müzik ve siyaset

victor jara
müzik ve siyaset deyince aklıma ilk gelen müzisyen victor jara oluyor... nasıl gelmesin! şili ulusal stadyumunda gördüğü işkenceler esnasında, bir daha gitar çalamaması için kırılan ellerine ve ağır işkencelere rağmen, zar zor da olsa şarkıdan başka bir şey dökülmemiştir dilinden... öldürülüp atılmıştır sokağa... daha ne olsun...
victor jara dudaklarında şarkıyla öldü. onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. ve şarkı söylemeye başladı. öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. sonra bir subayın emri ile askerler victor'un ellerini kırdılar. artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar.
şilideki darbe sonrasında ülkedeki bütün karakollar, okullar, hastaneler; özetle her yer işkencehaneye çevrilmişti... yüzbinlerce kişi katledildi... stadyumda da toplanan binlerce kişiye işkenceler yapılıyor, öldürülüyorlardı... victor jara öldürüleceğini bildiği halde, aldı eline gitarını ve oradaki herkese moral olması için o anda bir şarkı yazdı ozan ve tüm stadyum bir ağızdan söyledi:
"Beş bin kişiyiz / Kimbilir kaç kişidir / Bütün şehirlerde ve bütün ülkede / Tohum eken ve fabrika işleten / Yalnız burada onbin el."
müzik ve siyaset dendiğinde aklıma ilk gelen müzisyen victor jara ama ilk gelen müzik ise nedense "imagine"... sözlerinden olmalı... paylaşmak için bu sebeple türkçe alt yazılı olan versiyonunu seçtim...



bu konuyu yazmaya başladım ama içimde birbirine çok zıt iki farklı düşünce var... benim bir yönüm müziğe sadece sanat gözüyle bakıyor... müziğe olan aşırı saygımdan olmalı... dinlediğim müziğin neredeyse tamamı protest tarzdan uzak... ama diğer yanım müziğin gücünü çok iyi görüyor... ne demek müziğin gücü?... uyuyan kitleleri bile bir anda harekete geçiren gücü!... aslında müzik her şey... bir yandan sanat, diğer yandan hayat... hem sanat hem protesto olamaz mı? oluyor tabii ama amaçlar çok farklı olduğu için, biri ağır basınca diğeri ister istemez zayıf kalıyor... bu tamamen apayrı bir konu ve daha sonra eğer becerebilirsem ayrıca yazarım... bu konuyu şimdilik şu şekilde kapatayım; "amaç toplumsal mesaj olduğu zaman, ister istemez müziğin sanatsal yönü mecburen geri plana atılabiliyor, siyaset çok hızlı ama sanat hızlı olamıyor"...

bu arada sanatın ağır bastığı müzik eserlerinde de ciddi politik göndermeler mevcut... örneğin; beethoven in aslında hayran olduğu napoleon bonaparte için bestelediği 3. senfonisini son anda napolyona ithaf etmekten vazgeçmesi gibi... çünkü eser tamamlandığında artık napolyon beethoven in beğendiği devlet adamı değil, bir diktatördür... diğer bir örnek ise; verdinin nabucco operasındaki özellikle yahudi esirle korosu, avusturya ve fransız baskısı altında ezilen italyan milliyetçilerini çok etkilemiştir ve bu koro kısmı kuzey italya milliyetçileri tarafından marşlaştırılmıştır... bunun yanında; lenin nişanı sahibi shostakovich de siyasi yönden oldukça ön planda olmuştur... stravinsky naziler tarafından dışlanmış ve yasaklanmış, bir çok yahudi kökenli yeni dönem besteci de politik göndermeli eserler yazmışlardır...

popüler müzik ve endüstrinin elindeki tutsak müzik haricindeki müzik, tamamen kültürdür ve tarih içinde doğup yaşadığı ve geliştiği motiflerle zenginleşmiştir... tutsak olmayan müzik aslında hem duyusal hem de yazınsal ve sözel bir tarihtir... resim sanatı ve fotoğrafçılık nasıl görsel tarih ise, müzik de başlı başına tarihin ta kendisidir... ait olduğu toplumu ve kültürü net biçimde anlatır müzik... yok, aslında net anlatmaz; anlayabilmek gerekir...

bir fotoğrafa baktığınızda, ait olduğu döneme hatta o ana ait bir çok şeyi net şekilde görüp algılarsınız... tarih içinden süzülüp gelen bir türküyü dinlediğinizde de o anı, o dönemi resmen yaşarsınız...

en taze örneği ise; yılmaz erdoğan filmi "kelebeğin rüyası"... oscar aday adayımız bir film... filmde mükellefiyet dönemi de anlatılıyormuş... ben filmi izlemedim ama hikayeyi okuyunca ilgimi çekti... filmi izlemek size kalmış... göçükte ölen genç bir işçi için yakılan ağıt niteliğinde bir türküdür ''Mükellef ilan oldu gelin dediler, Cehennem deliğine girin dediler'' türküsü... kütahya tavşanlıya ait, o dönemde yakılmış bir ağıt... bulup dinlemek de size kalmış...

mükellefiyet kabaca şuymuş; muhtarlarca belirlenen kişileler, vergi borcu olanlar, askerlik çağına gelen gençler ve büyük ihtimalle ufak tefek cezası olan suçlular özel sektöre devredilen madenlerde çalıştırılmışlar o dönemde... ve tabii ki ölümler olmuş... bir çok hayat başlamadan bitmiş... yılmaz erdoğanın filmi sanatsal bir yapıt olarak bu konuyu da işliyor ve o dönemi kısacık anlatan hafif belgesel niteliği de var... film o dönemi belki de sadece tarihsel bir kara dönem olarak yansıtıyor...

ama türkü "o anı" duygusal olarak veriyor... mesela filmi izlerken bu ağıtı dinleyip de çok etkilenen kesim ise zonguldaklı madenciler olmuş... müziğin tarihsel ve duygusal gücü dediğim tam olarak da budur... bu örneği sadece güncel olduğu için verdim... tarihimiz benzer etkili ve güçlü türkülerle dolu... yunus emre... pir sultan abdal, kul mustafa, kul nesimi, dertli, dadaloğlu, karacaoğlan, köroğlu, aşık veysel, aşık mahzuni şerif, neşet ertaş... ve bilmediğim daha bir çok ozan ve eser var... tarihimiz bu türkülerde saklı... aslında siyasetimiz...

bugün piyasada "tutsak müzik türleri" vardır bir de yanında "world music" adı altında sunulan sulandırılmış vaziyette piyasaya sürülen müzik vardır... world adı altında toplanan müzikler genelde batıdan köken almayan, egzotik ve modernleştirilmiş müziklerdir... işte o world music adı ile verilen, "dünya müziği" nin sulandırılmamış, otantik halidir gerçek tarih, gerçek kültür... sanatsal yönü ağır basan bir çok müzisyen de aslında o duyusal tarihi çok ustaca kendi müziğine yansıtır... mesela bela bartok, tord gustavsen, jan garbarek yada eleni karaindrou gibi... en güzeli, erkan oğur, zülfü livaneli, hatta son çalışmalarıyla fazıl say, tuluyhan uğurlu vb gibi... tarz olarak da nordic, celtic, african vs gibi...

genel anlamıyla dünya müziği kategorisinde sulandırılmış bu müzik, aslında folk müziktir ve yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca nesilden nesile aktarılarak gelen ve tüm süreci barındırıp yansıtan, zaman içinde o toplumu ve nesiller arasındaki farklılıkları da zenginlik olarak içeren geleneksel müziktir... geleneksel müzik, ait olduğu coğrafyayı net biçimde yansıtır ama sürekli değişim içinde olduğundan iyi incelenip, korunmaları gerekir... işin kötüsü, korunmaları da mümkün değildi! ve değişerek geldiler günümüze kadar... bir toplumun 150 sene öncesi hakkında belki fikir verebiliyorlar ama 500 sene öncesi karanlık olabiliyor... aslında dünya tarihinin gizli olduğu o müziklerle birlikte, tarih de kaybolmuştur...

geleneksel müzik, başlı başına bir tarih olmakla birlikte aynı zamanda siyasetin de ta kendisidir... müzik yaşayan bir organizmadır... bir toplumun müziğine baktığımızda, ne zaman çile çekilmiş, savaşlar yaşanmış, açlık, sefalet, acı, keder, üzüntü yaşamış; ne zaman bolluk ve mutluluk içinde yaşanmış anlayabiliyoruz... hatta özellikle o dönemin siyaseti, yöneticileri, yönetimdeki hatalar nelerdir, karşılığında yaşanan isyanlar, isyanların bastırılış şekilleri vs vs vs... onları da görüyoruz... ama ne yazık ki sadece çok kısa bir süredir sesler de korunabiliyor... varsa sözler kalmış sadece, notalar kalmış, arkeolojik bulgularla elde edilen resimleri kalmış enstrüman ve müzisyenlerin ama en önemlisi olan sesler yok...

siyaset kelimesi yazılanlara ters gibi geliyor değil mi?... dilimizden düşmeyen siyaset nedir?... arapça seyis kelimesinden yani at bakıcısından geliyor siyaset ve politika ile aynı şey değil... siyaset de aslında bir sanat ve devlet işlerini düzenleme sanatı... politika ise, siyaseti kullanma gücüdür... yunanca polis ten gelir... bu ayrımı araya sıkıştırmak durumunda kaldım çünkü siyaset günümüzde çok dar bir anlamı ifade ediyor...

siyasi açıdan bakıldığında, geleneksel müziğin toplumların sürekli değişim içinde olan genel yapıları hakkında çok ciddi bilgiler taşıdığı ortada... yani müziğin toplumun "o anından" etkilenerek şekillendiği kesin...

protest müzik her tür müzik olabilir, genelde folk müziktir ve yerel yada evrensel boyutlarda dikkat çekmeye ve toplumsal hareketi desteklemeye çalışan güçlü bir yapıya sahiptir... folklorik yapıda olan protest müzik daha çok yaşanılan sıkıntılara dikkat çekmeye çalışır... bunun yanında daha çok sloganvari sözler içeren ve marş kıvamında olmasa bile, toplum tarafından çoğu zaman marşlaştırılan protest müzik daha ön plandadır... aklıma ilk gelen yine victor jara oldu... diğer iyi örnekler; inti illimani, bob dylan, joan baez, maria farantouri, buena vista social club ve daha bir çok örnek sayılabilir... bir de müzik türleri var protest yapıda olan mesela cezayir rai ve irlanda rebel müziği gibi...

dünya folk müziği içinde çok başarılı ve yaygın protest örnekler mevcut... yakın tarih içinde de marşlaşmış şarkılar oldukça fazla ve özellikle amerikanın vietnama saldırması ve başta zenciler olmak üzere, dünya halklarının ezilmesi üzerine yazılmış bir çok şarkı mevcut... örneğin bunlardan en bilinenlerinden biri "we shall overcome" dır... yani başaracağız yada üstesinden geleceğiz... joan baez tarafından kitlelere ulaşmıştır ancak gerçekte hem adı hem de sözleri zaman içinde sürekli değişiklik göstermiştir...   pete seeger, bob dylan, joan baez ve bir grup zenci folk şarkıcısı tarafından, birlikte bir festivalin kapanışında söylenmiş, zenci haklarının kazanılmasında marşa çevrilmiştir... parçanın sahibi pete seegerdir...

adına artık modern ve uygar dünya deniyor olmasına rağmen, 60 lı ve hatta 70 yıllarda bile (hatta bugün de) zenciler amerikada otobüse beyazlarla aynı duraktan binemiyorlardı... bir zencinin bir beyaza yaklaşması bile resmen yasaktı... bu insanlık dışı davranışların son bulmasında; bu parçanın, kol kola giren bilinçli beyaz ve zencilerce birlikte söylenmesi çok etkili olmuştur... bu sebeple çok önemli bir şarkıdır we shall overcome... parça pete seeger e ait deniyor ama aslında bir gospel... yani amerikada köle gibi çalıştırılıp ezilen zencilerin "dayan kardeş, bir gün üstesinden geleceğiz bu mezalimin" gibisinden yakarışlarda bulunduklar bir amerika diyarı türküsü... 1900 lü yılların başına kadar gidiyor tarihi, belki daha da öncesine... dilden dile yayıla yayıla, olmuş "we shall overcome" 1968 yılında... ve ortalığı ateşlemiş...

nina simone
we shall overcome dan bahsettik ama onun yerine diğer çok önemli 3 konuyu bir araya getiren bir video paylaşmak istiyorum... efsane caz vokalisti, savaş karşıtı, insan hakları savunucusu "nina simone" den bahsetmeden geçmek olmaz... çok önemli bir kilometre taşıdır... önemli 3 konu dediğim ise; nina simoneye ek olarak; hayatı başından sonuna kadar trajedilerle dolu efsane billie holiday ve strange fruit...

"Güneyde ağaçlar tuhaf bir meyve verir, Yapraklarında kan, köklerinde kan, Güneyin rüzgarlarında sallanır siyah bedenler, Tuhaf bir meyve gibi..."

nina simone den billie holiday parçası; strange fruit ve harika bir video... ama harika olmayan tek şey zannedersem insan denen "şey"



şu olmadan olmaz, bu da olsun, şundan bahsetmezsek ayıp olur diye diye uzadı da uzadı... asıl yazmak istediğim konuya daha gelemedim bile... benim asıl yazmak istediğim müziğin siyaset yapması değildi... olayın bir de karşıt boyutu söz konusu ki, bu yazının asıl amacı da o aslında... "siyasetin müziğe burnunu sokması"...

bir başka deyişle, "müziğin o anından" etkilenen toplum!"...

müziğin toplum üzerindeki şekillendirici ve yönlendirici etkisi benim anladığım kadarıyla çok çok yeni... yeni deyince kafalar karışmasın, belki 1800 lerin sona yakın kısmı demek gerekir... bach sonrasındaki müzikte bu görülmeye başlanıyor... tabii batıda... batı haricini bilmiyorum... en azından batı için şu bir gerçek ki; müzik bach tan sonra kilisenin etkisinden kurtulmaya başlamıştır... kilisenin etkisi varken müziğin toplum üzerindeki etkisinden bahsetmek herhalde saçma olur... kilise etkisi ile toplum en fazla uyur herhalde...

ben daha önce yazdığım gibi, aslında müziği sanat ve kültür zenginliği açısından seviyorum... benim için müziğin anlamı o... ama toplumlar üzerindeki vurucu etkisi de yadsınamaz bir gerçek... yada işe yaramaz bireyleri bir araya getirip, hareketli ve işe yarar kitleler haline getirebildiği...

siyaset müziğin neresinde? yada müzik siyasi açıdan çok mu önemli?

müzik çok önemli tabii... en basit ve bildiğim örneği ise anadolu!... gerçek anadolu halk müziği başlı başına başkaldırı değil mi?... protest değil mi?... öyle idi... ama yakın tarihte ne yapıldı? bilinçli olarak, anadolu geleneksel müziğinin içinden o protest yön kazınıp çıkarıldı ve yok edilmeye çalışıldı!... bugün resmi kanallardan dinlemek zorunda bırakıldığımız ve adına "halk müziği" denen müzik gerçekte olan ve tarih içinde yaşanarak, nesilden nesile aktarılarak gelen müzik mi?... kesinlikle değil... peki bugün adına "sanat müziği" denen müziğe yani klasik türk musikisine dokunuldu mu?... hayır!... neden dokunulsun ki!... sakıncası yok ki klasik türk müziğinin...

ama gerçek anadolu halk müziği çok fazla sakıncalı siyasi yönden ve o sakıncalı ve sancılı kısımlar ortadan kaldırılmaya çalışıldı ve çok da başarılı olundu... bunu anlamak için trt nin repertuvarına bakmak fazlasıyla yeterli... aşağıda o ünlü zeytinyağlı türkünün hikayesini paylaşıyorum... doğrudur, değildir bilemem... size kalmış inanmak... ben inandım... aşağıdaki yoruma inanmamın sebebi; türkünün gerçek hikayesi olarak anlatılan hikayeyi 1954 yılı için çok saçma bulmuş olmam... "okumuş kızı bursa köyüne zorla gelin vermişlermiş de, o da ben sizin gibi yiyemem, sizin gibi giyinemem demiş!"... aşağıdaki doğrudur...
Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan' dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir (THM Repertuar numarası 1133).
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir.
Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca
ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır (wikipedia).
ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir.
ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracaatını keşfetmiştir.
Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye'nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır (Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur.
Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz.
Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman...” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir.
Basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…
Prof. Dr. Kenan Demirkol
işte müzikte siyaset tam olarak budur...

müzikte siyasetin bir diğer yönü ise; müziğin resmen dünya insanını aptalın da aptalı yaratıklara ve robotlara dönüştürmek için kullanılan bir silah olmasıdır... her ülkeye birer ikişer atom bombası atsanız, bu derece yok edici olamazsınız... dünya müzik endüstrisi de bu sebeple vardır zaten... tıpkı amerikan film endüstrisi yada futbol gibi... tabii sonrasında televizyon ve internet silahı kullanılmaya başlanmıştır ve toplu olarak bu ikiliye medya diyoruz... medyanın görevi ise müzik, sinema ve futbol gibi silahları daha etkili kullanabilmektir... dünyanın en ücra köşelerine ulaşabilmek için medya lazımdır...

müzik endüstrisi, müziği yok etti... kesinlikle yok etti ve belki de amacı bu idi... ben artık hiç bir konuda olumlu düşünemeyen biriyim... müzik iyi kullanıldığında dünyanın en büyük silahıdır çünkü!... bir araya gelmeyecek insanları bir araya getirir... alt kültürler oluşur... insanları birleştirir... daha da kötüsü, insanları ayrıştırır... net mesajlar verir... özetle müzik nasıl kullanılırsa, istenen sonuca mutlaka varılır... bu sebeple, müzik asla iyi anlamda kullanılmamalı idi ve öyle oldu... müzik dejenere edilmeli idi, dejenere oldu... gerçek müzik kalmadı... en iyi ihtimalle, çok para kazanma yolu olarak kaldı sadece müzik...

dünyada müzik bitti!... insanları dejenere etmek için müzik dejenere edildi... bence böyle... müzik ne kadar etkili? 68 kuşağını yaratacak kadar!... 80 ve sonrası kuşağı da yok edecek kadar!... 80 sonrası deyince akla türkiye gelmesin, dünyadan bahsediyorum...

68 kuşağı karışık biraz... çiçek çocuklar, savaşma sevişler... barış, kardeşlik... aynı zamanda uyuşturucu, alkol... ben de savaşma, seviş; barışalım, kardeş olalım vs desem de; 68 kuşağı uyuşturucu ve alkol patlaması yaptı dünyada... o kuşak müziğine resmen hayran olan biriyim ama şarkı sözleri ve müziğin insanlarda yaptığı etki barışa, sevgiye ve kardeşliğe yakın kalmadı... drug at, özgür ol, sana kimse karışamaz vs vs vs den öteye siyasi bir etkisi de olmadı... neden başladığı gibi devam edemedi?... edemezdi çünkü o sektörde de çok para var!... işin baronları koskoca 68 kuşağına da el attı... o kuşağa el atmakla kalmadılar; toplumu değiştirdiler... rock müziğin bir çok kanadı toplumu ve bireyleri ayrıştırdı... bireysellik ön plana çıktı... dahası da var...

vietnam savaşında amerikan askerlerini gaza getirmek için amerikan silahlı kuvvetleri led zeppelin in whole lotta love adlı parçasını dinletmedi mi?... tanklarda çalınan o parça daha çok insanın ölümüne sebep olmadı mı?...

özetle; rock, bir kaç örnek dışında, hiç bir zaman protest olmayı başaramadı çünkü çok fazla para vardı...

dünya protest müziği mi yoksa müzik endüstrisi mi daha başarılı?... yerel bazda protest müzik belki başarılı bir ölçüde ama küresel bazda düşünürsek, durum meydanda... dünyada her zaman 2 kutup olmuştur; birincisi dünyaya, doğaya, insana ve kültürlere saygıyı ilke edinmiş, çoğu zaman sınıf mücadelesi veren büyük halk kitleleri, ikincisi ise sadece paraya saygılı olan küçük kitleler... para, protest müziğin en iyi örneklerinden biri olan pink floydu bile etkisiz kılmıştır...

1960 lı yıllarda dünyada rock müzik patladı... rock müzik kitleleri "fena" etkiledi... uyuşturucu ve alkol kısmını konu dışında bırakıyorum, rock müzik, başlangıçta insanları "insanlık, saygı, sevgi, kardeşlik, barış" adına birleştirdi!... daha sonra rock müzik sapıttı denebilir çünkü "ırkçı" yada "satanist" rock a kadar gitti olay ama başlangıçta dünyada esen havayı ciddi biçimde değiştirdi...

rock müzik "insanlar için iyi idi" ama dünya baronları için büyük tehlike oldu... hemen sulandırılması gerekiyordu, öyle de oldu... özetle rock başladığı gibi gidemedi...

sonra piyasaya değişik "dejenere" müzik türleri sürüldü... insanların sadece eğlenmelerini sağlayan, boş, sadece dans edilen ve o dönemde "disko müzik" adı verilen bir şey çıktı ortaya...

müziğin sulandırılmasında 2 önemli yol kullanılmıştır; birincisi "popülerleştirmek" yani pop... ikincisi ise "müziği müzik olmaktan çıkarıp, dansa çevirmek"...

dünyada insanlar şunu unuttular: müzik danssız olur!... dans müziksiz olmaz!... dünyanın son 40-50 yılı "dans için müzik" ile heba oldu resmen...

bugün müziğin çok büyük bölümü "haydi eller havaya" niteliğinde ve kalitesinde bomboş, anlamsız sözlerle bezenmiş durumdadır... yine türkiyeden bahsetmiyorum! dünyadan bahsediyorum... hands up yani...

bugün bütün dünyada insanlar "sadece dans edilebilecek boş müzik türlerini, müzik niyetine dinliyorlar!"

müzik türlerine girmeyeceğim çünkü hem tercih meselesi, hem de kavga çıkıyor!... mesela "tekno müzik" denen zımbırtının tarihçesini öyle bir yazıyorlar ki!... neredeyse 50 li yıllardan başlatıyorlar!... neyse... o ayrı konu ama mesela "tekno" denen şey bence müzik filan değildir...

"elektronik müzik" kavramı çok geniş... o da apayrı bir konu ama "zorla yaratılmış tekno" ile "hip hop" ı alıp aynı kefeye koyanlar da var!... tekno dünya halkını dejenere etmek için "uydurulmuştur" ama hip hop kötü ve zor koşullarda yaşayan zencilerin "yarattığı" bir kültürdür... bir yaşam tarzıdır... halk tarafından yaratılmıştır!... doğurulmamış, doğmuştur ve kökenleri blues, caz, funk, soul gibi köklü türlere inmektedir...

siyaset; "uydurulan tekno" ile "doğan hip hop" arasındaki çok önemli çizgidedir...

bu noktada çok kısacık şu arabesk denen günah keçisine değinmek istiyorum... "bir kesim" için arabesk sürekli bir hedeftir... bir kesime göre arabesk yaratılmıştır toplumu dejenere etmek için... bir kesime göre ise, arabesk doğal bir sonuçtur... ben ikinci kesime giriyorum... arabesk bence uydurulmadı, doğdu kendi kendine tıpkı hip hop gibi... tabii yanılıyor olabilirim ama hip hop çı zenciler sıkıntı ve dertlerini unutmaya çalıştılar ve hip hop kültürünü yarattılar... bizler ise "toplum izin vermeyeceği için" aktif ve başkaldıran bir kültür yaratamayacağımızdan, pasif ve kendine vuran arabesk kültürü yarattık... hip hop saldırarak ve belki biraz eğlenerek (bilmiyorum); arabesk ise, ağlayarak (onu da bilmiyorum) kendine bir yol buldu... zencinin yediği darbe ile bizim gariban anadolu çocuğunun yediği darbe çok farklı çünkü...

siyaset bunu çok iyi kullanmıştır ama!... "anadolu rock" yada "anadolu pop" adı verilen yükseliş "arabesk" ile; sonrasında da arabesk "haydi eller havaya, oynayalım, kaynayalım" ile düşürülmüştür...

aslında günümüz pop müziği arabeskin yanında yerlerde sürünen bir "şey" dir sadece... o derece bozulmuş ve kokuşmuştur... (pop içine katılan az sayıda istisna hariç)... kurunun yanında yaş da yanıyor maalesef...

ben, aslında tam olarak da sınırlarını bir türlü çizemediğim bir şey olan şu "pop" müzikten nefret ediyorum resmen... burada ille de gidip gidip pop müziğe laf etmediğim yazı yok gibidir... michael jackson ı ise 1 sene öncesine kadar hiç sevmezdim... taaa ki aşağıdaki videosunu izleyinceye kadar... dünyayı bu kadar iyi özetleyebilen, bu kadar net mesaj verebilen, benzeri hiç bir şey izlemedim... çok özel bir albümün, çok özel bir parçası "earth song"... aşağıdaki videoyu kendimi affettirmek için paylaşıyorum... bir gün ayrıca michael jackson ı da uzun uzun yazacağım çünkü müzik endüstrisi ve michael jackson konusunda epey şey birikti... hayatının son dönemlerinde kendisi neden ve nasıl yerin dibine batırıldı konusu aslında tam bu yazının konusu ama oldukça uzar şimdi buraya yazarsam...



parçada yugoslavya savaşına da güzel bir gönderme var... earth song un bir de canlı konser çekimi var ki; mutlaka izleyin derim... burada...

michael jackson gerçekleri vaktinde gören biridir... ortada bir gerçek var; müziğin çok ama çok etkili bir silah olduğunu bilen çevreler, bu gücü çok çok iyi kullanıyorlar... bunun karşısındaki güç de aslında zayıf değil, güçlü ama dünyada "para" konuştuğu sürece, folklorik müziğin ve sanatın, olumlu mesajlar veren müziğin ve protest müziğin gücü belli bir noktaya kadar işleyebiliyor...benim kabaca siyaset adını verdiğim yönetici ve sermayeyi elinde tutan güç müziği kendi doğrultusunda kullanmayı iyi başarıyor...

nasıl mı?... çok basit... hedef her zaman gençliktir... gençlere ilahlar yaratıyorlar... o ilahlar ne ise, gençler de öyle oluyorlar... bu kadar basit... bir müzik ilahı yada ilahesi yaratıp, beslerseniz; milyonlarca hatta belki de milyarlarca "mürid" yaratmış oluyorsunuz... bundan daha karlı yol var mı?

siyaset çoğu zaman uyuyan kitleler ister... doğaldır... mesela ülkemizin "yurttan sesler korosu" gibi...

yurttan sesler korosu
"bir örnek" giyinmiş erkek ve kadınları ayrı sıralarda duran bir koro... müzik zaten tek sesli!... yüz ifadeleri anlamsız... ve en önemlisi de "repertuvar"... repertuvarı devlet tarafından belirlenen, "sakıncalı" eserlerin dışlandığı ve yöresel ve kültürel zenginliğin yok edilip, tek düze, resmen "resmileştirilmiş" türkülerin halka dinlettirildiği bir oluşum...

"müzik ve siyaset" işte tam olarak da budur...

sadece ülkemizde değil, bütün dünyada ne yazık ki geniş kitleler "dinlenmesi gereken müziği değil, dinlenmesi istenen müziği dinlemektedir"...

farkındayım, çok çok geniş bir konu ve bu kadar kısa yazılabilecek bir şey değil müzik ve siyaset... her yönüyle daha yazılması ve bahsedilmesi gereken o kadar çok şey var ki... protest müziğe dalmaya kalksak, dallı budaklı, latin amerika apayrı, anadolu apayrı... anadolunun her taşı zaten başlı başına protest!... halk ozanlarını geçtim, yakın tarihimiz protest müzik ile dolu... selda bağcan... sadık gürbüz... ruhi su... zülfü livaneli... timur selçuk... melike demirağ... şanar yurdatapan... bulutsuzluk özlemi ve nejat yavaşoğulları... edip akbayram... cem karaca... ahmet kaya... grup yorum... yaşar kurt... ve şimdi aklıma gelmeyen daha bir çok sanatçı... bunun yanında daha yumuşak siyasi ve kültürel mesajlar verenler de var; kardeş türküler... ezginin günlüğü gibi...

anadolu çok zengin ama belki başka bir zaman...

sergio ortega
şiliyle başladık, şiliyle bitirelim... 1973 pinochet darbesinden sonra çok ünlü olan ve tüm dünyaya yayılan "el pueblo unido, jamás será vencido" yani "örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez" adlı müzik belki de en iyi bilinen "siyasi" müziktir... darbeden sonra fransaya kaçan sergio ortega tarafından bestelenmiştir... sözler ise yine darbeden kaçan, şilinin en tanınmış folklorik gruplarından biri olan quilapayún a aittir... neredeyse bütün dillere çevrilmiş ve söylenmiştir...


quilapayún

Inti-Illimani - El pueblo unido jamás será vencido, de 1974

Öne Çıkan Yayın

orta çağdan günümüze hurdy gurdy