Ana içeriğe atla

sanat ve popüler kültür


Ülkemizde sanat nedir, zanaat nedir, sanatçı ve zanaatçı kimdir, yorumcu kimdir gibi soruların yanıtları sürekli tartışılmaktadır… Sadece ülkemizde değil, bugün bütün dünyada da tartışılmaktadır ve tartışılacaktır… çünkü tarih boyunca bütün insanlık tarafından sürekli tartışılmış ve henüz net tanımlamalar da getirilememiştir… bence getirilemeyecektir de… mümkün değildir çünkü… neden mümkün değildir?

Çünkü sanat soyut bir kavramdır… her ne kadar somut eserler sanatsal faaliyetlerin son ürünleri olsa da sanat bence daha çok soyut bir kavramdır… bir yağlı boya tabloyu elinize alabilirsiniz ama o yağlı boya tablonun bende ki etkisini bilemezsiniz… kişilerin bireysel algılama farklılıklarına çok açıktır… Diğer yandan sanat o kadar geniş, ucu bucağı sınırları olmayan bir kavramdır ki ifade edilmesi neredeyse mümkün değildir… sadece ucundan kıyısından parça parça ifade edilmeye çalışılmıştır…

Aslında hemen bu noktada şunu belirtmeliyim ki, sanatın ve sanatçının ille de tanımlanması gerekli bir şey değildir… tarih içinde çok tanımlamalar getirilmeye çalışılmıştır ama neden ille de tanımlanmaya çalışılmıştır anlayabilmiş değilim… ben yapılmış olan tanımlamaları inceleme zorunluluğu hissettim, çünkü gerçekten kim sanatçı kim değil iyice anlamak istedim…

En genel anlamıyla, yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılabilen sanat tanımı tarih içinde sürekli yeni tanımlamalarla daraltılmıştır… bu daralma zorunludur çünkü mağara duvarlarına çizilen hayvan resimlerinden absürt sanat dallarına kadar gelinmiştir günümüzde… güzellik denmiştir, estetik açıdan bakılmıştır ama çirkin temelli sanat dalları çıkmıştır… yaratıcılık denmiştir ama her yaratıcı davranışın sanat olamayacağı anlaşılmıştır… hayal gücü denmiştir ama her hayalin sanat olamayacağı gerçeği ile karşılaşılmıştır… getirilmek istenen her kalıp bir engele çarpmıştır… tasarım, sanat, zanaat birbiri içine girmeye başlamıştır… üstüne üstlük popüler kültür insan hayatının her alanına girmiştir… popüler kültürün ürünleri sanatın varlığını yok etmeye ve neredeyse onun yerine geçmeye başlamıştır…

Duyguların yaratıcı ifadesi veya dışavurumu sanat ın belki çok genel bir ifadesi olarak kabul edilebilir… İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir gibi bir tanımlama belki daha hoş gelecektir ama çok eksiktir… eksik olduğu kadar fazladır da! … bir kere sanat güzeli anlatmak zorunda değildir… yada güzeli anlatmak için çirkini kullanabilir… estetik nesneler üretmeyen, görünümden çok kavramlara önem veren sanatçıların eserlerini kapsamadığından, bugün zamanında olduğu kadar etkili değildir artık bu tanımlama…

İngilizce'deki 'art' ('artificial' = yapay), gerek Almanca'daki 'Kunst' ('künstlich' = yapay) gerekse Türkçe'deki Arapça kökenli 'sanat' ('suni' = yapay) sözcükleri içlerinde yapaylığa dair bir anlam barındırır… yapay olana sanat denmiştir… daha doğrusu sanat sonucundaki yaratılan eser yapay olmak zorundadır… ama bu da o kadar geniş bir kavramdır ki!!! yapay olan her şey sanat eseri olarak kabul edilemeyeceği gibi, doğanın içindeki gizli sanat da ortaya çıkarılmaya başlanmıştır… bu, doğanın kendisi zaten bir sanattır düşüncesinin çok ötesinde bir konudur ve apayrı bir olaydır…

Sanatı tanımlamaya her kalkışınızda mutlaka bir duvara çarparsınız… dolayısıyla da sanatçıyı tanımlamaya kalktığınızda… Sanat, bu geniş anlamından Rönesans zamanında sıyrılmaya başlamış, sanayi devrimi sonrasında tasarım ve sanat arasında da bir ayrım doğmuştur. Günümüzde ise popüler kültür ve sanat arasında bir çizgi çekilmesi zorunlu olmuştur… Çünkü popüler kültür sanat ı kullanarak beslenmeye başlamıştır ve daha çok kapitalist bir yaklaşımdır… globalizmin de büyük itici gücü ile çok hızlı yaygınlaşmaya başlayan popüler kültür sanat olmaktan çok globalizmin bir silahı konumuna gelmiştir… Bu aşamada sanat ile popüler kültürün ürünlerini net biçimde bir çizgi ile ayıran “kalıcılık” kavramı büyük önem kazanmaktadır… popüler kültür adı üzerinde kalıcı değildir… hatta çok kısa ömürlüdür… sanat ise kalıcıdır… bu sebeple net biçimde pop un sanat olamayacağını söyleyebiliriz…

Zanaat, malzemenin daha önceden tasarlanmış bir ürüne dönüştürülmesidir… zanaatçı el becerisi ile yapılması gereken işleri yapan kişidir... örneğin gümüş kolyeler yapan kişi zanaatçıdır... sanatçı ise özgün gümüş kolyeler tasarlayan kişiye denebilir! o da gerçekten kendisinden bir şeyler katarak uzun yıllar boyunca bir çok kolye tasarımı yapmışsa tabii! ... en güzeli ise kendi tasarımlarını ürüne yani gümüş kolyelere dönüştürebilmektir... yada piyano yapabilen kişi zanaatkardır, piyano çalmayı bilmeyebilir ama piyano için eserler yazan kişi sanatkardır... sanatsal aktivite ise, araçlar, amaçlar, planlama ve uygulama arasında ayrım yapmayı gerektirmez. Sanatta duygu, ifade edildiği ana kadar açıklık kazanmamış olup, ifade edilişi onun keşfedilmesine neden olacak bir duygu olmalıdır… ama bu da yeterli değildir, çünkü sanatçı bazen kendi duygularını açığa çıkarmak için değil, insanlarda görmeyi arzu ettiği duyguları uyandırmak için sanatı kullanmıştır ve amaç uğruna yapılan sanat, bütün sanat içinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır… sanat için sanat ve toplum için sanat gibi kavramlar da bu yüzden ortaya çıkmıştır… hatta sadece sanat için sanat yapmış olan sanatçı sayısı daha azdır… sadece kendisi için sanat yapan sanatçı ise çok azdır…

Sanat o derece tanımlanması zor bir kavramdır ki, “belli kalıplar içine konulamayan ve estetik olan insan duygularının dışa vurumudur” şeklinde dahi tanımlanmaya çalışılmıştır ve en çok kabul gören tanımlamalardan biri olmuştur… Estetik kavramı bu noktada büyük önem kazanır… “sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir" denebilir çünkü sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır ve çirkin, acı verici, iğrendirici şeyler bile estetik açıdan güzeldir... Sevgiyi sevgisizliği kullanarak sadece sanat yolu ile anlatıp gösterebilirsiniz mesela…

Bence sanatın amacı kendisidir yani sanattır… yada sanat sanatçının kendisi içindir… ne sanat içindir ne de toplum için… sanatçı sanatı aslında kendisi için yapar… tabii bunun karşıtı o kadar çok örnek var ki tarih içinde! Ama yine de gerçekten sanatın özüne inmeye çalışırsanız en azından böyle olması gerektiğini görebilirsiniz… başkaları bu sanatı paylaşabilir yada belki kullanabilir ama ilk aşamada sanatçı sanatı kendisi için, sanat yapmak için kullanır ve bu durum "sanat sanat içindir" kavramına yakın olmakla birlikte, aynı değildir… yada öyle olmalıdır bence… sanatçı sanatı kişisel yapmalıdır… tutkuları, kızgınlıkları, isyanları, tepkileri sanatını doğurmalıdır… sanatın son ürünü olan sanat eseri ise topluma hizmet edebilir… kullanılabilir… yararlanılabilir… toplumda değişik duyguları ortaya çıkarabilir ama sanatçı sanatını kendisi için yapar…

Sanat yaratmaktır… yok olanı var edebilmektir… var olanı yorumlamaktır da aynı zamanda… yorumlamayı sanattan ayırabilmek çok zor… sadece besteci sanatçı olarak kabul edilebileceği gibi aynı zamanda o besteyi yorumlayan yorumcu da sanatçı olarak kabul edilebilir… ama ayrımı çok iyi yapabilmek gerekir… sanatçı doğayı yorumlar ama yorumcu sanat eserini! Bu açıdan bakarsak yorumcuya yorumcu, yaratana da sanatçı demek bence çok daha doğru… özellikle müzikte bu çok büyük sorun yaratmaktadır… çünkü müzik yaratılır ve defalarca binlerce kez dahi yorumlanabilir… kendisinden çok fazla duygu katarak yorumlayan yorumcu da belki sanatçı olarak tanımlanabilir ama yine de çok dikkatli olmak gerekmektedir…

Sonuç olarak sanatta, yaratıcı zeka ön plandadır… ama yaratıcılık da zeka da az yada çok her insanda olan şeylerdir! Ama her insan sanatçı değildir! Bu noktada bile sanatı ve sanatçıyı tanımlayabilmek zorlaşmaktadır… az bir zeka ve az bir yaratıcı yetenek ile iki rengi yada iki notayı bir araya getirebilen herkese sanatçı denilemeyeceği için yine bir sınırlama getirmek gerekmektedir… Bu sebeple sanatçı daha zeki daha yaratıcı daha yetenekli olmak zorundadır… zeka, yetenek ve yaratıcılık ise bir araya kolay kolay gelmez… bu üçlemenin bütün kombinasyonları olasıdır… yani, zeki ama yeteneksiz, yada yaratıcı ama aptal vs gibi! Sanatçıda bu üçünün de olması gerekmektedir… bu sebeple sanatçı çağının ilerisinde kişidir doğal olarak! ve işte bu sebeple gerçek sanatın anlayanı çok azdır… çünkü anlayabilmek için en azından benzer bir zeka gerekir… popüler kültür ile sanat arasındaki ayrım ise işte buradadır!

Sanatçı zeki olandır, ama popüler kültüre hizmet eden kişilerin zeki olmaları gerekmez… belki en fazla kurnaz olmaları gerekebilir… bu nokta çok önemli, çünkü ülkemizde ne yazık ki kurnazlık ile zekilik çok karıştırılıyor... hatta ne kadar aptal olurlarsa o kadar iyidir çünkü ürünlerinin tüketicisi olan kitle zeki değildir… zeka seviyesi yüksek insanlara popüler ürünler asla yeterli gelmez… bu sebeple zaten popüler kültüre hizmet eden kişiler çok zeki olsalar bile bir takım aptallıklar yapmaya çalışırlar!... örneği çok fazla... işte bu tip zekiliğe kurnazlık denir...

Günümüzde yapılan tartışmalar aslında çok anlamsızdır… bir kere bir ülkede bu kadar çok sanatçının, gerçek sanatçının olması mümkün değildir! Hiçbir ülke bu kadar çok sanatçı çıkarmamıştır… ve çıkaramaz… ama ülkemizde herkes kendisini sanatçı zannetmektedir… yeteneğine, zekasına ve yaratıcılığına bakmadan…

Aslında gerçek sanatçı ile kendisini sanatçı zanneden kişileri ayırt etmek çok ama çok kolaydır… gerçek sanatçı sanatın ne kadar zor olduğunu bildiği için asla “ben sanatçıyım” diyemez… yada zorlanarak der! Ama kendisini sanatçı zanneden kişi her an “ben sanatçıyım” der… çünkü sanatın ne kadar zor olduğunu bile anlayamayacak bir kafa yapısına sahiptir… yaratmanın ne olduğunu dahi kavrayamaz… çirkinin bile estetik olduğunu anlayamaz… ve popüler kültüre ürün verdiği için ürününü kendisi için yapmaz! En önemli farklılık işte buradadır… ortaya çıkan ürün sanat için değildir! Kendisi için de değildir… toplum için de değildir! Ne içindir? ... tabii ki şan, şöhret, para içindir...

Sanatçı olduğunu iddia eden kişiler ürünlerinin hangi amaçlara hizmet ettiğini bile bilemezler… ama sanatçı bilir… popüler ürünler üretenler kendi ürettiklerini kendileri bile sevmezler… ama sanatçı sanatına da eserine de aşıktır… eğlendirirken uyutmayı amaçlayan popüler ürünler gelip geçici olmak zorundadırlar ve bu sebeple iyi olmaları gerekmez… hatta kötü olmalılardır ki, kısa sürede yok olsunlar ve yerlerini yeni ürünlere bırakabilsinler… popüler ürünler üreten kişiler de gelip geçici olmalılardır ki onların da yerine yenileri gelebilsin… çünkü hiçbir ürün yada üretici uzun süre uyutamaz! Eğer uzun süre uyutabiliyorsa tehlike çanları çalıyor demektir…

Özellikle ülkemizde zanaat ve sanat kavramlarının karman çorman olması sebebi ile de gerçek sanat anlaşılamamaktadır! Çırak olarak terzi yanına verilen evin sümüklü çocuğu terziliği öğrendiğinde sanatkar olarak adlandırılır! Hatta meslek liselerine bile sanat okulu denmektedir! Çocuğun kolunda artık altın bir bilezik vardır! Zanaatkar denmez, sanatkar denir… tıpkı düğün orkestralarına caz dendiği gibi! … Doğal olarak böyle bir ortamda otomatik olarak şarkıcı, manken, model, tolk şovcu, dizi oyuncusu vs vs vs kendisini sanatçı zannedebilmektedir… sümüklü terzi çırağına sanatkar denen bir toplumda şarkıcının kendisini sanatçı zannetmesi gayet normaldir…

Çoğu büyük yorumcunun bile sanatçı sınıfına girip giremeyeceğinin tartışıldığı günümüz dünyasında eğlence amaçlı şarkı söyleyen kişilerin yada çoğu şovmenin, mankenin, dizi oyuncusunun kendisine sanatçı demesi ve bunda ısrar etmesi bence utanılacak bir durumdur… Bu kişileri aşağılıyor filan da değilim… herkes bir şeydir… herkes sanatçı olmak zorunda değildir… üstelik bence çok büyük birkaç yorumcu dışında tiyatro oyuncuları ve hatta operacılar da sanatçı değildirler! Sanatçı olmamak kötü bir şey değildir… ama sanatçı olabilmek mükemmel bir şeydir:)...

Gelelim ülkemizdeki bu acıklı durumun komik yanına… herkes sanatçı olmak istiyor! Ama bakıyoruz ve görüyoruz ki ülkemizde gerçek sanatçıların durumu içler acısı! … neden bu insanlar ille de durumu içler acısı olan kişilere özeniyorlar? ... sanatçı olmak isteyen, daha doğrusu kendisini sanatçı zannedenlere baktığımızda ise hiç de içler acısı bir durum görmüyoruz! Tek bir CD sahibi olan bile dünyalığını kurmuşken, 50 yıllık tiyatrocular sakat durumda!... Ülkemizde bir çok gerçek sanatçının cenazesini bile belediye ekipleri kaldırabiliyorlar! Aslında ülkemizde sanatçı olmak hiç de arzu edilecek bir şey gibi gözükmüyor! Ama kendisini sanatçı zannedenler 2 saat şarkı söyleyerek yada lak lak yaparak büyük paralar kazanıyorlar! Dünya çapında sanatçı olduğunu düşünen bir kişi 2 şarkı söylediği yılbaşı programında büyük paraları cebe indiriveriyor! Gazetecileri de dövdürtüyor! Diğer yandan gerçek sanatçılarımızı dikkate alan bile yok! Hatta ülkeden kovulabiliyorlar! Dövülebiliyorlar… yakılarak öldürülebiliyorlar…

Yorumlar

Ayın Çok Okunanları

aslıhan keçebaşoğlu

başarılı genç bestecilerimizden aslıhan keçebaşoğlu; finlandiya'nın ünlü sibelius müzik akademisinde master yapmaya hak kazanmış... bugün birden karşıma çıkınca bu haber, çok sevindim... kendisi hakkında iki kelam etme fırsatım da çıktı bu arada...

son yıllarda eserleri ile adını sıkça duymaya başladığımız aslıhan keçebaşoğlu ile ilgili olarak öncelikle ufak bir hatırlatmada bulunmam gerekiyor, sonra bu kısmı silip atacağım okuluna başladığında... 

hem sibelius akademisine finlandiya dışından başvuran 25 aday içinden ön eleme ile seçilen 7 kişiden biri olmayı hem de o 7 kişi içinden sıyrılıp, okula kabul edilen 2 kişiden biri olmayı başardı aslıhan keçebaşoğlu... özetle bu önemli okulda yüksek lisans yapacak ancak 7 temmuz tarihine kadar acil olarak 2500 euro desteğe ihtiyacı var... sonrasında da oturma izni ve yaşamsal giderleri için de önemli bir desteğe ihtiyacı olacak doğal olarak... ilgilenenler için adresini vereyim hemen... 

aslihankecebasoglu yazacaksınız... sonrası bildiğin…

çocuğa gitar nasıl alınır?

başlığı atmam çok uzun sürdü!... "çocuğa gitar nasıl alınır" tuhaf geldi... "gitar çocuğa nasıl alınır" daha tuhaf... "nasıl çocuğa gitar alınır" ilginç oldu... "çocuğa nasıl gitar alınır" daha değişik oldu... her neyse işte, yazının bütün bu değişik sorulara yanıt vermesine çalışayım da olsun bitsin...


aslında çok zor bir konu hakkında yazacağım çünkü bu sayfaya "çocuğuna gitar almayı düşünen ama bunu nasıl yapması gerektiğini bilmeyen, işin içinden çıkamayan kişiler" arama motorları tarafından zorla getiriliyorlar ama bu sayfada öyle bir konu yoktu... artık olmak üzere... gelen kardeşlerimiz elleri boş dönmesinler diye düşündüm ve bildiğim kadarıyla yazayım dedim...

"çocuğa gitar nasıl alınır" ve "gitar çocuğa nasıl alınır" sorularının yanıtı basit ve hemen geçeceğim; cebe bir miktar para konulur ve müzik aletleri satan yerlerden birine gidilip, satın alınır... bunu geçiyorum...

"nasıl çocuğa gitar alınır"…

çağla karaali

çağla karaali de 3 yaşında müziğe başlayanlardan... her ne kadar konservatuvarda 12 yaşından önce gitara başlayamazsın demişlerse de uzman kişiler, 5 yaşında gitar çalmaya zaten başlamış... çok da iyi çalıyor ayrıyetten... ben de bunu anlayamıyorum!... konservatuvardaki uzmanların dünyadan haberleri yok mu?...

konservatuvarı 7 yaşında kazanmış... 8 yaşında da engelliler için konserler vermeye başlamış... konservatuvardaki değişmez sabit kurallar sebebiyle de ayrılmış daha sonra... çok da iyi yapmış bence... sanatta kural olamaz... 1 yaşında ise sanatçı, sen ona uyacaksın... yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmayacaksın... onun kulu kölesi olacaksın sayın konservatuvar kardeş... o sana uymayacak, sen ona uyacaksın... kendinden daha iyi bakacaksın ona...

ben başka ülkelerin çocuklarını yazarken hiç bu tip sorunlarla karşılaşmıyorum!... ülkemiz çocuklarını yazmaya başladığım andan itibaren hep sorun hep sorun!... amerikalı, koreli, fransız çocukların aileleri çok mutlu!... onları…

idil ve ela'dan başarı haberi

yine bir gülden gökşen hoca klasiği... iki öğrenci, 2 birincilik... idil atlıer ve ela demirkaya; the muse müzik yarışmasına katılıp, birinci olmuşlardı ama ben ertelemiştim bu paylaşımı çünkü ödül olarak yunanistanda konser vereceklerdi haziran sonunda...

temmuz ayına girdik ya, "konser verilmiş mi? bi bakayım" dedim, verilmiş tabii... ben de paylaşayım artık dedim...

the muse, internet üzerinden video paylaşımına dayalı bir yarışma ve videonuzu yarışmaya göndererek katılım sağlıyorsunuz... değerlendirme sonucunda alınan puanlara göre dereceler veriliyor ve her kategorinin birincilerine konser verme imkanı sağlanıyor... bütün dünyaya açık bir yarışma ve neredeyse tüm enstrümanlara ek olarak vokal yanında, oda orkestrası, geleneksel enstrüman ve amatör kategorileri de mevcut...

ela ve idil, birinci oldukları için konser verme hakkı kazandılar ve 29 haziran günü saat 19:00 da atina'nın en büyük salonu olan megaron konser salonunda sahne aldılar... yapılan yorumlarda, büy…

cem esen

yıllardır takip etmeye çalıştığım bir isim besteci ve piyanist cem esen... daha doğrusu, takip etmeye başladığım belki de ilk genç müzisyenlerimizden kendisi ama yıllardır hakkında hiç paylaşım yapmadığım bir isim aynı zamanda... bu sayfada neden bir çok genç yetenekten henüz bahsedememiş olduğumu açıklarken de cem esen'i örnek göstermişim:)... bakınız, burada... gitmişken oraya; sağa sola da bir göz gezdirin, öyle dönün...

tabii hakkında hiç bilgi vermemiş de değilim... sağ üstteki "ara" kısmına adını yazıp, okuyabilirsiniz... mesela "neden önceliğimiz geleceğimizdir?" sorusuna yanıt ararken de cem esen'in hayran kaldığım eserlerinden biri olan free variations op. 7 eserini paylaşmıştım... bu paylaşımı ben çok önemserim ve okunmasını isterim, verdiğim bağlantıdan okuyun mutlaka...

içinde gürültü eksik olmayan bir evde dünyaya gelmiş cem esen de... yani anne de baba da müzisyen... komşuların sevmediği türden evler sanatçı evleri... "vayyy sen müziğe n…

orta çağdan günümüze hurdy gurdy

hurdy gurdy, 12. yüzyıl öncesine ait yaylı bir çalgıdan köken aldığı düşünülen oldukça eski bir müzik aleti... ilk ortaya çıktığı yer; bazı kaynaklara göre avrupa ama orta doğu orijinli olduğu konusunda neredeyse fikir birliği var gibi... üstelik atasının rebab olması da kuvvetle muhtemel... gerçi köken araştırmalarında bu kadar gerilere gidilmesi ne derece doğrudur bilmiyorum çünkü nihayetinde bütün enstrümanları en eski bir kaçına bağlayıvermek de biraz mantıksız geliyor bana... rebabın aşırı değişmiş bir hali oluyor bu durumda...

çok daha eski resimler mevcut ama ben birbirlerine benzeliklerinden dolayı jules richomme ye ait 1882 tarihli yukarıdaki tabloyu ve günümüze ait aşağıdaki fotoğrafı paylaşmayı istedim... aşağıdaki fotoğraf ise günümüzün ünlü folk rock grubu eluveitie nin gözde elemanı anna murphy ye ait... yazının sonunda bir videosunu paylaşırım mutlaka ama şimdilik şunu söylemek gerekir ki; 133 yıl öncesi ile günümüz arasında çok şey değişmiş olabilir ama işin özü aynı …

can çakmur

çok dikkat çeken, çok başarılı bir genç piyanist can çakmur... hakkında bir şeyler yazmak için hep ileri bir zamana ertelediğim isimlerden biri kendisi ama fırsat buldukça ertelediğim bu gençleri de yazmaya çalışıyorum... can çakmur, bir çok genç yeteneğimize oranla daha fazla tanınma fırsatı yakalamış olan bir isim... tabii bu tanınırlığın sebebi, elde ettiği büyük başarılar sonuçta ve dolayısıyla medyada daha fazla yer aldı... türkiyede ilgili medyanın bile ilgisini çekebilmek için bir kaç deveye birkaç hendek atlatmanız gerekiyor... zaten ondan sonra da medyaya ihtiyacınız kalmıyor:)...

can çakmur hakkında detaylı bilgi alabilmeniz için öncelikle resmi sayfasının adresini paylaşayım... çok iyi hazırlanmış güzel bir sayfaya sahip can çakmur... fırsat buldukça araya sıkıştırıyorum, her genç yeteneğimizin mutlaka böyle bir sayfası olmalı diye düşünüyorum... umarım bir çokları gibi sayfasına kilidi vurup da facebook, instagram vb gibi pek işe yaramayan ortamlara geçmez...

www.cancakmur.…

gnossienne

gnossienne denince akla önce yaratıcısı erik satie geliyor doğal olarak ama onun dışında akla hayale gelebilecek her şey de geliyor ruh durumuna göre... özellikle o büyük üne sahip olan gnossienne no 1 dinlerken ben parçayı her seferinde başka başka hissediyorum... bu eserin aslında hiç bir şekilde eğlenceli, neşeli vb filan olması mümkün değil gibi çünkü doğaya aykırı ama bana komik ve neşeli geldiği bile oldu!... yorumu dinleyenin ruh durumuna  bırakabilen bir eser...

önce şu yukarıdaki fotodan bahsedeyim, koreografisi amerikalı efsane kadın dansçı martha graham a ait 1926 nisanında prömiyeri yapılan dans gösterisinden... fotoğraf 1927 yılına ait ve gnossienne dans performansından bir enstantane... martha graham, 1991 yılında 97 yaşında öldü... amerikanın en eski dans kumpanyasının kurucusu ve ölene kadar da koreografilerini sürdürmüş... gnossienne ise martha grahamın ilk bağımsız dans gösterisi...

asıl adı eric alfred leslie satie olan ve adını daha sonra erik olarak değiştiren er…

gelem gelem (djelem djelem)...

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti"

"gyelem, gyelem", "jelem, jelem", "dzelem, dzelem", "dželem, dželem", "delem, delem", "djelem, djelem", "celem, celem"... ve daha bir çok benzeri türevi var bu "gelem, gelem" in... farklı çingene (roman) diyalektlerinde birbirine benzeyen ama farklı yazılan bir çok örneğine rastladım... aşağıdaki fotoğrafta bile, bir yanda dzelem yazarken, hemen yanında verilen sözlerde djelem yazılmış... en yaygın olarak kullanılan ise "gelem" olduğu için, ben de o şekilde yazıyorum...

çingeneler, çingene kültürü, müziği ve çingene katliamı hakkındaki aşağıdaki yazıları da okuyabilirsiniz

çingeneler

çingene müziği

tüm dünyadaki çingene halklarının ortak marşı oluyor gelem, gelem... insanın içini titreten çok önemli bir çingene şarkısı... zarko jovanovic e ait... çingeneler arasında çok sevildiği için marş olarak kabul edilmiş 197…

deniz neva ertürk

"gelecekte caza geçebilir" yada "bakarsınız, progresif müzik yapar" vb gibi bir takım kehanetlerde bulunamayacağım bir paylaşım olacak gibi görünüyor genç piyanist deniz neva ertürk hakkındaki bu paylaşım... sürekli takip edenler anlamıştır ne demek istediğimi ama ilk defa okuyan anlamayabilir; ben özellikle prog ve caz hastası olduğum için, burada gençlerin kafalarını çelip, klasik müzikten biraz saptırmaya çalışan bir tipim ama deniz neva ertürk'ü dinlerken, kendisine bu tip lafların pek işlemeyeceğini anlamış bulunuyorum... gelecek ne getirir tabii bilinmez, bakarsınız yeni bir ayşedeniz doğar ama deniz neva nedense bana tam bir klasik piyanist izlenimi verdi... yani klasik eserlere harfiyen bağlı, bilinen orijinal halleri ne ise bire bir çalma azmi içinde bir konser piyanisti sezdim... anlatamadım değil mi?... farkındayım:)... ama anlatmadan bırakmam merak etmeyin...

adına inatla klasik denen bu muhteşem müzik, diğer müzik türlerinin de anası olduğu için, …