide ölenler bile var... ama hiç birinin sesleri yok... savaş sesleri yok... hayvan ve börtü böcek sesleri yok... önemli olayların sesleri yok... hitlerin var ama büyük iskenderin yok... eskiye ait her şey var, çoğunu görüyoruz bir şekilde ama sesleri yok! aslında pek de üzerinde durmadığımız bir konu ama çok önemli değil mi aslında?... truvayı gezerken tahta atın gıcırtılarını da duyabilseydik iyi olmaz mıydı?...

demek ki çok önemli bu ses kaydı konusu... ses kaydının icadını şusunu busunu geçelim; kabaca 110-120 yıl öncesine ait hiç bir ses yok!... büyük kayıp... gerçi bilim adamları "büyük patlama" nın sesini kaydetmişlerdi on yıl kadar önce! ama o şimdi konumuz değil...

edisondan çok bahsettik ama asıl kahraman edison değil!... edouard-leon scott de martinville tarafından 9 nisan 1860 yılında yapılmış bilinen ilk kayıt ama kendisi dinleyememiş martinville!... yani büyük ihtimalle kendisi farkında değil!... ne kadar garip değil mi!... 2008 yılında bilgisayar programınca ortaya çıkarılmış 1860 yılında yapılan ilk ses kaydı...

aşağıda martinville in fonotograf ile yaptığı ses kaydını dinleyebilirsiniz... dikkatinizi çekerim; fonograf değil! "fonotograf"...



martinville in kaydı başardığı kesin... ama bunu başardığı 2008 yılında netleşiyor... az önce büyük ihtimalle kendisi farkında değil demiştim, evet, büyük ihtimalle farkında olamamıştır çünkü kendisinin icadı olan fonotograf sadece sesleri depolayabiliyordu... yani dinleyemiyordunuz çünkü sesi görüntü olarak saklayabiliyordu!... yani sesin fotoğrafı oluyor... sesi, ses olarak saklamayı başaramadı ama geleceğe o anda söylenen bir fransız halk şarkısı olan au clair de la lune nun fotoğrafını bırakmayı başardı...

martinville
fonotograf
hem kaydedip, hem de dinlenebilen aleti yapan ise thomas edison oluyor... o da fonograf... edisonun fonografı icad ederken martinville nin fonotografından ilham aldığı aslında neredeyse kesin gibi çünkü fonotografta önce bir kağıt gaz lambası isiyle karartılıyor, sonra bir merdanenin üzerine sarılıyor bu kağıt... merdane, elle döndürülüyor ve sabit hızda dönmesi şart!... ortamdaki sesleri alan bir koni var ve bu koninin ucunda minik bir iğne bulunuyor... gelen sesler bu iğneyi titreştiriyor ve iğne isli kağıda bu titreşimleri çiziyor...

fonograf



yandaki ise, edisonun fonografı oluyor... martinvillenin ilk kaydı ile edisonun ilk kaydı arasında 17 yıl olduğu söyleniyor... edison fonografta tıpkı martinville gibi, bir silindir kullanmıştır... silindir üzerinde kalay bir folyo sarılıdır ve yine konik bir yapı ile sesleri almakta, iğne ile titreşimleri kaydetmektedir... edison sesi kaydettiği folyoyu iğne altından geçirirken, aynı sesi işitmiş ve yaptığı kaydı dinlemeyi başarabilen ilk kişi olmuştur...




gramofon
gramofon, bir yuvarlak plak ile çalışırken, fonograf silindirle çalışmaktadır... aralarındaki fark budur... ilk plaklar gomalak (değerli bir reçine) yada mumlu maddelerle yapılan bir disktir... daha sonra bildiğimiz plaklar değişik materyallerden yapılmışlardır... plakların her iki yüzünde de oyuklar mevcuttur... kayıt esnasında alete gelen seslerin titreşimlerine bağlı olarak değişik seviyelerde girinti ve çıkıntılar oluşturur... daha sonra gramofon iğnesi bu oyuklardan geçerken girinti ve çıkıntılı yapıları tekrar sese dönüştürür... tek sorun şu olmuş, plağın düzgün ve aynı hızda dönmesi lazım ki ses düzgün çıksın... ilk aletlerde el ile düzgün çevirmek gerekiyormuş... daha sonra zembereklileri çıkmış; yani kuruyorsun, bir süre kendi dönüyor... ilerleyen yıllarda da elektriklileri çıkmış... ilk plaklar balmumundanmış... ortamdaki ses titreşimleri bir diyagrama bağlı iğneyi titreştirince, iğne balmumu üzerine sesi çiziyormuş... daha sonra bu balmumu kalıpları plakları çoğaltmada kullanılıyormuş...

alexander graham bell
graham bell e ait grafofon
fonografın alexander graham bell in ses araştırma laboratuvarı olan volta laboratuvarında geliştirilen ve adına grafofon adı verilen üst modeli de mevcut... edisonun icadının biraz geliştirilmiş hali oluyor bu grafofon... fonograftan farkı, silindirin mum ile kaplı olması... fonografta kullanılan ince folyo ile o zamana göre profesyonel çalışmanın zor olması sebebiyle geliştirilmiş grafofon bell tarafından...

bugün kayıt işlemi büyük titizlikle ve geniş olanaklarla oldukça iyi ve temiz bir şekilde yapılabiliyor (gün gelecek, bugünün teknolojisi de ilkel bulunacak) ama 1900 lerin başlarında bu iş çok zahmetli idi... zaten müzik teknolojisi diye bir şey olmadığı için bazen 5-10 bazen de 70-80 kişi aynı anda canlı çalmak durumundaydı ve örneğin büyük bir big band kaydı bile yukarıda anlatılan şekilde, bir koni ve ucundaki iğne vasıtasıyla canlı olarak yapılıyordu... kayıt o anda üzeri balmumu ile kaplı mekanik bir silindire direkt olarak yapılıyordu... bir silindirden çıkarılabilen kopya sayısı da sınırlı olduğu için, çoğu zaman aynı anda çok fazla düzenek kurulup, bir kaç yüz adet kopya çıkarılabiliyordu...

Marconi-Stille
1930 lu yılların başında mekanik motoru elektrikle döndüren sistemler kullanılmaya başlandı... 1932 yılında ise ilk defa 3 mm eninde çelik şeritlere kayıt yapılmaya başlanmış ve bu sistem marconi-stille olarak adlandırılıyormuş... belki de ilk kayıt makinesi olarak kabul edilebilecek cihaz budur... büyük çaplı ve profesyonel anlamda yani çünkü ilk olarak bbc kullanmış bu makineyi...

sonraki yıllarda paslanmaz çelik telli makineler yaygınlaşmış ama kayıt kalitesi silindirden daha düşükmüş!... hep derim ben "teknoloji her zaman kaliteyi getirmiyor, çoğu zaman kolaylık sağlıyor"...

78 rpm silindir kaydı örneği - dear old girl



(rpm: dakikadaki devir sayısı... mesela plağın 1 dakikadaki dönme sayısı 78... long play lerde ise, 33... 2 parça alan plaklarda bu değer 45 olduğu için, 45 lik denmektedir...)

aşağıda da 20 li yıllara ait oldukça iyi kaydedilmiş 8 şarkı örneği var... zaman göstergesinin solundaki oklarla parçaları ilerletebilirsiniz yada ardı ardına hepsini dinleyebilirsiniz...




taşınabilir pikap
bizim jean michel jarre ın dedesi ise; tam tarihini bilmiyorum ama ses miksaj masasını icadetmiş... andre jarre oluyor dedesi bu arada... miksaj masasını da radyoda ilk kullanan kişi olmuş... dahası, andre jarre ilk taşınabilir fonografı icad etmiş... onun tarihi yaklaşık olarak belli, 2. dünya savaşından sonra... taşınabilir fonograf teppaz olarak adlandırılmış... jean michel jarre nin babası da çok tanınmış bir film müziği bestecisi, maurice jarre... dede, baba ve oğul 3 lüsü olarak elektronik müziğe başlama ve ilerletme konusunda kilometre taşı oluyorlar...

teppaz yandaki değil tabi... ama "taşınabilir" fikri çok önemli... özellikle 70 li yıllarda bu taşınabilir fikri çok ön plana çıkmış ve moda olmuştur... "müziğimi yanımda taşır, her yerde dinlerim abi" modası yandaki pikaplarla başlamıştır...
70 lerden yine 30 lara dönelim çünkü 30 lu yıllarda bir başka çok önemli gelişme var... "teyp"... ilk manyetik bant aeg firması tarafından yapılmış... daha sonra bu bantlara 50-150 khz eklenerek, ses kalitesi çok yükseltilmiş...

çok tanınmış ve bilinen isimler ortaya çıkmaya başlıyor sonrasında... ve çok hızlı gelişiyor olay...

makaralı teyp
"stereo" teyp icad ediliyor aeg firmasınca... ve çok uzun bir döneme resmen damga vuruyor bu teypler... yandaki makaralı teyp oluyor... aynı mantıkla çalışan "kaset" olayının temeli de aslında teyptir... bu konuda ampex ve 3m markaları çok önemlidirler...

teyp, ingilizce "tape" sözcüğünden gelmektedir ve "şerit" anlamında kullanılmaktadır... türkçede benzeri bir ifade olarak "bant" sözcüğü de kullanılmaktadır... mesela "bant kaydı" olarak ifade edilen konu, seslerin elektriksel bir işaret olarak manyetik bant üzerinde korunmasıdır... bant üzeri manyetik malzeme ile kaplıdır ve manyetik ortam olarak kırmızı ve siyah demiroksit kullanılmaktadır...

teyplerde bandı belirli bir hızla süren bir motor, manyetik bir kafa, ses yükseltici ve hoparlör bulunur... motorun bandı sürme hızı saniyede 38, 19, 9,5 ve 4,75 cm dir... çoğu teypte bir banda 4 ayrı kayıt yapılabilmektedir...

teyplerin çalışma prensibi aslında fonograf ve gramofona çok benzemektedir... her ikisinde de silindir yada plak üzerinde dışarıdan gelen sese göre farklı seviyelerde çiziler açılmaktadır... teypte de dışarıdan mikrofon yoluyla gelen elektriksel ses titreşimleri bir bobinde farklı manyetik alanlar oluşturmakta ve bu manyetik alana bağlı olarak bant üzerindeki manyetik tanecikler konumlanmaktadır... çalma esnasında da, motora bağlı kafa bu manyetik alanları okumakta ve yeniden elektriksel titreşimlere dönüştürmektedir... bu elektriksel titreşimler de ses yükseltici ile yükseltilip, hoparlörden geri verilmektedir...

dublaj ve ses üzerine ses yazma olayının mucidi ise şu bizim les paul müş... gibson gitarlarının yaratıcısı o büyük adam...

kayıt teknolojisinde çok uzun süre kullanılan mix leme olayını ilk yapan ise bing crosby miş... uzun süre kullanılan yöntem; manyetik bantlara ayrı ayrı yapılan kayıtların, bantların kesilip, biçilip birleştirilmesi şeklinde olmuştur... çok zor, meşakkali bir işti... albüm çıkarılırken en çok uğraşılan konu idi bu miksleme işi... şimdi dijital olarak çok çok basit bir şekilde yapılıyor artık... evde bile...

ilk multi-track kayıtları yapan da les paul olmuş... yine ampex firmasına 8 kanallı teyp yaptırmış ve ilk 8 kanal kaydı yapmış... multi-track kayıtların başlangıcı stereo kayıtlara dayanır... daha sonra kayıt kanal sayıları sürekli artış göstermiş ve bugün profesyonel stüdyolarda 24 kanala kadar çıkmıştır...

portatif kasetçalar
1960 lı yıllara gelindiğinde, bu sefer philips firması çıktı piyasaya ve yeni bir devrim gerçekleştirdi... kaset çalar!... teknolojik anlamda işi çok ilerilere götüren bir devrim değil tabii bu... daha önce de dediğim gibi, kolaylık anlamında devrim... makaralı teyplerin çok ötesinde bir yenilik olmamakla birlikte, kayıt anlamında değil ama "dinleme" anlamında bir devrim oldu gerçekten... kasetler ufak ve muhafazalı idi... makara gibi büyük ve her an dağılıverecek bir yapıda değildi... bir çok kaseti al, yanında taşı, tatile git dinle vs vs vs... pratik... hatta özellikle 1980 li yıllarda bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de gençlik yolda yürürken omuzunda dana gibi kasetçalar taşımaya başladı... koy sokağın ortasına, dinle, dans et, yürü git olayı...

işin dinleme kısmını hızlı geçeyim... gramofon, makaralı teyp, kasetçalar derken; sonrasında müzik seti çıktı... walkmen çıktı... compact disc, discmen vs vs vs... işte şimdi de var bir sürü zımbırtı... hepsini saymaya gerek yok... aaa tabii müzik dinleme deyince, hi-fi, high-end vs vs yi de ekleyelim...

ray dolby
sinema filmlerinde "dolby" lafını görmeyen yoktur... profesyonel cihazlarda dolby a... kasetlerde filan dolby b... dolby dijital... dolby surround... bir "dolbi" lafıdır döner ortalıkta... nedir bu dolby?... nedir demek yanlış oldu, kimdir demek gerekiyor çünkü ray dolby oluyor bu adam... bildiğin insan yani... 1965 yılında kendi adıyla kurduğu firma kayıt ve ses teknolojisinde çığır açıyor... çok fazla patenti var bu adamın ve en çok bilineni ise kasetlerdeki dip gürültüsünü yani istenmeyen ama benim çok hoşuma giden o tatlı "hısss" sesini ortadan kaldırmış olması... plak çıtırtısına, kaset tıslamasına bayılırım ben...

sinemalardaki o muhteşem ses kalitesini ray dolby ye borçluyuz... doğal mı? değil tabii ama şimdi günümüzde artık sadece "dijital" e mahkum edildiğimiz için, o dolby filan da kalmadı... "noise reduction" lı cihazlara artık gerek yok günümüzde... ama ray dolby 50 nin üzerinde patentin sahibi olan bir mucit... noise reduction olayını çoktan aştık belki ama günümüzün sinema ve ev sinema sistemlerinin temeli dolby e dayanıyor... üstelik, pek bilinmez yada üstünde durulmaz ama 2 oscar ve 1 grammy sahibi bir sanatçıdır ray dolby... tıpkı les paul gibi, o da müzik aşığıdır... mükemmeli aramıştır müzik adına ve dijital de olsa bulmuştur...

analog sistem
analog audio kayıt sistemleri günümüzde kullanılmakta olan sistemlerdir... analog; kesintisiz gerçek sinyaldir... mesela mikrofona şarkı söylersiniz, elektrik sinyal amfiye gider, oradan hoparlöre gider, hoparlörden ses dalgaları çıkar, kulağımıza gelir, beynimize gider... bu analogdur... gerçektir... bozulmamıştır yada az bozulmuştur... gerçeğe çok daha yakın sesler üretip, kaydedip, dinlemek mümkündür... daha zahmetlidir... biraz emek ister, zordur, daha iyi bilgi ister... kulak ister... ister de ister...

daw
daw
dijital kayıt sistemleri ise 80 li yıllardan itibaren kullanılmaya başladılar... analog için günümüzde kullanılan sistemlerdir dedim, doğrudur ama yer, zaman, emek zorlukları sebebiyle; özel meraklıları dışında kullanan kalmamıştır... yerini zamanla tamamen dijital yani sayısal sistemlere bırakmıştır... 

daw... digital audio workstation yani dijital ses işleme istasyonu... derli toplu, kompakt bir yapı içinde, çok kanallı dijital kayıt ve editleme işlemlerinin tamamının yapılabildiği sistemler günümüz teknolojisini de oluşturuyor... işin içinde bilgisayar vardır... yazılım vardır... tabii tamamen taklitler üzerine çalışır dijital sistemler... analog ses, sayısala çevrilir ve işlenir dijital sistemlerde... ses ve efektler taklittirler...

analog gerçek sestir, dijital onun kötü bir kopyasıdır... mesela pc ye bağlarsınız mikrofonu, ses analogtur... yani sürekli ve sonsuzdur... mikrofondan alınan ses elektrik akımı olarak iletilir... hala analogtur... ama bilgisayarın bu sinyali algılayıp, anlayabilmesi için dijitale yani sayısala çevrilir... sonrası artık dijitaldir... analog bir ses dalgası üzerinde sonsuz sayıda nokta vardır... süreklidir... ama dijitale çevrilirken bu dalga üzerinde belli noktalar seçilir, birleştirilir ve sayısal olarak ifade edilir... sonuçta kötü bir taklit elde edilir... örneğin; 44.1 khz lik frekansla örneklenen ses, gerçek analog ses dalgasından saniyede 44100 adet örnek ses noktası seçilerek örneklenmiş (sampling) demektir... oldukça kaliteli dijital ses elde edilmesine rağmen bu örneklemeyle, aslında saniyede sonsuz noktaya sahip olan bir yapıdaki nokta sayısının 44100 adete indirilmesi anlamına gelmektedir ki, işte bu kötü bir taklit olmaktadır...

dijital sistemlerle "mükemmel temiz ve kaliteli" ses elde edilebilmektedir ama bu sayısal veriler üzerine kurulu ses hiç bir zaman gerçeği yansıtamamaktadır... işler kolaylaşmakta, daha az emekle iş çıkarılmakta, çok dar bir alanda çalışılabilmektedir ancak gerçek kalite hiç bir zaman yüksek olmamaktadır... bugün hala daha plak hastalığının devam ediyor olmasının da sebebi budur... en doğal ses plak sesidir çünkü...

plaklar ilk dönemlerde "ebonit" adı verilen, çok kırılgan bir maddeden yapılıyorlardı ve 78 devirliktiler... 1940 lı yıllara kadar kullanılmış olan bu plaklara ülkemizde yapısından dolayı "taş plak" adı verilmiştir... kırılgan olması ve az sayıda müzik kayıt edilebiliyor olması sebebiyle, sonraki yıllarda ebonit yerine pvc kullanılmaya başlanmış, 33 devirli olan bu plaklar daha fazla şarkı depolanabildiği için, "long play (uzun çalar)" olarak adlandırılmışlardır... genel olarak, ortalama bir albüm bu 33 lük uzun çalarların alabileceği boyutlarda olmaktadır... nadiren, fazla sayıda şarkı varsa albümde, 2 plak olarak basılırdı... örneğin; the wall 1 ve the wall 2 gibi...

ses kaydı konusunda 100-150 yıl içinde çok önemli aşamalar katedilmiştir ancak bu aşamaların önemli bir bölümü hayatı kolaylaştırma adına katedilen aşamalardır... teknolojik gelişmeye paralel olarak, harcanan emek sürekli azalmış, daha dar ortamlarda, daha az emek harcanarak, müzik yapma, kaydetme ve dinleme gibi işlerin tadı iyiden iyiye kaçmıştır...

aşağıdaki videoda yapılan ilk kayıtlardan popüler örnekler bulabilirsiniz...


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

mohsen namjoo

az önce tanıştım mohsen namjoo ile ve yine ilk dinlediğim parçasında, hatta daha parça başlar başlamaz "budur" dediklerimden oldu... şu anda henüz 2. parçadayım ve dinlediğim ilk parça ile ikinci parça arasında zerre kadar alaka yok! sevdim bu adamı:)... zannedersem zaman zaman olduğu gibi "çok engin bir derya" ile karşılaştık yine ve zaten ben de bu bloğu boşuna yazmıyorum, öğreneceğiz bakalım ne kadar enginmiş mohsen namjoo ... karşılaştığım ilk bilgiyi -saçma da olsa- hemen vereyim; ülkemizde muhsin namcu diyenler de var!... hatta uzun uzun tartışmalar bile yapılmış bu konuda!... biri diyor sen hatalısın, öbürü diyor; hayır sen yanlışsın... her konuda olduğu gibi, bu konuda bile ciddi bir ayrışma söz konusu... klasik ülkemiz insanı durumu... tamam, gerçek adı doğal olarak farsça ve yazılışı farklı çünkü mohsen namjoo iranlı bir sanatçı... bu konuda bile tartışmaya ne gerek var anlamış değilim... çok mu zor? bakarsın adamın sayfasına, o neyi kabul etmişse, s

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin... aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim... "çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum... "nasıl çocuğa gitar al

gelem gelem (djelem djelem)...

çingene bayrağı "öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti" "gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum... çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz   çingeneler   çingene müziği   tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği içi

gnossienne

source: martha graham center of contemporary dance www.marthagraham.org Photograph by Soichi Sunami gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser... önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk ba

can özhan ve öğrencileri

can özhan yazıya nasıl başlayacağımı bilemedim... kaç aydır duruyor bu paylaşım taslak olarak ama elbisesini giydirip, paylaşmam lazım... ben normal koşullarda can özhan gibi ünlü ustaları değil de, ünlü birer usta olacak genç sanatçılarımızı yazıyorum... can özhan da genç sanatçı ve 32 yaşında bu aralar ama bloğun konseptinin çok dışında bir sanatçı artık... çok başarılı ve benim hiperaktif sanatçı olarak tanımladığım sanatçılarımızdan can özhan da.. konserler, projeler, ustalık sınıfları, orkestra kurmalar vb bir çok farklı aktivite devam ederken, bir çok da genç kemancı yetiştirdi ve yetiştirmeye devam ediyor... hepsi de çok başarılılar ve aslında her biri ayrı ayrı paylaşımları fazlasıyla hak ediyorlar ama ben bu tip paylaşımlar yapmayı tercih ediyorum.. yani ortada bir proje, orkestra, destek programı vs gibi bir ortak çalışma içinde yer alan genç sanatçılarımızı paylaşma gibi... bu paylaşımın konusu ise; en az sanatçılığı kadar başarılı olduğu öğretmenliği can özhan'ın... v

çocuklar müziğe hangi enstrümanla başlamalı?

piyano neden bu paylaşımı yapıyorum? önce onu yazayım... neden olacak, çok soru geliyor... çocuk ve genç sanatçılarımızı paylaştığım için sık sık, doğal olarak bana soran aile çok oluyor bu konuyu ve bazı başka konuları... en çok sorulan sorulardan biri de şu: "bizim çocuk müziğe çok meraklı, hangi enstrümanla başlasın? hangi kursa gönderelim?" kabaca bu soru çok geliyor... tabii devamı da var... bir kaç soruyu da ayrı bir paylaşımla yazarım... daha önce çocuğa gitar nasıl alınır? gibi bir paylaşım yapmıştım, onu okuyan, bu piyano işini de soruyor haliyle... bir çok özel kurs var... enstrüman satan mağazalar var... müzik öğretmenleri vs var ama galiba anladığım kadarıyla aileler verilecek cevabın tarafsız olmasına özen gösteriyorlar... yani doğal olarak işin içinde ticari, parasal, ekonomik vs vs konular olunca, galiba tatmin edici olmuyor... mesela piyano kursu veren bir yere sorduklarında aldıkları cevabın "piyano" olması onları tatmin etmeyebiliyor... beni de e

cansu naz eriş konseri

cansu naz eriş belçika musica mundi school 'da piyano eğitimine devam etmekte olan başarılı genç piyanistlerimizden cansu naz eriş , 21 şubat günü çok başarılı bir resital verdi musica mundi bach konser salonu nda... ben böyle tam konser kayıtları gördüğümde mutlaka paylaşmaya çalışıyorum, bu konseri paylaşmak için başladım yazmaya ama çok taze ve harika bir başarı haberi ile de karşılaştım... önce o haberi vereyim; pariste düzenlenen 18. c oncours international de chatou piyano yarışması nın yaş sınırlaması olmayan konser piyanisti kategorisi nde ikinciliğe layık görüldü... yarışmada birinciliğe layık görülen kimse de olmadığı için, doğal olarak yarışmanın birincisidir cansu naz... birinci seçilmemiş olması da yarışmanın kalitesini ve zorluğunu göstermesi açısından çok önemli... her türlü sıkıntıya, kısıtlamaya rağmen; gece gündüz çok yoğun bir çalışma ve tempo içerisinde geçirdiği şubat ayına yedi canlı etkinlik ve bir yarışma galibiyeti sıkıştırmayı başaran cansu naz eriş hakkın

gordion oda orkestrası

gordion oda orkestrası geçtiğimiz haziran ayında yeni bir orkestramız daha dünyaya geldi.. gordion oda orkestrası .. son yıllarda bu konuda çok güzel kıpırdanmalar var ve yeni orkestralar, korolar, projeler, etkinlikler dikkat çekmeye başladı.. bu yeni ve genç oluşumların bir kısmı maalesef çinliler yarasa çorbası içtikleri için çeşitli şansızlıklara denk geldiler ama ben kaldıkları yerden yollarına devam edeceklerinden eminim... orkestranın en önemli hedefi; genç sanatçılara mesleklerini icra edebilme şansı vermek... sadece orkestracılık anlamında değil, solistlik anlamında da kendilerini gösterebilme yolunu onlara açmak... tabii ki bunu yaparken benim gibileri de barok konserlerle buluşturacaklar... buluşacağız gordion oda orkestrasıyla ancak birlikteliğimizin devamı için sürdürülebilirliğin sağlanması da şart... oldukça fazla sayıda genç sanatçımız gordion bünyesinde bir araya geldiler ve büyük bir heyecanla çalışmalarını sürdürüyorlar.. günümüz şartlarında, mutlaka sponsorlarının o

trio mandili

trio mandili zannedersem ünlü olma derdi tasası olmayan bu üç genç kız, isteseler de istemeseler de ünlü olacaklar... hatta olmuşlar bile... belki de çağımızın kendine özgü imaj ve tanıtım çalışmalarından biridir, öyle gibi gelmedi ama bilemem... bu yazı uzun olamayacak ve yazdığım şeyleri pek de emin olamadan yazacağım, baştan söyleyeyim çünkü bu hanım kızlarımız gürcistandan oluyorlar ve dillerini anlamayı bırakın, alfabeleri bile doğal olarak enteresan... bu sebeple çok da bilgi sahibi olamadım henüz ama beğendim ve paylaşmak istedim... hatta şu anda bir yandan isimlerinin latin alfabesiyle yazılışını aramakla meşgulüm:)... çağımıza özgü bir imaj ve tanıtım çalışması olabilir dememin sebebi; "trio mandili" nin uygun buldukları, diledikleri yada belki de denk gelen herhangi bir yerde video çekip, internette paylaşmaları... bana çok doğal geldiler yani "biz işte böyle çalar söyleriz öylesine, beğenirseniz dinleyin" tarzında bana çok hoş gelen bir tarzları va

ilham perileri

ilham perileri (müzler) biraz sakat bir konuya dalasım geldi, bakalım işin içinden çıkabilecekmiyim... şu anda çok az bilgim var şu ünlü ilham perileri hakkında... şöyle bir olası kaynaklara da göz gezdireyim dedim, gözüm de korktu ama yıllardır hep ilgimi çeker bu ilham perileri... müzler de deniyor, musalar da... ingilizce muses... hemen her dilde yunanca orijinaline sadık kalınmış... Μοῦσαι (moũsai) ise orijinali oluyor... yunanca tabii... müz kelimesinin kökeni de "men" miş... bana pek bi alakasız geldi ama öyleymiş sonuçta... men kelimesi ise çok fazla ciddi anlamlar taşıyor: akıl, düşünce ve yaratıcılık!... umarım ingilizce insanoğlu denen "men" buradan gelmiyordur ama sanki öyle... bu kadarla da kalmıyor, bu 3 ana kavramın altını dolduran konular çok önemli; bilim, edebiyat ve sanat... konu ağır anlayacağınız... men kelimesinden köken aldığı söylenen müzler ise sanat, bilim ve edebiyat alanında eserler veren insanlara ilham getirmekle görevli periler.